İnsanların; “Bu David Icke dünyanın sürüngenler tarafından yönetildiğini düşünüyor, delinin biri!”... dediklerini duyabilirsiniz.
0:10:
İnsanoğlu ayağa kalk! Dizlerinin üzerinde ne yapıyorsun, öyle?
0:19:
Medya, noktaların birleştirilmesini istemiyor. Sadece noktaları görüyorsanız, tablonun tamamını göremezsiniz. Eğer noktaları birleştirirseniz neler olduğu kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkar.
0:28:
Yaklaşık 30 yıldır hayatıma bakarsanız, bütün kamuoyunun önünde gözden düşürüldüğüm, alaylara maruz kaldığım halde hala buradayım ve aynı işi yapıyorum. Oysa artık dünyanın dört bir yanında binlerce insan konferanslarıma geliyor.
Biz
“Okyanus”uz – “Uyanın” adlı Dünya Turu’ndan...
(Maastrich-Hollanda)
Ocak, 2018
0:01:
Şekil
olarak, okyanustaki bir dalganın sırtı gibiyiz. Bir dalganın
sırtı farklı görünür. Dalganın köpüğü gibi görünür, ama
aynı okyanustur, sadece okyanusun farklı bir ifadesidir. Biz “o”
yuz. Aynı “Sonsuz Farkındalık” halinin farklı ifadeleri...
0:25:
Biliyorsunuz
çocukken öğretirler; burası Atlantik Okyanusu, burası Pasifik
Okyanusu, şurası Hint Okyanusu diye. “İyi
ama, hepsi de aynı su!”
diye düşünürdüm. Hepsi aynı su bile olsa, tek yaptıkları
farklı isimler vermekti! Şimdi biliyoruz ki, suyun hangi bölümünden
söz ediyorsak ona göre söylüyoruz.
0:47:
Ama
aynı şekilde hepimizin bir odaklanma olduğu aynı “Farkındalık”ı
da bölünüyor ve ona farklı isimler veriliyor; Fred Jones, Bill
Smith... Tabii o kadarcık bir odaklanma da, kendisini minicik
önemsiz bir parça sayıyor!
1:06:
Okyanus
damladan, damla da okyanustan oluşur. Elinizde okyanustan bir damla
tutuuğunuz zaman belki soyutlanmış, herşeyden kopmuş gibi
görünür, ama onu okyanusa geri koyduğunuz zaman damla nerede
biter, okyanus nerede başlar? Hepsi aynı sudur. İşte insanoğlunun
bütün algılamasını köle eden komplonun özü budur! Damlayı/5
duyu zihnini okyanustan/Sonsuz Farkındalık’tan koparmak... Bunu
bir kez başarırlarsa başımız dertte demektir.
1:45:
Leonard
Cohen’in dediği gibi; “Eğer
okyanusun kendisi olmazsan, hayatın boyunca deniz tutar!”
Ve insanların çoğu bu yuvadan kopukluk, soyutlanmışlık duygusu
çekiyor. Sanıyorum sorunlar hep bu realitedeki kopuklukluktan
kaynaklanıyor. Gerçek benliklerinden, sonsuz benliklerinden
kopuklar, zaten programın dayattığı da bu!
2:10:
Sistem;
“Sen
önemsizsin, hiçbir gücün yok!”
diyor. Oysa gerçek şu ki; Sen her şeysin. Sistemin bizi sokmak
istediği boşluk bu. Dolayısıyla kendimizi böyle değil, böyle
görüyoruz. Zaten o zaman da mesele kalmıyor.
2:32:
Böylece
evet, aciz ben! “Oh,
ben sadece küçücük benim!”
Oysa öyle bir şey yok! O sadece algılamamızda var ve kendi “aciz
ben” algılamamız bazı nedenlerle böyle dışavurup, bizde “aciz
ben” deneyimi yaratıyor! İnanmazsak “aciz ben” diye birşey
yok. Hepimiz kendini sonsuz şekilde deneyimleyen “Sonsuz
Benlik”iz. O deneyimleri yaşayan hep aynı bilinciz!
3:03:
Dünyanın farklı yerlerinde bütün antik ve yerli kültürlerde bu güce
farklı isimler verilmiş. Kuzey Amerika Lakota yerlileri ona “Wacken
Tanka” demişler. Her şeyi hareket ettiren büyük güç. Bilinç
dediğimiz güç, her yerde ve her şeyde. O bilinci ne kadar içimize
alırsak, o kadar realitemiz de deneyimleyeceğimiz şeyi yaratır.
3:42:
Bu,
Yeni Bilim ifşaatları. Ağaçlar birbirleriyle iletişim
içerisindeymiş ve sosyal çevreleri varmış! Her şey bilinç!
3:52:
Bilim
adamları keşfedince şaşırmışlar, bitkiler insanlar gibi
öğrenebiliyor ve çevrelerine uyum sağlayabiliyorlarmış! Yani
bitkiler bilinçli mi? Cevap; Her şey bilinç! Gözden kaçırdığımız
birşey daha var. Cansız cisimleri de bir bilinç şekli. Çağlardan
beri bu bilinen bir tema. “Her şey
canlı, her şey birbirine bağlı!” – Çiçero
4:18:
Leonardo
da Vinci; “Görmeyi
öğrenin. Her şeyin her şeyle bağlantılı olduğunu farkedin!”
demiş, çünkü bilinç seviyesinde her şey; her şey!
