farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
farkındalık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2020 Pazar

David Icke'dan saptamalar

Gerçek'in Titreşimleri - 95

David Icke’dan saptamalar
  • İnsanlar kendilerine o kadar güven duymuyorlar ki, ne düşüneceklerini bile kendilerine hep başkalarının söylemesini bekliyorlar. Oysa zihinlerini kuşku ve sınırlamalardan kurtarabilseler, ‘bil’ecekler.  Düşünüp durma, bil. Sorup durma, bil...                          
  • ‘Şimdi’yi  yaşayıp keyfini çıkaramıyoruz, çünkü ‘şimdi’mize hep, geçmişin yükü ve geleceğin endişeleri hakim…                 
  • Hayat, çoğunlukla en büyük armağanlarımızı en kötü kabusların arkasına o kadar güzel saklar ki...
  • Fiziksel veya holografik dünya, ‘metafizik evren’in, yani ‘bilgi yapısı’nın şifrelenmiş bir versiyonudur.
  • Ne düşünüyorsak onu yaratıyoruz, ama düşündüğümüz, ne hissettiğimize ve ne bildiğimize bağlı..
  • Sadece materyalistik ve fiziksel olanı algılayarak, her şeyi beş duyu ile süzüyoruz.
  • Ne ile savaşırsan, o savaş sen olursun…          
  • Önemli olan ne başardığın değil, başardığın koşullardır...
  • Ne kadar çok ‘bil’irsem o kadar daha kolaylaşıyor, karmaşıklık perdesi kalktığı zaman, ortaya temeldeki bilginin ne kadar basit olduğu çıkıyor.
  • İnsanlar inanılmaz bir ölçekte uyanıyorlar, bunu benim çalışmalarıma gösterilen ilgiden anlıyorum. 1990’da bana söylenilen ilk şeylerden birisi, yani ‘Gerçek’in titreşimleri’nin konusu, insanlığın uyanışı idi. Şimdi bunun her geçen gün daha arttığını görüyorum. Aslında hepimizin bildiği, ama unutmamız için manipüle edilmiş olduğumuz ‘gerçek’e uyanıyoruz. Umarım benim geçirdiğim deneyim, insanların kendilerini bulmalarına yardımcı olur. Bunu herkes yapabilir. Bunun için ‘özel’ olmamız gerekmiyor, çünkü zaten özeliz, sadece bunu anlamamız gerekiyor. Bilinç'imiz ‘akıl’ın egemenliğinde...Yüksek ‘bilinç’inize bağlanmak için alay edilmekten, lanetlenmekten korkmayın. İçgüdünüz ne diyorsa onu dinleyin, çünkü artık ‘bilinç’iniz konuşacaktır, yani ‘Sessiz Ses’. Onu izleyin ve macera başlasın...
  • Eğer bir hortum geliyorsa en etkili hareket ne olur? Başınızı kuma gömüp, kendinizi onun gelmediğine inandırmaya çalışırsınız değil mi? Bu geçici bir çözüm olabilir, ama hortum hala geliyor ve kafanız kumda da olsa, bacaklarınız hala açıkta. Bilmemek iyi bir çare gibi görünebilir, ama sonuç? En iyisi hortumun geldiği gerçeğini kabullenip ayağa kalkmak ve göğüslemek. Bunu yaparak durumu kontrol altına alıyor, felaketten korunmak için kendinize güç veriyorsunuz.  Bugün insanoğlunun seçimi bu olacak. Unutmayın, bilmemek geçici bir çözüm olabilir, ama sadece geçici bir çözüm...
  • Nerede başladığın veya nerede bitirdiğin değil, önemli olan ikisinin arasındaki mesafedir.
  • Dünya asla göründüğü gibi değil ve bu yolculukta benimle birlikte buraya kadar gelmiş olanlar için bile daha karşılaşılacak büyük sürprizler var.   
  • Form=Şekil Information=Bilgi
    Hepimizin bulunduğu asıl hal “farkındalık”tır. “Farkındalık”ın şekli yoktur, ama şekil alemine gelmiş olduğumuz için bir şekle bürünüyoruz. Form=Şekil, Information=Bilgi’den gelir.
  • 5 duyu, bir deşifre sistemidir. Bu sistem, dalga formundaki bilgiyi elektriksel bilgiye çevirir, yani bilgi beyine iletilir, elektriksel bilgi bütün genetik yapı ile birlikte dijital ve holografik bilgiye dönüşür. Beyin, gelen düşünceleri elektrik akımına çevirip harmanlar, yorum katarak merkezi sinir sistemi vasıtasıyla bedenin her noktasına yayar. Deneyimler, travmalar ve anılar da devreye girince beynin veya bilinçaltının da kattığı yorumla, ilk saf ve temiz düşünce bambaşka hallere girebilir.
  • “Uyanmak” insanların 5 duyu bilincinin çok ötesine geçmeleri demektir. Yani sonsuz bilinçlerinin çok daha derinliklerine ulaşabildikleri ve dünyayı algılama noktalarının çok daha geliştiği, “çok boyutlu bilinç”e ulaşmalarıdır. 



