![]() |
New Dawn Dergisi Ağustos 2016 ─ Marc Star |
“Gerçek’in Titreşimleri” - 92
(David Icke, global komplo konusunda ana akım inanç sistemlerini sorgulayanların arasında, bir çalar saat gibi en çok sayıda insanı uyandırmış olan bir ikon... Yazma konusunda çok güçlü ve etkili bir kalemi var. Olağanüstü doğal konuşma yeteneğinden başka kendisinden öncekilerde hiç olmayan bir başka becerisi de birbiriyle hiç bağlantısı yokmuş gibi görünen noktaları birleştirip, ortaya büyük bir tablo çıkarabilmesi. Bu tabloyu açık zihinlere açıkladığı zaman o kişilerin, piksellerden oluşmuş sis perdesinin arasındaki görüntüleri görebilmesini sağlıyor. Ve, bu alandaki araştırmacılar arasında belki de insanların “Vay be! Şimdi anladım!” demesini en çok O sağlamıştır).
(Avustralya’da
yerleşik, New Dawn Magazine’den (Yeni Tan Dergisi) Marc Star’ın
David Icke ile Ağustos 2016’da yapmış olduğu söyleşinin 1.
Bölümü, “David Icke
Türkçe Blogda”, 16
Ocak 2017 Pazartesi tarihinde “Gerçek”in
Titreşimleri – 63 sayısı olarak yer almıştı. Söyleşinin 2. Bölümü, okuyucuya
kolaylık sağlaması açısından aşağıda tekrarı verilen 1.
Bölüm ile birlikte sunulmaktadır). Bölüm 2'ye atlamak için tıklayın.
BÖLÜM
1 :
Marc
Star:
2009’da
Melbourne’deki konuşmasını dinledikten sonra David Icke’ın
şimdi okumakta olduğunuz bu yazıyı yazan kişinin üzerinde de
büyük bir etkisinin olduğu kesin. En sonunda, 11 Eylül
saldırısının çok daha önemli bir dönüm noktası olduğunu ve
çok daha kapsamlı bir hikayeye nasıl oturduğunu anladım. Bu,
David Icke ‘ın, 26 yıldır araştırıp izini sürdüğü ve
gittikçe güçlenen küresel gücün hikayesi. Ancak küresel
komplo konusunda, David Icke’ın pek çok araştırmacıdan farklı
olan yönü, noktaları birleştirmenin ötesinde, planın nerelere
ulaşacağını da görüyor olabilmesi. Kitaplarında ve
konuşmalarında verdiği bilgilerin çoğu doğru çıkıyor. Terör
savaşı, küresel ekonomik çöküş, elit tabakanın pedofili
halkaları, nakitsiz toplum, implant edilen mikroçipler, batının
Rusya ve Çin’e karşı gerilimi tırmandırma politikası v.s.
David
Icke yaklaşık 30 yıldır, eşzamanlı dışavurumları izleyerek
bugün bulunduğu dünya sahnesine ulaştı. O zamanlar dünya bu
gerçekleri hazmetmeye hazır olmadığı için, David kendisini
müthiş bir alay bombardımanı ve gözden düşürme kampanyasıyla
karşı karşıya buldu. Ancak ayakta kalmayı başardı.
Araştırmaya, yazmaya ve konuşmaya devam etti.
New
Dawn dergisi uzun bir süredir, David Icke’ın çalışmalarına
destek vermektedir. Yeni çıkmış olan en son kitabı “Phantom
Self” (Hayalet Benlik) ile ona - en son Dünya Turu Konferansları
çerçevesinde - Avustralya’ya ‘Hoşgeldin’ diyoruz. Dergimiz
26 yıllık geçmişiyle, bir bakıma David’inki ile benzer bir
yolculuğu geçirmiş olup, konuların kalbine girme bakımından
gerçeğin güvenilir kalelerinden birisidir. Duruşu itibariyle
dergimiz de ana akım medyanın eleştirilerinden nasibini
almaktadır. Ancak David Icke’ın da vurguladığı gibi, bu, doğru
yolda olduğumuzun bir teyididir...
Marc
Star:
David, yeni kitabının adı ‘Hayalet
Benlik’,
ne anlama geliyor?