4:28:
Ezoterik
filozof, ressam ve şair William Blake; “Eğer
algılama kapıları temizlenmiş olsaydı, insanoğluna herşey
gerçekte olduğu gibi görünürdü, yani “Sonsuz”. Ve
tabii program/sistem orada ve algılama kapılarının hiç
temizlenmemesi için nöbet bekliyor!
4:50:
Nikola
Tesla; “Beynim
sadece bir alıcı. Evrende bilgi, güç ve ilham sağladığımız
bir çekirdek var. Onun sırlarına vakıf değilim, ama var olduğunu
biliyorum!”
demiş...
Merhaba. Davidicke.com üyeleri için sunulan video cast'ımıza hoşgeldiniz. Bu hafta yine pek çok mesaj aldık.
Kevin Black'in sorusuyla devam edeceğiz. Kevin soruyor ki "Dünya Düz mü?" Düz Dünya sorusunu neden sorduğunu bilemiyorum ama... cevabım şu olurdu: Nereden bilebiliriz ki? Gerçekten dünya var mı bilebilir miyiz? Evet dünyada yaşıyoruz, öyle değil mi? Çevremizdeki bunca şey, uzaydan görülenler. Evet... Ama ne görüyoruz? Yani gördüğümüz şey... araştırılmakta olan bir saha. İnsanoğlunun burada bulunduğu durumu araştırıyoruz. Ki bu da çoğu insan tarafından gözardı ediliyor. Siz araştırmayı incelersiniz, ben ise kendim bakarım. Ne olduğunu görmem lazım. Finansal ya da politik bir manipulasyon var mı bakmam lazım. Savaş la ilgili bir manipulasyon var mı, tezgahlanmış bir terör saldırısı mı var... Bunun yapılması lazım. Ama olayın zemininde aslında realitenin anlaşılması yatıyor.
Şimdi Kaliforniya’da Marine Center’dayız. Ben Robert Perala, David Icke’ı sunuyorum. Dikkatleri David Icke’a çeviren “İnsanoğlu Ayağa Kalk” adlı kitabının derinliklerine bakıyoruz. Dediğine göre, muhteşem sonuçlardan yaralanmalarını sağlamak üzere akılcı kararlar veren insanlara onları ürkütmeden öncülük yapmak çok zor bir iş. David bir “yol gösterici”. O, değişim/dönüşüm ekibinin bir parçası ve “değişim” sağlayanlardan birisi. Sanırım keyif ve bilgi sağlayıcı bu YouTube sunumunu oldukça ilginç bulacaksınız. Teşekkürler, röportajı keyifle izlemeniz dileklerimizle...
0:50:
David, “İnsanoğlu Ayağa Kalk” adlı kitabını okuduğum zaman en çok ilgimi çeken, kayıtlı tarihten çok önceden beri, ayın “içi oyuk” bir yapı olup, insan DNA’sı ile etkileşim içinde olduğunun anlatıldığı kısım oldu. Bence bu ancak 300 yılda bir gelecek bir bulgu, bu konuda ne hissediyorsun?
...O
halde bu realite sadece bir frekans menzili. Ona başka frekans
menzilleri de karışıyor. Bazıları karışıyor, çok uzakta olan
bazıları hiç karışamıyor bile. Biz ise kendi küçük
dünyamızda yaşıyoruz, ama onu bu dünyadan farklı olan birçok
başka dünyalarla iç içe geçiriyoruz.
0:17:
Bizim
frekans menzilimiz – ki bunu kavramak çok önemli, bugün daha bir
sürü bilgi var - çok küçük... Kara madde, kara enerji
konularına girmiyorum, sadece görünen ve görünmeyen evren
hakkında konuşuyorum, ama ana akım bilim de şöyle diyor; evrende
var olan ne ise, yani bizim algıladığımız; belirli bir noktaya
kadar elektromanyetik alan ve görünen ışık. Görünen ışık,
bilinçli zihinin algılayabildiği dünyaya çekebildiğimiz tek
frekans menzili.
0:53
Hepsi
onun ötesinde. Ana akım bilimin evrende var olduğunu söylediği
elektromanyetik spektrum yüzde 0.0005. Bazıları biraz daha fazla
olduğunu söylüyor, ama çok değil.
Zaten birçok konuyu çözmüş olan Einstein realitenin bir yanılgı, ama oldukça ısrarlı bir illüzyon olduğunu söyler. Israrlı olduğunu da özellikle vurgular, çünkü sürekli olarak onu deşifre ederiz. Hani kablosuz Internet gibi...
0:23:
Bu illüzyon, bu yanılgı bizim için bir zihin hapishanesi gibi. Kendimizi, kendimize yakın birkaç kişiyi etkilemek için kişisel isteklerimizle sınırlıyoruz. Oysa görevimiz doğadaki bütün varlıkları kucaklayan sevgi-şefkat çemberini genişletip kendimizi bu hapishaneden kurtarmak olmalı...
0:42:
Bu yolla şu gerçekleşir; zihniniz açılır, yani tam anlamıyla. Zihinle ilgili bir mesele yok. Zihin bir “arayüz” durumunda. Bilgisayarda Internet’e girdiğimiz zaman olduğu gibi. Ama arayüz durumundaki zihinin de yerini bilmesi lazım. Onun işi, “bilinç”e, deneyime hizmet etmek, onları yönetmek değil!