23 Mayıs 2019 Perşembe

Hayalet Benlik ve Süper İnsan - New Dawn Söyleşisi

New Dawn Dergisi Ağustos 2016 ─ Marc Star

Gerçek’in Titreşimleri” - 92


(David Icke, global komplo konusunda ana akım inanç sistemlerini sorgulayanların arasında, bir çalar saat gibi en çok sayıda insanı uyandırmış olan bir ikon... Yazma konusunda çok güçlü ve etkili bir kalemi var. Olağanüstü doğal konuşma yeteneğinden başka kendisinden öncekilerde hiç olmayan bir başka becerisi de birbiriyle hiç bağlantısı yokmuş gibi görünen noktaları birleştirip, ortaya büyük bir tablo çıkarabilmesi. Bu tabloyu açık zihinlere açıkladığı zaman o kişilerin, piksellerden oluşmuş sis perdesinin arasındaki görüntüleri görebilmesini sağlıyor. Ve, bu alandaki araştırmacılar arasında belki de insanların “Vay be! Şimdi anladım!” demesini en çok O sağlamıştır). 

(Avustralya’da yerleşik, New Dawn Magazine’den (Yeni Tan Dergisi) Marc Star’ın David Icke ile Ağustos 2016’da yapmış olduğu söyleşinin 1. Bölümü, “David Icke Türkçe Blogda”, 16 Ocak 2017 Pazartesi tarihinde Gerçek”in Titreşimleri – 63 sayısı olarak yer almıştı. Söyleşinin 2. Bölümü, okuyucuya kolaylık sağlaması açısından aşağıda tekrarı verilen 1. Bölüm ile birlikte sunulmaktadır). Bölüm 2'ye atlamak için tıklayın.

BÖLÜM 1 :

Marc Star:
2009’da Melbourne’deki konuşmasını dinledikten sonra David Icke’ın şimdi okumakta olduğunuz bu yazıyı yazan kişinin üzerinde de büyük bir etkisinin olduğu kesin. En sonunda, 11 Eylül saldırısının çok daha önemli bir dönüm noktası olduğunu ve çok daha kapsamlı bir hikayeye nasıl oturduğunu anladım. Bu, David Icke ‘ın, 26 yıldır araştırıp izini sürdüğü ve gittikçe güçlenen küresel gücün hikayesi. Ancak küresel komplo konusunda, David Icke’ın pek çok araştırmacıdan farklı olan yönü, noktaları birleştirmenin ötesinde, planın nerelere ulaşacağını da görüyor olabilmesi. Kitaplarında ve konuşmalarında verdiği bilgilerin çoğu doğru çıkıyor. Terör savaşı, küresel ekonomik çöküş, elit tabakanın pedofili halkaları, nakitsiz toplum, implant edilen mikroçipler, batının Rusya ve Çin’e karşı gerilimi tırmandırma politikası v.s.

David Icke yaklaşık 30 yıldır, eşzamanlı dışavurumları izleyerek bugün bulunduğu dünya sahnesine ulaştı. O zamanlar dünya bu gerçekleri hazmetmeye hazır olmadığı için, David kendisini müthiş bir alay bombardımanı ve gözden düşürme kampanyasıyla karşı karşıya buldu. Ancak ayakta kalmayı başardı. Araştırmaya, yazmaya ve konuşmaya devam etti.
New Dawn dergisi uzun bir süredir, David Icke’ın çalışmalarına destek vermektedir. Yeni çıkmış olan en son kitabı “Phantom Self” (Hayalet Benlik) ile ona - en son Dünya Turu Konferansları çerçevesinde - Avustralya’ya ‘Hoşgeldin’ diyoruz. Dergimiz 26 yıllık geçmişiyle, bir bakıma David’inki ile benzer bir yolculuğu geçirmiş olup, konuların kalbine girme bakımından gerçeğin güvenilir kalelerinden birisidir. Duruşu itibariyle dergimiz de ana akım medyanın eleştirilerinden nasibini almaktadır. Ancak David Icke’ın da vurguladığı gibi, bu, doğru yolda olduğumuzun bir teyididir... 