David
Icke:
Son kitabıma ‘Hayalet Benlik’ adını, insanların ömürleri
boyunca sahip olduklarına inandırıldıkları sahte benliği
anlatabilmek için koydum. Sahte benliğe bir isim, bir tarihi
geçmiş, bir aile , bir iş adı veriyoruz, sonra da insanlar bu
sahte benliği kendileri sanıyorlar. “Hayalet Benlik”, sistemin
yüklediği bir programdan başka bir şey değil. Oysa biz ‘sonsuz
farkındalık’ız. Bedeni unutun, şekli unutun! Bunlar, bu
‘Farkındalık/Bili/Öz’ün, farklı realiteler
deneyimleyebilmesi için birer araç! ‘Farkındalık/Bilinç’in/‘Öz’ün
iki bacağı, iki kolu, başı ve bedeni yoktur. Saf farkındalıktır!
Sistem,
sistematik olarak, enkarne olmuş olan ‘Öz’ü/Bilinç/Farkındalık’
ı, ‘Sonsuz Bilinç’ten/Farkındalık’tan tecrit etmek veya
koparmak amacıyla bir yapı yaratmıştır ve bunu, insanların
dikkatini, fiziksel illüzyonun 5 duyu dünyasına odaklayarak
gerçekleştirmektedir. Hepimiz; sonsuz bilgelik, bilgi ve gerçek
benliğimizi bilmek gibi kavramlardan uzaklaştırılıyoruz.
Sisteme
ve insan hayatına bakıldığı zaman, tamamen 5 duyuya odaklı
olduğu görülür. Hepimizde 5 duyuya koşullanmışız, 5 duyuyla
ikna olmuşuz, her şeyiyle 5 duyuya çekilmişiz. Bu dünyaya
geliyoruz ve doğar doğmaz ana babalarımızın etkisine giriyoruz.
Realitemiz ve kimlik duygumuz, onlar tarafından belirleniyor, aynı
sistemden geçmiş oldukları için, onlar da bize aynı programı
yüklüyorlar. Sonra da aslında tamamen delice olan birçok şey
‘norm’lara uygun, yani ‘normal’ olarak kabul ediliyor, doğal
olarak biz de bunu kabulleniyoruz.
Enkarne
olmuş olan bu ‘farkındalık’, 3-4 yıl içerisinde kendisini,
sistemi temsil eden bir otorite figürünün önündeki sırada
buluyor. Bu eğitici figür ona nerede olması gerektiğini, ne zaman
orayı terkedebileceğini, ne zaman yiyeceğini, ne zaman
konuşacağını, tuvalete ne zaman gidebileceğini, neyin doğru,
neyin yanlış, neyin gerçek, neyin gerçek olmadığını söylüyor.
Dolayısıyla bütün bu ‘farkındalık’ lara, her şeyin, ‘sistem
versiyonu’ empoze ediliyor. Bu yıllarca sürüyor, gençlik
yılları derken yetişkinlik dönemi başlıyor. Böylece bütün
programlar, enkarne olmuş olan bu ‘farkındalık’a, sistemin
istediği şekilde yüklenmeye başlıyor.
Bu
‘Öz/Farkındalık’ orta eğitimden üniversiteye geçiyor, bir
de üstelik kendi programlanması için büyük miktarda ödentiler
altına giriyor. Sistemin tamamen kendi versiyonu olan yükleme
döneminin sonunda da; politika, gazetecilik, hukuk, tıp veya büyük
şirketlerdeki görevlere gelip, kendi içindeki çekirdek
programlama her ne ise, bütün bu alanlara aynen onu yüklemeye
başlıyor. Bazıları bunu görebildikleri için
reddediyor/uyanıyorlar, ama çoğu kabulleniyor, hatta benimsiyor.
Bazıları
buna sol, bazıları sağ görüş diyorlar, ama en temel konularda
bir realite birliği oluşuyor. Bu nedenle sol ve sağ görüşlü
politikacılar dünya ve hayat hakkında alternatif açıklamalarda
bulunurlarken, birbirinden beter duruma düşüyorlar, çünkü
sözünü ettiğimiz “çekirdek program” hepsinde devreye girmiş
oluyor.