0:58:
Zihniniz açılınca bunu yaparsınız, neden? Yakın çevrenizdekilere olan sevgi ve şefkat çemberi vardır. Çünkü kendinizin sadece bir damla değil, okyanusun bütünü olduğunuzu farketmeye başlarsınız. Sistem kendimizi damla olarak görmemizi istiyor, çünkü aksi takdirde ne yaparız? Bu uyanış sürdüğü sürece, okyanus olduğumuzu anladığımız anda sistem çöker. Dünya “Ütopya” diyebileceğimiz bir şeye dönüşür, oysa hiç de ütopya değil. O bizim doğal halimiz. Ne kadar muhteşem varlıklar olduğumuzu anlatırken hep şu benzetmeyi yaparım.
1:50:
Diyelim ki bir su tankı tepesine kadar su dolu. Bir topun doğal hali, o suyun yüzeyinde durmasıdır. O topu doğal olmayan hale getirmek için ne yaparsınız? Su tankının dibine doğru bastırırsınız. Kontrol sistemi insanlara bunu yapıyor. Ama o topu dipte tutabilmek için sürekli olarak bastırmanız gerekir, bırakamazsınız.Yoksa bum! Bir saniyede doğal haline döner, yani suyun yüzeyine fırlar.
Yiyecek ve içeceklerdeki katkı maddeleriyle beden bilgisayarımızın, alıcı verici sistemimizin dengesini bozup, bizi daha önce bahsetmiş olduğum şekilde programlıyorlar. Medya, eğitim sistemi vs ile bizi, bizim için doğal olmayan halde tutuyorlar. Suyun yüzeyine çıkan top gibiyiz. Zaman içerisinde o halimize geri döneceğiz...
D. Icke: Bilinç hapishanesinin kapısındaki kilidi açmak için seçimler yapıldı.
Sunucu: Yani doğmadan önce bu realiteye gelmeyi biz mi seçmiş oluyoruz?
0:18:
D. Icke: Doğmadık. Doğan biz değiliz. Doğan teleskop. Yani mercek doğdu. Biz onun içinden bakıyoruz.
Sunucu: Yani... Anlamıyorum... İşte buna bayıldım!
0:30:
D. Icke: Bu, realiteye bakışın tamamen farklı bir açısı.
Sunucu: Kesinlikle öyle olmalı...
0:35:
Doğan ben değilim. Doğan, benim bu realiteyi deneyimlemekte olduğum mercek/teleskop!... İndigo çocukları biliyorsunuz, onlar, bilinci bu bilgiye açık olanlar, evet bazı şeyler bazen çok abartılıyor, ama bazı özel insanlar var, özellikle şimdilerde bir dönüşümün eşiğindeyiz. Realiteyi yine bu teleskoptan bakarak mı deneyimleyeceğiz, yoksa seçim yaparak mi etkileşimde olacağız?
1:11:
Yani, şimdi biri elinde silahı alnımıza dayamış, “Şu teleskoptan bak ve sana ne deniliyorsa onu yap!” mı diyor? Hayır, bu bir seçim. Bir algılama meselesi. Mesela şimdi bakıyorum, duvardaki tuğlayı görüyorum ve realiteye dair belirli bir görüşüm var.
1:35:
Sonra duvardaki tuğlaya bakarak geri geri gidiyorum, tuğla bir evin duvarında. Evi görüyorum. Ev bir sokakta. Tepeye doğru çıkıyorum, sokak bir şehirde, şehir bir ülkede, ülke dünyada, aaa, dünya güneş sisteminde, şimdi evren oldu!
1:55:
Tuğlaya yakından bakıyoruz, farklı bir algılama noktası, teleskoptan bakıyoruz diyelim. Teleskobun içinden gördüğümüz realitenin farkındalığındayız. İşte seçim böyle yapılıyor, onları bu seviyede çözmeye çalışıyoruz. Sanırım Matriks filminde özgür dünya ile ilgili bir replik vardır; Neo, "Yani hiçbir seçeneğim yok mu demek istiyorsun?” diye sorar, cevap; “Seçimi zaten yaptın, şimdi yapman gereken, neden yapmış olduğunu anlamak” şeklinde olur.
2:26:
İşte seçim bu. Leicester’daki işçi bloklarında, küçük bir çocuk veya bir gençken hayatımda şimdiye kadar olanların olmasına ben karar vermedim. Beni oraya, bana o seçimde olan herşey getirdi. O halde, neden o seçimi yapmış olduğumu şimdi anlamam lazım. 90’lı yılların başında İngiltere’de ülke çapında alaylara maruz kalmayı neden seçmiş olabilirim? Şimdi o seçimi neden yapmış olduğumu çok iyi anlıyorum; çünkü beni özgür kıldı.
3:13:
Başkalarının benim hakkımda ne düşüneceği korkusu ile ilgili kendimi sınırlama duvarlarının hepsi yıkıldı, kırıldı gitti! Yaptığı o oldu. Böylece beden bilgisayar sistemini yeniden programlama deneyimi yaşadım. Dikkat edin, kendimi, yani ruhumu/özümü/bilinçliliğimi demiyorum, bütün programlarıyla bir vasıta olarak kullandığım beden bilgisayar sistemini yeniden programlamaktan söz ediyorum.
3:47:
Önce de belirttiğim gibi, hepsi hayatın verdiği işaretleri okuyabilme meselesi. Hepsi aynı şeyin parçası. Seçebiliyor muyum? Beni buraya getiren seçimleri ben mi yaptım? O halde seçimi neden yaptığımı anlamam lazım. İşte o zaman hayatının kontrolü senin eline geçiyor ve hayat seni yaşayacağı yerde, sen hayatı yaşamaya başlıyorsun.