4 Aralık 2018 Salı

Çözüm mü istiyorsunuz?

Gerçek’in Titreşimleri” - 90

Çözüm mü istiyorsunuz? Buyrun, size çözüm...

0:05:
Merhaba, Davidicke.com videosuna hoşgeldiniz. 
 
0:12:
Pekala, bu hafta bazı sorulara cevap vereceğim, çok sayıda var, çoğu da farklı konularda, ancak 3-4 kişiden gelmiş olan bir iki tanesine değinmek istiyorum. “Neden bize çözüm önermiyorsun?” ve “Neden hep yolunda gitmeyen konulardan söz ediyorsun ve biize bunun için ne yapılması gerektiğini söylemiyorsun?
0:42:
Onlarca yıldır bununla karşılaştığım için yaptığım için ilginç geliyor, oysa dedikleri gibi çözümden hep bahsediyorum, ama insanlar da hep by pass ediyorlar, çünkü onların duymak istedikleri bu değil. Çözüm istedikleri zaman mutlaka, A, B, C ve D şeklinde yapmalıyız, toplantı yapılmalı, tutanak tutulmalı v.s. Ama şimdi açıklayacağım üzere, bunlar hiçbir çözüme ulaştırmıyor. Değiştirmemiz gereken şey davranışlarımız, algılamalarımız ve sadece başkalarına aktarmak yerine, dünyada neler olduğuna dair ne kadar kişisel sorumluluk almaya hazırız, bunu bilmemiz gerekir.

16 Eylül 2018 Pazar

Biz okyanusuz; uyanın!

 Gerçek’in Titreşimleri - 87

Biz “Okyanus”uz – “Uyanın” adlı Dünya Turu’ndan...
(Maastrich-Hollanda) Ocak, 2018



0:01:

Şekil olarak, okyanustaki bir dalganın sırtı gibiyiz. Bir dalganın sırtı farklı görünür. Dalganın köpüğü gibi görünür, ama aynı okyanustur, sadece okyanusun farklı bir ifadesidir. Biz “o” yuz. Aynı “Sonsuz Farkındalık” halinin farklı ifadeleri... 
 

0:25:

Biliyorsunuz çocukken öğretirler; burası Atlantik Okyanusu, burası Pasifik Okyanusu, şurası Hint Okyanusu diye. “İyi ama, hepsi de aynı su!” diye düşünürdüm. Hepsi aynı su bile olsa, tek yaptıkları farklı isimler vermekti! Şimdi biliyoruz ki, suyun hangi bölümünden söz ediyorsak ona göre söylüyoruz.

0:47:

Ama aynı şekilde hepimizin bir odaklanma olduğu aynı “Farkındalık”ı da bölünüyor ve ona farklı isimler veriliyor; Fred Jones, Bill Smith... Tabii o kadarcık bir odaklanma da, kendisini minicik önemsiz bir parça sayıyor!

1:06:

Okyanus damladan, damla da okyanustan oluşur. Elinizde okyanustan bir damla tutuuğunuz zaman belki soyutlanmış, herşeyden kopmuş gibi görünür, ama onu okyanusa geri koyduğunuz zaman damla nerede biter, okyanus nerede başlar? Hepsi aynı sudur. İşte insanoğlunun bütün algılamasını köle eden komplonun özü budur! Damlayı/5 duyu zihnini okyanustan/Sonsuz Farkındalık’tan koparmak... Bunu bir kez başarırlarsa başımız dertte demektir. 
 

1:45:

Leonard Cohen’in dediği gibi;Eğer okyanusun kendisi olmazsan, hayatın boyunca deniz tutar!” Ve insanların çoğu bu yuvadan kopukluk, soyutlanmışlık duygusu çekiyor. Sanıyorum sorunlar hep bu realitedeki kopuklukluktan kaynaklanıyor. Gerçek benliklerinden, sonsuz benliklerinden kopuklar, zaten programın dayattığı da bu!

2:10:

Sistem; “Sen önemsizsin, hiçbir gücün yok!” diyor. Oysa gerçek şu ki; Sen her şeysin. Sistemin bizi sokmak istediği boşluk bu. Dolayısıyla kendimizi böyle değil, böyle görüyoruz. Zaten o zaman da mesele kalmıyor.

