En başında, ortaya çıkıp şimdi yapmakta olduğum işi yapacağım söylenmişti. Şimdi kelimeyi en geniş bağlamda kullanıyorum, “spiritüel bir devrim” geliyordu. Titreşimsel bir değişim gelecek, insanoğlunu hipnotik halden uyandıracaktı. Diyorum ki, hipnotik hal oradan geliyor, havada görüyoruz ve 1990-1991’lerde bu konunun içine girdiğim zaman ilk yazdığım kitaba bu titreşimsel değişimin adı olan “Gerçek’in Titreşimleri” adını verdim.
0:52:
Çünkü bana söylenenlere göre, bunun iki ana etkisi olacaktı. Birincisi, insanlar komadan uyanacaklar, yani önce uyanacaklar, sonra bu gittikçe daha hızlı bir şekilde gerçekleşecekti. Robert, şimdi bunu görüyoruz, bütün dünyada oluyor!...
1:12:
Ama aynı zamanda insanlıktan gizlenmiş olan her şey ortaya çıkacaktı. 20 yıl önce buna ait en küçük bir işaret bile yoktu. Oysa şimdi şu hale bak! Geçen yıl, 5 yıl önce, 10 yıl önce, şimdi bildiklerimizin hiçbirini bilmiyorduk! Gerçekten geliyor!
1:29:
Benim açımdan bu “Gerçek’in Titreşimleri”- bu arada bu da noktaları birleştirdiğim uzun bir hikaye, zaten çoğu da öyle, çünkü çoğu farklı kaynaklardan geliyor ve parçaları bir araya getiriyorsun, ama hepsi aynı yönü gösteriyor.
Ruhsal yolculuk gittikçe daha derin bir şekilde önümüze serilirken, kendi realitemizi kendi yarattığımızı anlamadan, dünyada olanları ve bunu değiştirmenin mümkün olduğunun farkındalığına varmak çok zor. Gerçek olduğunu düşündüğümüz şey, bizim deneyimlediğimiz realite oluyor, örneğin; kendinizi güçsüz hisseder ve “Ben halktan güçsüz ve aciz Joe, benim ne gücüm olabilir ki” diye düşündüğünüz zaman nasıl bir hayatınız olur? Zavallı aciz siz olan güçsüz bir hayatınız olur. Oysa ‘zavallı, aciz ben” diye birşey yok! Bu sadece, sizin realiteyi algılayış şekliniz...
Zaten kontrol sisteminin bütün amacı da, beşikten mezara bütün insanları, hiç güçlerinin olmadığına, hayatlarının iyi veya kötü şans ve de tesadüflerden ibaret olduğuna, dolayısıyla güçlerini, her şeyi daha iyi bildikleri için güçlü olanlara vermeleri gerektiğine inandırmak.
Dünyadaki ─saymadım bilmiyorum, duyduğum bu─ altı yedi milyar insanın büyük bir çoğunluğu bu konuda bilinçli değil. Ben onlara “beden bilinçli” veya “5 duyu bilinci’ olanlar diyorum. Yani bu, bilinçliliğin daha yüksek bilgi seviyelerine sahip, daha derin ve daha bilge olan bir bilinçlilik değil. Oysa aslında aynen öyleler! Neyse ki, yine de artık insanlar bilinçlerine uyanıyorlar. Bazı kişilerden duyuyorum; “Birdenbire uyandım ve görmeye başladım!”...
Peki bu “Uyanmak da nedir?” diye sorulacak olursa cevabı şu:
Bir şeyler öğrenmek için dehşet, korku, terör ve çocukların toplu olarak katledilmesine gerek yok, aslında bütün bunların gerçekleşmesini durdurmak için bir seçim yapabiliriz. Aslında tasarlanmış olduğu gibi olan bir dünyada değil, tamamen ‘bozulmuş’ bir dünyada yaşıyoruz. Bir bilgisayar virüsü gibi çalışan, tam bir ‘enerji’ ve bir ‘farkındalık’ formunda olan bir güç var. Bu, farkındalığı olan enerjetik bir bozulma, çünkü herşey enerji, bir çeşit farkındalık, dolayısıyla da herşeyin kendisi farkındalık.
İnternet gibi kollektif bir realite sağlayan bir bilgisayar sistemi düşünün, buna bir virüs giriyor. Virüs hiçbir şey yaratamıyor, sadece önceden düzgün yaratılmış olanı veya olanları bozuyor, yani sistemi... Dolayısıyla sistem, gittikçe daha dengesiz bir şekilde çalışmaya başlıyor. İşte, insan realitesine olan da bu!