4:16:
O halde hepimiz, şimdi burada olmak için seçimlerimizi yaptık, tamam mı? Haydi bakalım, şimdi bu seçimleri neden yapmış olduğumuzu anlayalım. Bütün bu olanlar olurken şimdi buradayız, çünkü olanları değiştirmeye geldik. Öyleyse yapalım, işimize devam edelim, sonra da oturup birer bira içelim!...
Her zaman gördüğüm bir şey var. Bu aynı zamanda son derece basit şeylerin son derece karmaşık hale getirilmiş olduğunu insanlara anlatmak açısından çok önemli. “Bu, bu kadar da basit olamaz dostum!” derler.. Hah, oysa öyle, hem de çok basit!... Çünkü akıl, yani sol beyin, yani realiteyi deşifre eden beden seviyesi, her şeyi karmaşık olarak görür, neden? Çünkü sol beyin her şeyi her şeyden ayrı veya kopuk olarak algılar. Her şey çok karmaşık gibi görünür, çünkü şurada bir parça vardır, orada bir parça vardır vs. Oysa “bütün”ü gördüğünüz zaman hepsinin aynı şeyin bir ifadesi olduğunu görürsünüz, bu kadar basittir.
0:42:
O zaman hiç de karmaşık olmadığı anlaşılır. Neyse, şimdi o Guru’ları, “Yeni Çağ” Guru’larının dediklerini duyuyorum; “Kendi üzerinizde çalışmalısınız”diyorlar. Hayır, hiç de kendi üzerinizde çalışmanız gerekmiyor. Sadece hayatın size gösterdiği işaretleri okumanız gerekiyor. Çünkü zaten hayat, başlıbaşına kendi üzerimizde çalışmak! Hayatınıza bakarsanız, işaretleri izlerseniz, işaretler size duvarların nerede olduğunu gösterir, öyle değil mi? Bazen hayatınıza belalar getirerek duvarların nerede olduğunu bile gösterir, değil mi? O zaman hiç olmamasını dilediğiniz çok zor dönemler geçirirsiniz. Oysa işaretleri okuyabilirseniz, "bu bela benim için ne anlatmak istedi, şu ya da bu kişi benim içimdeki neyi temsil ediyor" diyebilirsiniz.
0:11: Artık ürettiğimiz enerjinin fotoğrafı çekilebiliyor. Birisiyle karşılaştığınız zaman, tamamen o kişilerin ‘varlık hali”ne bağlı olarak, “ o adamdan kötü titreşimler aldım” veya “ondan iyi titreşimler aldım” diyerek, bu enerjiyi kesinlikle hissedebiliyorsunuz. Duygularımızı, spiritüel, içsel ve zihinsel ‘hal’imizi yansıttığı için realitemizi bu enerji yaratıyor...
0:34: Bu durumda korku hissettiğimiz zaman, kendimize en çok korktuğumuz neyse onu çekeriz. Bu, en güçlü evrimsel dehadır, ben buna “tasarımcı evrim” diyorum, çünkü ne verirsek onu alırız sistemine göre günlük hayatımızda içsel dünyamızın bir yansımasını görüyoruz, o halde içimizi fiziksel bir şekilde görüyor, deneyimlerden dersler alıyor ve gelişiyoruz.
1:01: “Korku”, gelişimi engelleyen en büyük engeldir. Hangi konuda korkumuz varsa gelişmemize engel olan bir “girilmez” bölgesi yaratır, çünkü hiçbirimiz “Şundan ya da bundan korkuyorum, onunla yüzleşmem lazım” diyemeyiz. Bunun yerine, “Hayır çok teşekkür ederim, haydi konuyu değiştirelim, o konuya girmeyelim” deriz. Aslında, “Dışarı ne veriyorsak onu kendimize çekme” işlemi, “Dışarı ne veriyorsak onunla yüzleşme” işlemidir. Ancak onunla yüzleşirsek tekamül ederiz. Sözün kısası, eğer birşeyden korkarsak, korktuğumuz şeyi kendimize çekeriz.
0:17 Şimdi size bu alemdeki farkındalığımla bakıyorum. Farkındalığım, görünen ışığın minik frekans bandına odaklanmış durumda. Dolayısıyla sizi görüyorum, ama ötesini göremiyorum. Bedenim görev yapamaz hale gelince, yani bedenim öldüğü zaman bedenin algılaması bitiyor.
0:35 Artık realiteyi bu beden yoluyla, bu durumda bedenin sınırlı frekans menziliyle algılayamam. Oysa bilincim çok daha gelişmiş bir halde algılama yapıyor. Bütün olan bu.
0:47 Malum, şu müthiş ölüm korkumuz var, ama bu, hayatı bilmemekten kaynaklanıyor. Hayat nedir? Kendimizin; farkındalık, yok edilemez, sonsuz farkındalık/bilinç, farkında olma hali olduğumuzu anladığımız zaman ölüm falan olmaz.
1:10 Beden görev yapamaz hale geliyor, buna ölüm diyoruz, tabii ki öyle, peki sonsuza kadar kalabilir miyiz? Sonsuzluğu keşfetmek ister miydiniz? “Ne? Yo, yo, sonsuzluğu keşfetmek istemiyorum, aşağıdaki süpermarkette çalışmak istiyorum.” Yani, hadi yapmayın..