2:32:

Böylece evet, aciz ben! “Oh, ben sadece küçücük benim!” Oysa öyle bir şey yok! O sadece algılamamızda var ve kendi “aciz ben” algılamamız bazı nedenlerle böyle dışavurup, bizde “aciz ben” deneyimi yaratıyor! İnanmazsak “aciz ben” diye birşey yok. Hepimiz kendini sonsuz şekilde deneyimleyen “Sonsuz Benlik”iz. O deneyimleri yaşayan hep aynı bilinciz!

3:03:

Dünyanın farklı yerlerinde bütün antik ve yerli kültürlerde bu güce farklı isimler verilmiş. Kuzey Amerika Lakota yerlileri ona “Wacken Tanka” demişler. Her şeyi hareket ettiren büyük güç. Bilinç dediğimiz güç, her yerde ve her şeyde. O bilinci ne kadar içimize alırsak, o kadar realitemiz de deneyimleyeceğimiz şeyi yaratır.

3:42:

Bu, Yeni Bilim ifşaatları. Ağaçlar birbirleriyle iletişim içerisindeymiş ve sosyal çevreleri varmış! Her şey bilinç!

3:52:

Bilim adamları keşfedince şaşırmışlar, bitkiler insanlar gibi öğrenebiliyor ve çevrelerine uyum sağlayabiliyorlarmış! Yani bitkiler bilinçli mi? Cevap; Her şey bilinç! Gözden kaçırdığımız birşey daha var. Cansız cisimleri de bir bilinç şekli. Çağlardan beri bu bilinen bir tema. “Her şey canlı, her şey birbirine bağlı!” – Çiçero

4:18:

Leonardo da Vinci; “Görmeyi öğrenin. Her şeyin her şeyle bağlantılı olduğunu farkedin!” demiş, çünkü bilinç seviyesinde her şey; her şey!

4:28:

Ezoterik filozof, ressam ve şair William Blake; “Eğer algılama kapıları temizlenmiş olsaydı, insanoğluna herşey gerçekte olduğu gibi görünürdü, yani “Sonsuz”. Ve tabii program/sistem orada ve algılama kapılarının hiç temizlenmemesi için nöbet bekliyor!

4:50:

Nikola Tesla; “Beynim sadece bir alıcı. Evrende bilgi, güç ve ilham sağladığımız bir çekirdek var. Onun sırlarına vakıf değilim, ama var olduğunu biliyorum!” demiş...



15 Mayıs 2017 Pazartesi

Realite’nin Holografik İllüzyonu

Gerçek'in Titreşimleri - 68

Realite’nin Holografik İllüzyonu/Algı Yanılması
Gerçeğin Titreşimleri (62) ‘Holografik Evren’ devamı


Bazı bilim adamları fiziksel dünyanın sadece gözlemlendiği takdirde var olduğunu savunuyor. Kabul ediyorum. Neden, çünkü; bir bilgisayara bir disk koyduğunuz zaman diskin üzerindeki bilgiyi aynı anda okumaz. Lazer hangi bölümünü gözlemliyorsa onu okur. Diğer öğeler bilgi formuna konur, ekrana resim v.s. olarak geçirilmez. Biz de aynı şeyi yapıyoruz.

Gözlemlediğimiz veya deşifre ettiğimiz zaman onu bu realiteye getiririz, ama bu olmayınca   sadece temel titreşimsel metafizik evrendir... Herşeyin temeli. O zaman beyine hiç ışık gitmez. Peki ışığı nasıl görürüz? Beyin o ışığın bilgisini deşifre eder, beyine hiçbir ışık girmez, o zaman ışığa nasıl bakar da görürüm? Dolayısıyla Matrix filmindeki bir sahnede, “Kaşık yok, o eğilen kaşık değil, hepsi sadece senin zihninde!” dediği çok doğru, çünkü kaşığın fiziksel formda var olduğu tek yer zihnimiz! Realiteyi deşifre ettiğiniz yöntemle kaşığı da bükersiniz...

Mucizeler, mümkün olan ve olmayan neyse o programı altetmek suretiyle oluşur. Örneğin, ateşin üzerinde yürürsek ayağımızın yanacağına inanırız, çünkü ona programlanmışız. Kızgın kömürün üzerinde yürürseniz, deşifre etme haliniz, yani inancınız yanacağı doğrultusundaysa ayağınız tabii ki yanar. Ama birçok kişide görmüşsünüzdür. Bilinçliliğin farklı bir seviyesinden geçer, o inancı altederseniz , kızgın kömürün üzerinde yürüyüp hiçbirşey hissetmezsiniz.  Neden? Çünkü eğer öyle olacağına inanmıyorsanız, bir illüzyon başka bir illüzyonu yakamaz. Bu bir mucize değildir. Hepsi sadece “mümkün olan herşey”i nasıl dışavurduğu anlayışını anlamamıza bağlı. O anlayış da, kendimizin birer “bilinç”olduğumuz anlayışıdır. Hepimiz, birer deneyim yaşamakta olan bedensiz, şekilsiz “farkındalık”larız.