Mesela
çekirdek programa göre hareket eden bir gazeteci de, diyelim ki 25
yılını çeşitli yöntemlerle tedavi etmeye harcamış olan bir
kişiye gitmiyor da, bir doktora gidiyor, çünkü ona insan bedeni
hakkında her şeyi sadece doktorların bildiği doğrultuda bir
program yüklenmiş oluyor. Oysa insan vücudunun asıl holografik
doğası hakkında bilgisi olan en son kişiler doktorlar! Aynı
şekilde, gazeteciler, realite hakkında bir hikaye isterlerse,
yıllarını realiteyi araştırmaya adamış olan kişilere
gitmiyorlar da, sistemin eline tutuşturmuş olduğu kağıdı
okuyan bilim adamına gidiyorlar.
Size
bir kez bu program yüklenmişse, farkına varmadan sistemin ajanı
olur ve hep kendi programınızı diğerlerine yüklersiniz. Buna
“eşdüzey baskısı” denir. Bu da başka bir seviyedir. Ana akım
medya her şeyi, sistemin versiyonu olan şekliyle verir, ama eğitim
sistemiyle, hepimiz sadece bunun doğru olduğuna inandırılmışızdır.
Milyarlarca insan kendilerini, oldukları sandıkları kimlikleriyle,
dünyayı da, yaşadığımız bütün bu saçmalık olarak tanır,
her şeyi belirli bir şekilde algılar, buna göre hareket eder,
böylece her şeyi, realiteyi kendi algılama şekline göre
değerlendirip destekler.
İşte
bütün bu unsurları, yani insanların kendilerine verdikleri
isimleri, hayat hikayelerini, ırklarını ve bütün bu
programlamayı bir araya getirdiğiniz zaman ortaya ‘Hayalet
Benlik’ çıkar! Bu, aynada gördüğümüz görüntü, işimiz,
gelir düzeyimiz v.s. olduğuna inandığımız benliktir, ama bu,
bir ‘yapı’dan başka bir şey olmayan ve o olduğuna ikna
edildiğimiz ‘sahte benlik’tir. Kitaplarımda sözünü ettiğim
sonsuz sayıda başka etken de olmasına rağmen, bütün algıyı en
çok olumsuz etkileyen; ‘yapamam’ veya ‘olamam’ gibi sınırlı
olma duygusudur.
İşte
o zaman şöyle bir durum oluşuyor: Hayalet benlik, bu programın
yüklenmiş olduğu diğer hayalet benliklere polislik yapar hale
geliyor! Kitaplarımda hep şu benzetmeyi kullanırım; “koyunlara
güleriz, çünkü her koyun önündekini izler ve çoban köpeğinden
kaçar”.
Ama insanlar, ihtiyaçları olmadığı için çoban köpeğini
devreden çıkarırlar, çünkü onlar birbirlerine karşı polislik
yapar hale gelmişlerdir. Bu biraz, hücredeki mahkumların, özgür
olmak istediği için kapıyı açan başka bir mahkuma engel
olmalarına benzer. İşte hayalet benlik de aynı şekilde diğer
hayalet benliklere polislik yapıp, onları aynı hizada tutuyor.
Bunu Avustralya ve Yeni Zelanda’da yapacağım sunumlarda da
anlatacağım; artık hayalet benliğimizin, hayalet bir benlik
olduğunu farkederek/anlayarak bundan kurtulmamız lazım.
Mark
Star:
Kitabında trans-humanist planına karşı, trans-fantomizm diye bir
kelime kullanmışsın, anlamı nedir? Trans-humanist planı nedir?
David
Icke: Kitabımda
‘trans-fantomizm’ diye bir bölüm var. Trans-fantomizm,
‘trans-humanizm’ ile bağlantılı bir kelime. Trans-fantomizm
dememin nedeni, ikinci aşama olması. ‘Farkındalık’, hayalet
benlik’in de ötesinde, çok minicik, 5 duyunun mikroskopik
dünyasında izole ediliyor.
Trans-humanizmin
amacı teknolojiyi, daha ziyade nano-teknolojiyi, insan bedenine
sokup, zihin/beden/algılama yoluyla insanları Frankestein haline
getirmek.
Mesela
Google’dan Ray Kurzweil’in ‘cloud’u gibi... Kurzweil, sözde
süper-insanı yaratmak için trans-humanizm’i benimsetmeye çalışan
cephenin en önde gelen kişisi... Onun da gayet iyi bildiği üzere,
asıl amaç sub-human/insan olmayan bir varlık geliştirmek. Örneğin
2030 itibariyle insan düşüncesinin çoğu, insan zihninden değil,
‘cloud’dan gelecekmiş, çünkü insan beyni/zihni, tıpkı şu
anda önümde duran bilgisayarın İnternet’e bağlandığı gibi
‘cloud’a bağlanacakmış!