Öyle bir süreçteyiz ki, insan bilinci ve farkındalığının şekillenmesi işleminde büyük bir aşama görülüyor. Bazıları buna ‘Gelişme/Değişme’, bazıları da ‘Titreşimsel Hızlanma’ diyor. Ben ise 20 yıl önce bir medyumla ilk görüşmemden sonraki günlerde, buna “Gerçek’in Titreşimleri” demiştim. O uyanışın başlamasını takiben yazdığım ilk kitabın adı da “Gerçek’in Titreşimleri” idi. Bu hala da sürüyor. Benim ‘Farkındalık’ım başladığı zaman ortada bu konuda hiçbir bilgi yoktu, ama gelmekte olan titreşimsel bir değişiklik vardı. O zamanlar bu konuda hiçbir fikrim yoktu, ama gelen mesajlara göre, spiritüel bir çalar saat gibi insanları bir koma halinde oldukları derin uykularından uyandıracaktım. Yani çok uzun zamandır bu konunun içindeyim.
Aman Tanrım, yirmi yıl sonra bunun doğru olduğu kanıtlanıyor. Saklı tutulmuş olan ne varsa hepsi ortaya çıkacak ve gerçek ortaya çıktığı gibi, çıkışı da durdurulamayacaktı, çünkü bu titreşimsel değişim onu yüzeye çıkarıyordu. Dediğim gibi yirmi yıl önce... Uyanmak mı? Yeni bilinç mi? Ne? Gerçek ortaya mı çıkacak? Şaka mı yapıyorsunuz? Aradan yirmi yıl geçti, ama şimdi görüyorsunuz işte...
Ruhsal yolculuk gittikçe daha derin bir şekilde önümüze serilirken, kendi realitemizi kendi yarattığımızı anlamadan, dünyada olanları ve bunu değiştirmenin mümkün olduğunun farkındalığına varmak çok zor. Gerçek olduğunu düşündüğümüz şey, bizim deneyimlediğimiz realite oluyor, örneğin; kendinizi güçsüz hisseder ve “Ben halktan güçsüz ve aciz Joe, benim ne gücüm olabilir ki” diye düşündüğünüz zaman nasıl bir hayatınız olur? Zavallı aciz siz olan güçsüz bir hayatınız olur. Oysa ‘zavallı, aciz ben” diye birşey yok! Bu sadece, sizin realiteyi algılayış şekliniz...
Zaten kontrol sisteminin bütün amacı da, beşikten mezara bütün insanları, hiç güçlerinin olmadığına, hayatlarının iyi veya kötü şans ve de tesadüflerden ibaret olduğuna, dolayısıyla güçlerini, her şeyi daha iyi bildikleri için güçlü olanlara vermeleri gerektiğine inandırmak.
Dünyadaki ─saymadım bilmiyorum, duyduğum bu─ altı yedi milyar insanın büyük bir çoğunluğu bu konuda bilinçli değil. Ben onlara “beden bilinçli” veya “5 duyu bilinci’ olanlar diyorum. Yani bu, bilinçliliğin daha yüksek bilgi seviyelerine sahip, daha derin ve daha bilge olan bir bilinçlilik değil. Oysa aslında aynen öyleler! Neyse ki, yine de artık insanlar bilinçlerine uyanıyorlar. Bazı kişilerden duyuyorum; “Birdenbire uyandım ve görmeye başladım!”...
Peki bu “Uyanmak da nedir?” diye sorulacak olursa cevabı şu:
Eğer içinizde öfke tutarsanız tahmin edin ne olur? Üzerinize bir sürü öfke dolu kişi gelir. Bunun doğru olduğunu çok iyi biliyorum, kendi hayatımda da deneyimledim, başkalarının hayatlarında da olduğunu gördüm. Kişinin ‘var olma hal’i ne ise , fiziksel hayatını da o yaratır. Mağdur/kurban zihniyetinden daha kısıtlayıcı, daha zayıf düşüren hiçbirşey yoktur! Kendimizi birer kurban veya mağdur görmemiz için, hayatlarımız boyunca hep bu manipülasyona teşvik edilmişiz. Hep başkalarını suçlayarak, “Zaten ben hep bir kurbanım/talihsizim/mağdurum, şimdi bu durumda olmamın nedeni de A,B,C,D kişisi!” deriz ve bu böyle sürüp gider....
Bu ruh halinde olursak, hep o hayatı yaşarız, çünkü eğer bir kurban veya mağdur olduğunuzu düşünürseniz hep kurban/mağdur titreşimi veya enerjisi gönderirsiniz, o enerji de geriye ‘mağduriyet’ koşulları olarak döner.
Ama “Hey, ben bir kurban veya mağdur değilim! Hayatım kendi kontrolümde, hoşlanmadığım bu koşulları kendim yarattım, o halde hoşlanacağım koşullar da yaratabilirim!” diye düşündüğümüz anda kurban zihniyeti yok olur, o koşulları içeren enerjiyi kendimize çekmeyiz ve birdenbire hayatımıza, hoşumuza gitmeyen mağduriyet koşullarından kurtulmamızı sağlayacak olan kişiler girmeye başlar.
O anda neler olduğunu kavrayamazsınız, zaten çoğumuz da aynı şekilde o anda anlayamayız ve deriz ki; “Aman Tanrım, ne kadar da şanslıyım. Bu ya da şu kişi, hayatıma tam da zamanında girdi yahu! İnanamıyorum!”
Sorumluluğu almak ve insanlık deneyiminden birşeyler öğrenmek...