Temas ettiği herşeyi bozan, enerjisel bir kanser gibi bir ‘bozulma’ ile karşı karşıyayız. Mesela, şimdi dengeli ve uyumlu bir durumda olsak, İsrail ve Filistin birbirleriyle uyum içinde yaşayabilirlerdi, oysa ‘bozulma’, beraberinde ‘bozulmuş’ davranışları getirdi. Dünyada buna daha binlerce örnek verebilirim. Bu bilgisayar virüsü gibi ‘bozulma’nın bir ifadesi olarak, Filistinliler sürekli olarak katlediliyorlar. Davranışlar son derece aşırı, son derece kötü.
Eğer medyadan duyduklarınıza tepki duymanıza rağmen kendiniz araştırmıyor ve kendinize bunu yapacak saygıyı duymuyorsanız, o zaman hep uykuda kalacaksınız demektir. Farkındalığın başka aşamalarına geçemeyecek, dünyayı aslında olduğu haliyle anlayamayacak, bir keman gibi çalınacaksanız. Neler olduğuna dair hiçbirşeyden haberiniz yoksa, o zaman yeni doğmuş bebek kadar acizsiniz demektir. Bu nedenle bu konuda en önemli nokta ‘bilgi edinmek’tir.
Bir bilgiden haberdar olduğunuz veya birisi bir bilgi verdiği zaman “Bu doğru değil, çünkü aslı budur” diyebildiğiniz, medyanın sakladığı gerçekleri görebildiğiniz zaman, üstü örtülen hikayelere karnınız tok demektir. Şimdi bu, Internet’te çok sık oluyor ve gün geçtikçe daha çok insan oyunun nasıl oynandığı konusundan haberdar oluyor.
Dolayısıyla ‘uyanış’ın çok cepheli seviyeleri var. Bu bir seviye... Daha sonra ise, benlik duygunuzu, görünüşteki kadın veya erkek, şu ya da bu din, şu ya da bu milliyet, ırk, hayat hikayesi her neyse o benlik duygusundan kurtarmanız lazım. Biz bunlar değiliz, bunlar sadece deneyimlemekte olduğumuz birşey. Bir de üstelik deneyimimize isim veriyoruz. Joe Blogs, Ethel v.s.
Bütün bu komplonun ana amacı; insanları ‘beden aklı’nda tutup, onların ‘bilinç’lerine açılmalarını engellemek. Bugünlerde olan şu: Titreşimsel değişim tam anlamıyla başladı, tam aktif halde. İnsanların bilinci uyanıyor. Ben bu konuda tam bir barometre gibi oldum, çünkü bundan 20-25 yıl önce bu konuda konuşmaya başladığım zaman dinleyiciler bir telefon kulübesini bile dolduramayacak kadar azdı. Bu konuda konuşmaya başlayınca, tabii bir de BBC’de haber sunucusu olduğum için bütün yurtta haber oldum, herkes delirdiğimi düşündü. İngiltere’de inanılmaz derecede alay konusu oldum.
Hayatınız, ilişkileriniz paramparça oluyor, işinizi kaybediyorsunuz, şu oluyor, bu oluyor, dolayısıyla ruhsal yolculuğuma başladığım zaman sokakta yürüken nereye gitsem herkes bana güler, bir ‘pub’a veya ‘bar’a girdiğim zaman kahkahalar kopardı, düşünebiliyor musunuz? Ve o zaman, “Arkadaş, eğer spiritüellik buysa eksik olsun, böyle birşey olamaz!” diye düşündüğümü hatırlıyorum.
KENDİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ DÜNYAYI DA DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ...
-İllüminati giderse, iyi olur muyuz?
-Ama biz değişmezsek gidemezler...Mesele bu.
-O zaman ‘Bütün’ün açısından önemli bir rol oynayacağız...