Uzun
süredir kitaplarımda “teknolojik alt realite” dediğim bir
planı anlatmaya çalışıyorum. Bu tam Kurzweil ve türevlerinin,
‘cloud’ dedikleri şey. Ana fikir şu; hepimiz teknolojik olarak,
bir çeşit Internet’e bağlanacağız ve bizim adımıza düşünme
işini o yapacak. Dediğine göre bir zaman sonra insan adına
düşünme ve algılama işlemi, insan zihninden ziyade ‘cloud’dan
kaynaklanacakmış... O kadar ki sonunda ortada insan kalmayacak,
sadece ‘cloud’ olacak!
Dediğim
gibi, sözde süper insanı yaratmak için bize bu akıl almaz, artık
iyice geliştirilmiş olan kontrol mekanizmasını dayatmaya
çalışıyorlar. Bu durumda şu soruyu soruyorum; nesillerden beri
binlerce yıldır, insanların tam kontrolünü ele geçirmek isteyen
bu saklı global şebekenin temsilcileri, neden insanları süper
insan haline getirmek istesinler ki? İsteyebilecekleri en son şey
bu!
Şimdi
görmekte olduğumuz, aynen benim “totaliter - parmak ucunda sinsi
yürüyüş” dediğim şey. Sözde “a”dan başlıyorlar, “z”ye
gideceğinizi sanıyorsunuz, ama öyle farklı bir yönde gidiliyor
ki, çoğu insanın ruhu bile duymuyor! Ama hergün, benim yaptığım
gibi bu gidişatı siz de izleseniz siz de görürsünüz. Planın
gittiği yönü görüyorsunuz, dolayısıyla ilk amaç, insanları
tamamen teknolojiye bağımlı hale getirmek.
Şimdi
herkese söylüyorum; çevrenize şöyle bir bakın. Bir tren
istasyonuna, havaalanına, kalabalık olan yerlere bir gidin.
Teknolojiye bağımlılık inanılmaz boyutlarda. Genellikle de
adının önünde “akıllı” sıfatı olan teknoloji çok önemli.
Kitaplarımda ve konuşmalarımda hep açıklıyorum. “Parmak
ucunda sinsi yürüyüş adımları planı”nın ilk aşaması;
insanları önce teknolojiye bağımlı kılmak. Halen devreye
sokulmuş olan ikinci aşama ise “takılabilen” veya
“giyilebilen” teknolojiler. Akıllı saatler, Google gözlük,
kulağa takılan Bluetooth, bunlar beyini yakmak için birebir! Bu
çeşit takılabilen, giyilebilen teknolojinin daha birçok farklı
çeşitleri de var!
Sonraki
aşama ise implant edilenler! İmplant edilenler bu teknolojiyi insan
vücuduna sokmuş oluyor. İmplant edilebilenler, şimdilik gözle
görülebilen seviyede, ama çoğu, yukarıda açıklamış olduğum
üzere aslında nano-teknoloji ve “akıllı toz” dedikleri
birşeyle yapılıyor. Bunlar misroskopik robot türünde bir
teknoloji, kendilerini kopyalayabiliyor, inşa edebiliyor, bizim
doğal dediğimiz şeyden ziyade bedeni sentetik birşeye
dönüştürebiliyor. İşte geliştirilenler bunlar! Yaptığım bu
açıklamalara göre dünyamız, tam anlamıyla kendisinin,
“sentetik” bir versiyonuna dönüştürülüyor!
İnsanlar
bir kez “cloud” denilen bu teknolojiye, bu teknolojik alt realite
veya sahte realiteye bağımlı hale gelirlerse, bu enkarne olmuş
“Öz/Farkındalık/Bilinç” ile “Sonsuz Bilinç/Farkındalık”
arasındaki bağlantı iyice kopacak, gerileyecek ve bu “hayalet
benlik” vasıtasıyla şimdikinden daha beter bile hale gelinecek.
İşte
insanları bu konuda uyarmamız lazım, çünkü bunu yapmazsak
bundan 3-4 yıl sonra bu “trans-humanizm” planı şimdi bulunduğu
aşamadan çok daha ilerilere gidecek. Robotların, makinaların
insanların yerini aldığı teknolojik değişikliği görmeniz için
çevrenize bir bakmanız yeterli olacaktır.