İnsanlar deneyimlerinden ne öğrendilerse öğrenmişlerdir, dolayısıyla dünyada yaşanan deneyimler açısından yaşadıkları da tamamen kendi seçimleri... Her bir deneyim, bir bilgelik yaratılması açısından potansiyel bir adım olur, ama bu sadece o deneyimi edinip onu, birşeyler öğrenilecek bir bilgelik haline sokarsanız gerçekleşebilir.
İnsanlık tarihi, sürekli olarak aynı hataları yapıp hep aynı sonuçlara ulaşıyor. Sonra tarihi bir değişim oluyor, durum değişmiş gibi görünüyor, oysa hep aynı hatalar iyice ebedileşiyor o kadar. Bütün mesele bu işlemin sona ermesi, insanların dünyada neler olduğunu gerçekten görmeleri ve kendi hayatlarına bakıp şöyle diyebilmeleri: “Aslında dünyanın böyle bir çıkmazda olmasının nedeni bir bakıma kendi kabahatimiz, hepsi yaptığımız veya deyim yerindeyse yapmadığımız seçimlerden kaynaklanıyor. Sanırım şimdi olanlardan öğrenilecek ders şu ki; eğer gücümüzü ve sorumluluğumuzu kendimiz almazsak, birileri çıkıp bunu bizden alır ve zaman gelir, onu bize karşı kullanmaya başlar...”
Bir şeyler öğrenmek için dehşet, korku, terör ve çocukların toplu olarak katledilmesine gerek yok, aslında bütün bunların gerçekleşmesini durdurmak için bir seçim yapabiliriz. Aslında tasarlanmış olduğu gibi olan bir dünyada değil, tamamen ‘bozulmuş’ bir dünyada yaşıyoruz. Bir bilgisayar virüsü gibi çalışan, tam bir ‘enerji’ ve bir ‘farkındalık’ formunda olan bir güç var. Bu, farkındalığı olan enerjetik bir bozulma, çünkü herşey enerji, bir çeşit farkındalık, dolayısıyla da herşeyin kendisi farkındalık.
İnternet gibi kollektif bir realite sağlayan bir bilgisayar sistemi düşünün, buna bir virüs giriyor. Virüs hiçbir şey yaratamıyor, sadece önceden düzgün yaratılmış olanı veya olanları bozuyor, yani sistemi... Dolayısıyla sistem, gittikçe daha dengesiz bir şekilde çalışmaya başlıyor. İşte, insan realitesine olan da bu!
Temas ettiği herşeyi bozan, enerjisel bir kanser gibi bir ‘bozulma’ ile karşı karşıyayız. Mesela, şimdi dengeli ve uyumlu bir durumda olsak, İsrail ve Filistin birbirleriyle uyum içinde yaşayabilirlerdi, oysa ‘bozulma’, beraberinde ‘bozulmuş’ davranışları getirdi. Dünyada buna daha binlerce örnek verebilirim. Bu bilgisayar virüsü gibi ‘bozulma’nın bir ifadesi olarak, Filistinliler sürekli olarak katlediliyorlar. Davranışlar son derece aşırı, son derece kötü.
Eğer medyadan duyduklarınıza tepki duymanıza rağmen kendiniz araştırmıyor ve kendinize bunu yapacak saygıyı duymuyorsanız, o zaman hep uykuda kalacaksınız demektir. Farkındalığın başka aşamalarına geçemeyecek, dünyayı aslında olduğu haliyle anlayamayacak, bir keman gibi çalınacaksanız. Neler olduğuna dair hiçbirşeyden haberiniz yoksa, o zaman yeni doğmuş bebek kadar acizsiniz demektir. Bu nedenle bu konuda en önemli nokta ‘bilgi edinmek’tir.
Bir bilgiden haberdar olduğunuz veya birisi bir bilgi verdiği zaman “Bu doğru değil, çünkü aslı budur” diyebildiğiniz, medyanın sakladığı gerçekleri görebildiğiniz zaman, üstü örtülen hikayelere karnınız tok demektir. Şimdi bu, Internet’te çok sık oluyor ve gün geçtikçe daha çok insan oyunun nasıl oynandığı konusundan haberdar oluyor.
Dolayısıyla ‘uyanış’ın çok cepheli seviyeleri var. Bu bir seviye... Daha sonra ise, benlik duygunuzu, görünüşteki kadın veya erkek, şu ya da bu din, şu ya da bu milliyet, ırk, hayat hikayesi her neyse o benlik duygusundan kurtarmanız lazım. Biz bunlar değiliz, bunlar sadece deneyimlemekte olduğumuz birşey. Bir de üstelik deneyimimize isim veriyoruz. Joe Blogs, Ethel v.s.
Beşikten mezara kadar, programlanmamıza ve üzerimize atılan her şeye rağmen insan bilincinin gücü kendini gösteriyor ve insanlar gittikçe artan sayılarla uyanıyorlar.
Baskı, baskı, baskı... Hayatlarımıza neler oldu?
“-Öğretmenim, mutluluğu nasıl yazıyorduk?”...
Neler oluyor? Mutlu musunuz? Sizi mutlu edecek bir şeyler yapabildiniz mi? Biliyorsunuz, hep bize satılmış olan şu başarı ölçülerine göre yaşıyoruz. Hepsi de hep daha fazlasına göre ölçülüyor. Hep daha fazla, hep daha fazla...
Bundan kaç kişi, şundan kaç, kaç kişi şunu yaptı, kaç kişi bunu yaptı? Kaç kişi ipotek yaptırdı? Hepsi ölçülüyor...