-Birisi sana “Dünyada neler olup bitiyor?” diye sorsa, sen de “Hangi seviyedekini öğrenmek istiyorsun?” dersin değil mi? Bir seviyede bankacılık dümenleri, bir seviyede politik dolaplar, ama frekanslara veya tavşan deliğinin derinliklerine dalarsan aynı şey farklı bir şekil almaya başlar. Şimdi konuştuğumuz seviye için önce ‘tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan’ sözü akla geliyor. İnsanlar mı güçlerini kontrol sistemine veriyorlar, yoksa kontrol sistemi mi onları güçlerini vermeye ikna ediyor? Herhalde bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ancak mesele şu ki, güçlerini kollektif olarak kontrol sistemine veren insanlar... Yani insanlar, çok az sayıdaki bir gruba güçlerini kendileri veriyorlar... Bu kadar basit... Evet, onların nasıl çalıştığını, nasıl manipüle ettiklerini, amaçlarının ne olduğunu bilmemiz lazım, ama asıl anlamamız gereken şudur ki; onların dışa vurumu, bizim kollektif realitemizdeki mevcudiyetleri tamamen bizim içsel ‘hal’imize bağlı. Eğer BİZ değişirsek, o realite de değişir. BİZ değişmezsek, o da değişmez...
-O zaman ortaya ‘Ne yapabilirim?’ sorusu çıkıyor. Yani mesele sistemle savaşmak veya çatışmak değil.
-Ne ile savaşırsan o olursun. Buna verebileceğim bir sürü örnek var. Şimdi sözünü ettiğimiz seviyede ne yapabiliriz? Kendimizi değiştirirsek dünya da değişir. Eğer yeterli sayıda insan değişirse dünya da değişecektir, bu kadar basit. Tekrar aynı noktaya dönüyoruz, iyi haber şu ki, sorunun çözümü dışarıda yani bizim kontrol altına alıp etkileyemeyeceğimiz bir yerlerde değil! Cevap içimizde, neden? Çünkü bireysel de toplumsal da olsa dünya içimizde...Dolayısıyla BİZ değişmeliyiz ki, ‘içsel hali’mize göre dışavurduğumuz hal de değişsin, çünkü dünya biziz, biz de dünya...
İşte herşeyin büyük bir hızla kökten değişeceği asıl seviye bu...Süregelen komplo ortaya çıkarken, bütün bu bankacılık dolapları, organize edilen savaşlar ve terör derken; “Hepsi onların suçu, şununla veya bununla savaşmalıyız!” dersek hep bu seviyede kalırız. Aksine böyle demeyip, “Bum, bum, bum” karæ®lı bir şekilde realitenin daha derin seviyelerinde ilerleyip, önce içimizdeki hali değiştirmeliyiz. Tabii ki neler olup bittiğini bilmekte yarar var, ama bu aşamada insanlar “Bundan çıkış yolu göremiyorum, çözümü bilemiyorum, ne yapabilirim?” diyeceklerdir.
Çözüme ancak ve ancak, realitenin derin seviyelerine inip, dünyanın, ‘insanın içsel hali’nin kollektif bir dışavurumu olduğununun farkındalığına varılırsa ulaşılır. Hepsini biz yaratıyoruz, dolayısıyla onu yaratmayıp, daha güzel birşey yaratabiliriz. Nasıl? Kişisel ve kollektif olarak önce kendimizi değiştirmemiz lazım. Barış dolu bir dünya istiyorsan önce kendinle barış! Sevecen bir dünya istiyorsan önce kendin sevecen ol. Düşünsene, çok sayıda insan sevecen olmaya karar verse ne olur? Ya da çok sayıda insan barışçıl olmaya karar verirse? Çok sayıda insan kararlarını doğru ve adil bir şekilde verirse ne olur? Dünya aynen bunun dışa vurumu olur. Yani değişir.
-John Lennon’un dediği gib; “Kimse savaşmazsa savaş olmaz.”
-Tabii ki, o zaman savaş olmaz. Hani şöyle diyorlar; “Savaşı durdurmak için savaşıyorum”. Hadi oradan. Önce üzerindeki şu üniformayı çıkar, sonra da silahını bırak. Böyle bir başlangıç yapabilirsin. Aslında insanları anlıyorum tabii. Kendilerini, hayatlarına dışarıdan birilerinin müdahale ettiğine inandırmışlar. Tabii, ama bu kısa süreli bir rahatlık sağlıyor onlara.“ Ben zaten çok talihsizim, onlar böyle yapmasaydı, ben bu durumda olmazdım.” Eh, bu belki kısa süreli bir mazeret olabilir, ama insanın içsel hali öyle değişmez. Bir şekilde neyi içeri çekmişseniz, kolay kolay onu dışarı atamazsınız. Bu mümkün değil. Bazen insanlar davranışlarının soromluluğunu üstlenip zayıflık belirtisi olarak nitelendirirler; “İtiraf ediyorum, hata yaptım.”derler.