Bu
teknoloji zaten uzun zamandır mevcut, plana göre, artık topluma
uygulama aşamasına geçtiler. Bu teknolojik “gelişme” gittikçe
daha hızlı bir şekilde ilerliyor. 3-4 yıl içerisinde oldukça
uzun bir yol katetmiş olacak. “Hayalet Benlik” kitabımı
yazarken Forbes dergisinde okudum. İmplant edilebilen teknoloji 3-4
yıl içerisinde “olağan” kabul edilecek bir aşamaya gelmiş
olacakmış!
“Nakitsiz
toplum” gibi, sistemin diğer planları da o yönde öyle bir hızla
ilerliyor ki, bu teknoloji olmadan toplumda hiçbir fonksiyon yerine
getirilemez olacak. Hepsi planın parçası!
Önümüzdeki
3-4 yıl için görevimiz bu trans-humanist planının gerçek yüzünü
ortaya çıkarmak. Bu, insan denilen varlığın, “yapay zeka”nın
teknolojik hapishane hücresine asimilasyonu olacak. Peki “Yapay
Zeka” nedir? Hiçkimse bu soruyu sormuyor. İnsanlara, “cloud”
aracılığı ile hakim olacak olan bu “Yapay Zeka” nedir?
Ben
diyorum ki; “Hayalet Benlik” kitabımda ve “dünya turu”
konuşmalarımda açıkladığım üzere, aslında bütün her şeyin
arkasında hep bu “Yapay Zeka” vardı, hala da var...
David
Icke, zamanının ötesindeki adam...
BÖLÜM
2 :
Marc
Star: Dünya'nın
şimdiki halinin, kişinin içşel halinin bir yansıması olduğunu
söyledin “Farkındalık”ı olmadığı için insanoğlu,
spiritüel yoluna barikat yapılmış gibi, kendi spirtüel aslından
kopmuş durumda. Birisi çıkıp, “Siz
delirmişsiniz, bu kronik bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu!”
diyebilir. Sanırım hala 2. Dünya Savaşı’ndan iyileşemedik,
hiç savaşsız olamadık. Bu hasta iyileşir mi?
David
Icke: Önce
hasta
kim? Hasta, dünya dediğimiz bu sahte realitenin dışındaki
frekanslarda
işleyebilen,
kendi
sonsuz benliğinden, yani, ilhamdan, bilişten, önseziden kopmuş
bir enkarne farkındalık. Yaptığım konuşmalarda anlattığım
üzere evren aslında bir kuantum bilgisayar, yani sahte bir realite.
Buna çok gelişmiş bir bilgisayar oyunu da diyebilirsiniz. Aynı
prensip. Bu nedenle bilgisayar oyunlarının fiziği ile dünyamızın
fiziği temelde aynı.
Bu
bağlamda hasta kelimesi kullanılıyor, çünkü insanlar gerçek
benliklerinden koparılmışlar. “Uyanma” dediğimiz zaman bu,
programdan uyanıp, gerçek olağanüstü benliğimizin özelliklerine
geri kavuşmak anamına geliyor. Önce bunu yaptığınız zaman,
kendi olağanüstü benliğinize geçiyor, sonra, örneğin 11 Eylül
olayının peşinden gelen olayların terörizme karşı savaş
bahanesiyle ülkelerin işgali olduğunu görmeye başlıyorsunuz.
Bankacılık sisteminin ve özel bankaların, sadece çok az
sayıdaki bir grup tarafından kontrol altında tutulan bir sistemin
kurumları olduğunu anlıyorsunuz. Bunu başkaları takip ediyor.
Sonra 5 duyu seviyesindeki bağlantıyı anlıyorsunuz, çünkü
artık olaylara daha gelişmiş bir farkındalık hali ile bakıyor
hale geliyorsunuz.
Bazıları
o noktada duruyor. Doğruyu söylemek gerekirse, alternatif medya da
öyle. Oysa devam edip farkındalığınızı daha da
geliştirirseniz, o zaman her şeyi sorgulamaya başlıyorsunuz. Neyin
gerçek, neyin realite olduğu sorgulanmaya başlıyor. Fiziksel
realitenin hiç de fiziksel olmadığını anlıyorsunuz. Kuantum
fiziğin gösterdiği gibi fiziksel diye bir şey yok. Sadece
fiziksellik illüzyonu var. Tıpkı önümdeki bilgisayarın kuleden
aldığı bilgiyi deşifre edip ekranda resim, film veya grafik
olarak göstermesi gibi, çünkü kuledeki o halde olan bilgiyi
deşifre ediyor, biz de benim biyolojik bilgisayar dediğim beden
yoluyla deşifre ediyoruz. Biz bilgiyi gerçek ve katı olduğunu
düşündüğümüz realiteye, benim kablosuz kozmik İnternet
dediğim görünmeyen alemden deşifre ediyoruz.