Bütün bu komplonun ana amacı; insanları ‘beden aklı’nda tutup, onların ‘bilinç’lerine açılmalarını engellemek. Bugünlerde olan şu: Titreşimsel değişim tam anlamıyla başladı, tam aktif halde. İnsanların bilinci uyanıyor. Ben bu konuda tam bir barometre gibi oldum, çünkü bundan 20-25 yıl önce bu konuda konuşmaya başladığım zaman dinleyiciler bir telefon kulübesini bile dolduramayacak kadar azdı. Bu konuda konuşmaya başlayınca, tabii bir de BBC’de haber sunucusu olduğum için bütün yurtta haber oldum, herkes delirdiğimi düşündü. İngiltere’de inanılmaz derecede alay konusu oldum.
Hayatınız, ilişkileriniz paramparça oluyor, işinizi kaybediyorsunuz, şu oluyor, bu oluyor, dolayısıyla ruhsal yolculuğuma başladığım zaman sokakta yürüken nereye gitsem herkes bana güler, bir ‘pub’a veya ‘bar’a girdiğim zaman kahkahalar kopardı, düşünebiliyor musunuz? Ve o zaman, “Arkadaş, eğer spiritüellik buysa eksik olsun, böyle birşey olamaz!” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
‘Gerçek’in
Titreşimleri – 53 – Ne görüyorsanız, onu ediniyorsunuz
Albert
Einstein, eski dostu Besso’nun ölümünden sonra şöyle demiş:
“Şimdi
Besso bu tuhaf dünyadan, benden biraz daha önce gitti. Bu önemli
birşey değil. Bizim gibi kişiler, geçmiş, şimdi ve gelecek
arasındaki farkın çok ısrarlı bir illüzyon olduğunu bilirler.”
(Yapılan araştırmalar Einstein’ın haklı olduğunu gösteriyor:
Ölüm bir illüzyon.)
(David Icke’ın Temmuz 2015
tarihli videosunun metni)
Ne
görüyorsanız, onu ediniyorsunuz...
Kitaplarımı
okumuş olanlar bilirler, yıllardır hep bu dünyanın bir illüzyon
olduğu gerçeğini anlatmaya çalışırım. ‘Realite’ olarak
bir illüzyonu algılıyoruz. Dünya tabii ki var, ama gerçek dünya
dediğimiz hergün deneyimlediğimiz formda değil. Asıl bu dünya
‘gerçek değil’ durumunda... Fizikalite konusunda vurguladığım
gerçek itibariyle, bu ‘katı’ dünya bir illüzyon, temel olarak
holografik ve fizikselliği de sanal!... Şimdi bazıları verdiğim
bu bilgilere bakıp destekleyecek, kimileri de her zamanki
programlanmış refleks hareketleriyle “Bu
David Icke kaçık!”
diyecektir.
Çok
ilginç, bu hafta “Kuantum Fizik” alanında çalışan bilim
adamlarının medyaya verdikleri bir rapor itibariyle bu dünya, onu
gördüğümüz için varmış, çünkü onu baktığımız için
görüyormuşuz! Rapor şöyle diyor; başlık da şu: “Hayatınızın
tamamı bir illüzyon! Yeni yapılan testlere göre dünya biz
baktığımız sürece var!”
Hey, sanki böyle birşeyi önceden duymuş gibiyim, öyle değil
mi?
Bu
rapor, “Kuantum
Mekaniği, realitenin ölçülmeden var olmadığını söylüyor”
diyor. Aslında ben olsam, “ölçme” kelimesi yerine başka bir
kelime kullanırdım. Mesela deşifre veya yansıma gibi. Yani rapor;
“Kuantum Mekaniği
realitenin deşifre edilmeden var olmadığını söylüyor”
diyebilirdi. Yine ben olsam; “Arkamda duran şu bilgisayarın
görsel olmayan haldeki bilgiyi deşifre ettiği gibi aynı şekilde
deşifre ettiği sürece” şeklinde açıklardım... Kısaca
resimler, kelimeler ve grafikler halinde değil, sadece şifre ve
bilgi halinde. Bilgisayar bütün bunları ekrana yanıtıyor. Peki o
zaman hepsi nerede mevcut? Ekranda?
KENDİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ DÜNYAYI DA DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ...
-İllüminati giderse, iyi olur muyuz?
-Ama biz değişmezsek gidemezler...Mesele bu.
-O zaman ‘Bütün’ün açısından önemli bir rol oynayacağız...
-Birisi sana “Dünyada neler olup bitiyor?” diye sorsa, sen de “Hangi seviyedekini öğrenmek istiyorsun?” dersin değil mi? Bir seviyede bankacılık dümenleri, bir seviyede politik dolaplar, ama frekanslara veya tavşan deliğinin derinliklerine dalarsan aynı şey farklı bir şekil almaya başlar. Şimdi konuştuğumuz seviye için önce ‘tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan’ sözü akla geliyor. İnsanlar mı güçlerini kontrol sistemine veriyorlar, yoksa kontrol sistemi mi onları güçlerini vermeye ikna ediyor? Herhalde bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ancak mesele şu ki, güçlerini kollektif olarak kontrol sistemine veren insanlar... Yani insanlar, çok az sayıdaki bir gruba güçlerini kendileri veriyorlar... Bu kadar basit... Evet, onların nasıl çalıştığını, nasıl manipüle ettiklerini, amaçlarının ne olduğunu bilmemiz lazım, ama asıl anlamamız gereken şudur ki; onların dışa vurumu, bizim kollektif realitemizdeki mevcudiyetleri tamamen bizim içsel ‘hal’imize bağlı. Eğer BİZ değişirsek, o realite de değişir. BİZ değişmezsek, o da değişmez...