Bir dakika, burada şöyle diyelim: Sıcağın sıcak olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Tabii soğuğu bildiğiniz için. Dolayısıyla mukayese yaparsınız. Aynı şekilde şu deneyimi yaşadın, şu kararı verdin, ama bir bakmışsın belki de hayatının en iyi kararını vermişsin, çünkü birşeyler değişmiş, o zaman bir dahaki sefere daha iyi bir karar verirsin. Bu bir hata değildir. Bir deneyimdir...
Onu hatadan ziyade bir deneyim olarak görürsek kendimizi suçlamaz, hayatımızı öyle yaşadığımız için kendimizi negatif görmeyiz. Örnek verelim; Alkol ya da uyuşturucu bağımlılarına en iyi yardım edecek olan kim olur? Bir zamanlar kendileri de alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olanlar mı,yoksa üniversitede kitaptan okuyup da “Şimdi seni bağımlılıktan kurtaracağım” diyenler mi? Şaka ediyor olmalısın. Tabii ki birisine yardımcı olmaya çalışmak harika birşey, o ayrı mesele. Ama eskiden bağımlı olan bir kişi bütün aşamaları, tuzakları, ayartılmaları bilir.
İşte, “hata” dediğimiz şeyleri bizi yeni bir farkındalığa taşıyan deneyimler olarak görürsek o zaman hepsi pozitife dönüşür, daha üst bir anlayışa basamak oluşturur, büyük bir bilgelik sağlar. Bazen ben de kendi hayatıma bakıyorum, en büyük hatalarım sandığım deneyimlerimin, en büyük armağanlarım olduklarını görüyorum...
‘Büyük
Farkındalık’tan değil, ‘Büyük Uyanış’tan söz ediyorum. İkisi arasında muazzam
bir fark var. Eğer uyanışı, farkındalığa taşıyacak olan yola devam edilecekse
bunun doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Bir bakıma, bilince tam
açılmak, benim ‘beden aklı’ dediğim mercekten bakarken de mümkün. Bunu anlayabilmek için sadece ‘ölüme yakın deneyim’
veya ‘bedeninin dışına çıkma deneyimi’ yaşamış olan kişilerin yorumlarını
okumanız yeterli. O zaman bu yaşadığımızı sandığımız ‘katı’ illüzyonsu dünyadan,
titreşimsel olarak sadece bir göz kırpma mesafesinde olan realitenin ne kadar
gelişmiş ve farklı olduğunu kavrayabilirsiniz.
Milyarlarca
insan din, bilim, akademi, tıp, eğitim,
cennet-cehennem, hayat-ölüm gibi sayısız realitelere boğulmuş olan sahte bir
holografik dünyaya deşifre etmek üzere bize titreşimsel olarak dayatılan ve
gittikçe yaklaşmakta olanMatriks’in
farlarının ışığına yakalanmış durumda. Kendilerinin isimleri, aileleri, hayat
hikayeleri, ırkları, sınıfları ve gelir düzeyleri olduklarını sanırlarken,
aslında bütüninsanlar, önlerine gelen veya gelmeyen
illüzyonları deneyimlemekte olan veya olmayan birer ‘Bilinç’ veya ‘Sonsuz, Herşeyi Bilen
Bilinç’ler.
‘Beden
aklı’ndan daha fazla gelişebildiğimiz zaman, orada bankerler-madenciler,
siyah-beyaz, çobanlar-sürüler, öğreten-öğretilen ve bütün diğer bölünme veya ayırım
illüzyonlarının hiçbirisi yok. Biz insanlar ise, bu çılgın sistematik algılama
manipülasyonu dünyasında kim ve nerede
olduğumuzu unutmuşuz. Bu da
insanları; günlük hayat dediğimiz,bizi
holografik ‘gerçek dünya’ ya deşifre eden sahte realiteyi yapanların kucağında
tam bebekler gibi uyutuyor. İnsanlar neye inanmaları gerekiyorsa ona inanıyor,
neyi izlemeleri söyleniyorsa onu izliyor, neye tezahürat göstermeleri
söylenirse onu tezahürat göseriyor, kimi yuhalamaları söyleniyorsa onu
yuhalıyorlar. Sanırım bunun için kullanılacak en yaygın terim ‘sürü’ zihniyeti...