Hastalar,
programın algılama hapishanesinden kendilerini kurtararak
iyileşiyor ve asıl sonsuz farkındalıklarına ulaşıyor, böylece
algılama işlemine geçiyorlar. Bu işlem, “Hayalet Benlik”in
baskılanmış gücünün tersine insanların gerçek güçlerine
ulaşmalarını sağlıyor. (1.Bölüme bknz.) Gittikçe daha çok
sayıda insan bunu yapıyor. Zaten “uyanma” dedikleri de bu. Ne
kadar çok sayıda kişi uyanırsa, o zamana kadar normalmiş gibi
gelen o kadar çok konuyu sorgularlar. Örneğin önümde duran
masanın katı olması gibi. Oysa değil! Öyle görünüyor, ama
değil...
Konuşmalarımda
ve “Hayalet Benlik” adlı kitabımda sözünü ettiğim bu, çünkü
bu saçmalığa son vermenin başka yolu yok. İnsanların
farkındalıklarını geliştirmeleri ve programdan çıkıp gerçek
benliklerine kavuşmaları istenmiyor. Düşünürsek, bu bütün
insan toplumu özellikle sonsuz benliğinden kopsun diye tasarlanmış
olan bu program şaka değil, hafife alınacak bir şey hiç değil!
Başarmaya çalıştıkları amaç açısından son derece önemli. O
halde en temel sağduyu, onların istediğinin tersini yapıp sonsuz
benliğimize bağlanmak.
Alternatif
medyanın çoğu 5 duyu dünyasına odaklanmış, çünkü bu da
programın bir parçası. Böylece 5 duyuya dayalı problemleri
çözmek için 5 duyuya dayalı çözümler. Silahları yığ,
yiyecekleri yığ, sisteme karşı savaş. Oysa sistemin tamamı
hayalet benliğin vardılığına dayalı. O olmazsa sistem falan
olmaz.
Dağın
tepesinde bağdaş kurup hayatınızın sonuna kadar meditasyon yapın
demiyorum, hiçbir şey yapmanıza gerek yok, her şey iyi olacaktır,
çünkü artık yüksek frekanstasınızdır. Şimdi “Yeni Çağ”
dedikleri şeyde illüzyona düşüyorlar, çünkü başka bir şey
yapmaya gerek yok.
İsterseniz
meditasyon yapın, benliğinizin derin seviyelerine gidin, önsezi,
ilham alın, ama sonra o ilhamı dünyayı değiştirmek için ifade
edin, yoksa başka hiçbirşeye yaramaz. Bazı insanların “bilgi
güçtür” dediklerini duyuyorum. Hayır, değil. Bilgi güç falan
değil, bilginin kullanılması güçtür. Kullanmadığınız bilgi
işe yaramaz. Ancak bunun uygulanması ve gerekli olanın yapılması,
benliğin ve dünyanın gelişmiş bir şekilde algılanmasından
kaynaklanır. O zaman kişisel özgün katkınızın ne olduğunu
anlarsınız. Bütün bunlar birbirleriyle bağlantılı. Dünyayı
ve kendini farklı bir şekilde görmeye uyanış oluyor, çünkü
insanlar algılamalarını programın dışına doğru geliştirmeye
başladılar. Eğer öyle olmasa, kendi dünyalarını yeniden
değerlendiriyor olmazlardı. Bunların hepsi doğru yönde
ilerliyor. Sayı artıyor.
Alternatif
medya konusunda, dünya çapında bu bilgiyi iletmek için sıkıntıya
giren insanlara sonsuz saygım var. Alternatif medyanın çoğu da
hayalet benliğe takılmış durumda, ama tabii ki hepsi değil.