-O zaman ortaya ‘Ne yapabilirim?’ sorusu çıkıyor. Yani mesele sistemle savaşmak veya çatışmak değil.
-Ne ile savaşırsan o olursun. Buna verebileceğim bir sürü örnek var. Şimdi sözünü ettiğimiz seviyede ne yapabiliriz? Kendimizi değiştirirsek dünya da değişir. Eğer yeterli sayıda insan değişirse dünya da değişecektir, bu kadar basit. Tekrar aynı noktaya dönüyoruz, iyi haber şu ki, sorunun çözümü dışarıda yani bizim kontrol altına alıp etkileyemeyeceğimiz bir yerlerde değil! Cevap içimizde, neden? Çünkü bireysel de toplumsal da olsa dünya içimizde...Dolayısıyla BİZ değişmeliyiz ki, ‘içsel hali’mize göre dışavurduğumuz hal de değişsin, çünkü dünya biziz, biz de dünya...
İşte herşeyin büyük bir hızla kökten değişeceği asıl seviye bu...Süregelen komplo ortaya çıkarken, bütün bu bankacılık dolapları, organize edilen savaşlar ve terör derken; “Hepsi onların suçu, şununla veya bununla savaşmalıyız!” dersek hep bu seviyede kalırız. Aksine böyle demeyip, “Bum, bum, bum” karæ®lı bir şekilde realitenin daha derin seviyelerinde ilerleyip, önce içimizdeki hali değiştirmeliyiz. Tabii ki neler olup bittiğini bilmekte yarar var, ama bu aşamada insanlar “Bundan çıkış yolu göremiyorum, çözümü bilemiyorum, ne yapabilirim?” diyeceklerdir.
Çözüme ancak ve ancak, realitenin derin seviyelerine inip, dünyanın, ‘insanın içsel hali’nin kollektif bir dışavurumu olduğununun farkındalığına varılırsa ulaşılır. Hepsini biz yaratıyoruz, dolayısıyla onu yaratmayıp, daha güzel birşey yaratabiliriz. Nasıl? Kişisel ve kollektif olarak önce kendimizi değiştirmemiz lazım. Barış dolu bir dünya istiyorsan önce kendinle barış! Sevecen bir dünya istiyorsan önce kendin sevecen ol. Düşünsene, çok sayıda insan sevecen olmaya karar verse ne olur? Ya da çok sayıda insan barışçıl olmaya karar verirse? Çok sayıda insan kararlarını doğru ve adil bir şekilde verirse ne olur? Dünya aynen bunun dışa vurumu olur. Yani değişir.
-John Lennon’un dediği gib; “Kimse savaşmazsa savaş olmaz.”
-Tabii ki, o zaman savaş olmaz. Hani şöyle diyorlar; “Savaşı durdurmak için savaşıyorum”. Hadi oradan. Önce üzerindeki şu üniformayı çıkar, sonra da silahını bırak. Böyle bir başlangıç yapabilirsin. Aslında insanları anlıyorum tabii. Kendilerini, hayatlarına dışarıdan birilerinin müdahale ettiğine inandırmışlar. Tabii, ama bu kısa süreli bir rahatlık sağlıyor onlara.“ Ben zaten çok talihsizim, onlar böyle yapmasaydı, ben bu durumda olmazdım.” Eh, bu belki kısa süreli bir mazeret olabilir, ama insanın içsel hali öyle değişmez. Bir şekilde neyi içeri çekmişseniz, kolay kolay onu dışarı atamazsınız. Bu mümkün değil. Bazen insanlar davranışlarının soromluluğunu üstlenip zayıflık belirtisi olarak nitelendirirler; “İtiraf ediyorum, hata yaptım.”derler.
Bir dakika, burada şöyle diyelim: Sıcağın sıcak olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Tabii soğuğu bildiğiniz için. Dolayısıyla mukayese yaparsınız. Aynı şekilde şu deneyimi yaşadın, şu kararı verdin, ama bir bakmışsın belki de hayatının en iyi kararını vermişsin, çünkü birşeyler değişmiş, o zaman bir dahaki sefere daha iyi bir karar verirsin. Bu bir hata değildir. Bir deneyimdir...
Onu hatadan ziyade bir deneyim olarak görürsek kendimizi suçlamaz, hayatımızı öyle yaşadığımız için kendimizi negatif görmeyiz. Örnek verelim; Alkol ya da uyuşturucu bağımlılarına en iyi yardım edecek olan kim olur? Bir zamanlar kendileri de alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olanlar mı,yoksa üniversitede kitaptan okuyup da “Şimdi seni bağımlılıktan kurtaracağım” diyenler mi? Şaka ediyor olmalısın. Tabii ki birisine yardımcı olmaya çalışmak harika birşey, o ayrı mesele. Ama eskiden bağımlı olan bir kişi bütün aşamaları, tuzakları, ayartılmaları bilir.
İşte, “hata” dediğimiz şeyleri bizi yeni bir farkındalığa taşıyan deneyimler olarak görürsek o zaman hepsi pozitife dönüşür, daha üst bir anlayışa basamak oluşturur, büyük bir bilgelik sağlar. Bazen ben de kendi hayatıma bakıyorum, en büyük hatalarım sandığım deneyimlerimin, en büyük armağanlarım olduklarını görüyorum...