Hayır, ama çoğu öyle. Büyük bir bölümü aynı ana akım medya
gibi “buradan ötesi yok” düşünce yapısında, çünkü
kafaları daha öteye geçemiyor. Onlara saçma geliyor, bir şey
ifade etmiyor, bu konuyu işlemleyemiyorlar, çünkü hayalet benlik
onları esir almış durumda.
Alternatif
medyada ve alternatif medyayı izleyenlerde müthiş bir ego var.
Sosyal medyadaki, forumlardaki, yorumlardaki inanılmaz taciz ve
aşağılama seviylerinde bunu görmek mümkün. Farklı
araştırmacılar arasında da aynı şeyler yer alıyor, çok acaip.
Ben de ana akım medya kadar alternatif medyanın da saldırısına
maruz kaldım, doğrusu pek de diğerinden altta kalmadı. Alternatif
medyanın da büyük bir bölümünde de, daha önce bahsetmiş
olduğum gibi, koyunlar ve çoban köpeği ifadesi var. Koyunlar
birbirlerini hizada tutuyorlar. (1.Bölüme bknz.)
Sanırım
alternatif medyanın kendisine bir bakması lazım ve aynı
komplonun, hedef almış olduğu kişilerin yakalanmış olduğu aynı
algılama yanılmasının içine hapsolmuş olup olmadığını
kendisine sorması lazım. Bir kez kendi bütünlüğü çerçevesinde
“neler olduğunu biliyorum” şeklinde düşünürseniz kendinizi
aldatıyorsunuz demektir, çünkü bilinçli zihine hiç girmeyen bir
farkındalık/bilgi/algılamanın sonsuzluğu vardır.
Çalışmalarımı,
tekrarlanan belirli temaya dayanarak yaparım. Sokrat, Konfiçyüs ve
daha başkalarının da belirtmiş olduğu gibi; “Bilgelik
ne kadar az bildiğimizi bilmektir”.
Bunu hatırlarsanız, o zaman zihniniz, inanç sisteminize uymayan
mümkün olurluğa kapalı olacağı yerde bütün olasılığa
açılır. Altenatif medyanın bunun farkında olması gerekir, çünkü
büyük bir bölümü, “buradan ötesi yok”tuzağına düşer.
Tavşanın deliği tahayyül edilemeyecek kadar derin.
Uzun zamandır yazı gelmiyor emre bey sizde olmasanız kimse çevirmiyor
YanıtlaSilMerhaba,
YanıtlaSilSadık bir okuyucu olarak isyanınızı belirtmiş olduğunuz için çok teşekkürler. Bildiğiniz gibi bu blogun moderatörü ve düzenleyicisi Emre bey. O olmasaydı bu blog olmazdı, her zamanki gibi ona sonsuz teşekkürlerimizle. Blogdaki yorumları da hep o yanıtlardı, ancak konu çeviri ile ilgili olunca, blogun çevirmeni olarak bir açıklama yapmayı borç bildim.
Gerçi 7 yıldır yazıları hep zamanında yetiştirmeye çalıştım,ama bu sefer sizleri, David'in blogdaki yazı ve videolarından uzun bir süre mahrum bırakmış olduğum için affınıza sığınıyorum. Ancak bunun için çok geçerli iki mazeretim var; birincisi çok ciddi bir rahatsızlık geçirdim, ikincisi David'in 700 sayfalık yeni kitabını çevirdim. Kitap henüz baskıda, yayınevinin programına göre piyasaya ne zaman çıkar, inanın ben de bilmiyorum. Adı:
"Size Hiç Söylenmemiş, Ama Bilmeniz Gereken Her Şey"...
En kısa zamanda blogda yeni yazılarla buluşmak üzere,
İlginiz için sonsuz teşekkürler, sevgiler, selamlar...
Mujde diyelim, kitap satisa cikmis. Ellerinize saglik.
YanıtlaSilGeçmiş olsun emre bey çabanız ve çevirileriniz içinde çok teşekkür ederim
YanıtlaSilBenim bir şeyim yok bilinmeyen okuyucu. Zorluklar yaşayan çevirilerin sahibi Esin Akan. Ben editörlük yapıyorum ve siteyi yürütüyorum sadece.
SilTercüme muhteşem.
SilYorumlarınız bizim için çok değerli. Çeviri ile ilgili yorumunuz için çok teşekkürler. Takdir görmek motivasyon sağlıyor.
YanıtlaSilSağolun, varolun...
Teşekkürler.Yolunuz açık olsun.Geçmiş olsun...
YanıtlaSil