20 Mart 2017 Pazartesi

Sonsuz Potansiyelsiniz

Gerçek'in Titreşimleri - 66

Sonsuz Potansiyel / Sonsuz Kapasitesiniz

23 Ocak, 2017


0:17 Şimdi size bu alemdeki farkındalığımla bakıyorum. Farkındalığım, görünen ışığın minik frekans bandına odaklanmış durumda. Dolayısıyla sizi görüyorum, ama ötesini göremiyorum. Bedenim görev yapamaz hale gelince, yani bedenim öldüğü zaman bedenin algılaması bitiyor.

0:35 Artık realiteyi bu beden yoluyla, bu durumda bedenin sınırlı frekans menziliyle algılayamam. Oysa bilincim çok daha gelişmiş bir halde algılama yapıyor. Bütün olan bu.

0:47 Malum, şu müthiş ölüm korkumuz var, ama bu, hayatı bilmemekten kaynaklanıyor. Hayat nedir? Kendimizin; farkındalık, yok edilemez, sonsuz farkındalık/bilinç, farkında olma hali olduğumuzu anladığımız zaman ölüm falan olmaz.

1:10 Beden görev yapamaz hale geliyor, buna ölüm diyoruz, tabii ki öyle, peki sonsuza kadar kalabilir miyiz? Sonsuzluğu keşfetmek ister miydiniz? “Ne? Yo, yo, sonsuzluğu keşfetmek istemiyorum, aşağıdaki süpermarkette çalışmak istiyorum.” Yani, hadi yapmayın..

2 Mart 2017 Perşembe

Hayalet Benliğiniz Nedir?

Gerçek'in Titreşimleri - 65

Video metni: Hayalet Benliğiniz Nedir?
18 Ocak, 2017




Şu anda İtalya’da olmaktan çok mutluyum, çünkü her yere gitmek beni çok mutlu ediyor. Şöyle geriye bir baktığımda, 26 yıl önce bu yola çıktığım zaman hiç kimsenin umurunda bile olmadığı bir konuydu, dolayısıyla dalga geçilir, istismar edilir, ciddiye alınmazdım. Oysa şimdi, (2016) Haziran’da İngiltere’de başlamış olduğum dünya çapındaki ‘Uyanın’ turu ile Avustralya’da 4 şehre, sonra Yeni Zelanda’ya, New York’a, San Fransisco ve Los Angeles’a gittim, birkaç hafta önce Çek Cumhuriyeti’nde Prag’daydım, şimdi ise İtalya’dayım. 

1:12: Rüyada gibiyim, çünkü çalışmalarıma müthiş bir ilgi var. Hani sizi sokakta durdurur konuşmak isterler, bu çok hoş bir duygudur. Nereye gitsem, sokakta durduruluyor ve çalışmalarımla ilgili son derece akıllıca sorularla karşılaşıyorum veya insanlar; “Biliyor musun, kitaplarını okuyorum ve yaptığın müthiş birşey!” diyorlar. Bütün bunları 26 yıl öncesiyle veya 25, 24, 23, hatta 22 yıl öncesiyle kıyasladığım zaman sokakta karşılaştığım tek şey alay edilmek, gülüşmeler ve tacizdi. Dolayısıyla şimdi müthiş bir değişim var...

7 Şubat 2017 Salı

Zaman Döngüsü

Gerçeğin Titreşimleri - 64

Zaman Döngüsü (8 Ağustos 2001 tarihli videodan)



0:01: Bilinç, ‘zaman’ın olmadığı yerde faaliyet gösterir. Eğer hep ‘zaman’a bağlı olarak faaliyet gösterirsek, tamamen bunun doğasına bağlı olarak, başka bir algılama seviyesi olan ‘bilinç’ten koparız. 

0:22: Sadece ‘şimdi’ var. Hepsi o! Diyebilirsiniz ki; “Hayır! Hayır! Şu geçmiş, şu da gelecek!”. Pekala, geleceği düşünün bir bakalım, neredesiniz? ‘Şu anda buradasınız öyle değil mi? Peki geçmiş anılarınızı düşündüğünüz zaman neredesiniz? Yine şimdide, yani şu anda buradasınız! 

21 Ekim 2016 Cuma

Gerçeğin Titreşimleri - 60 - Güneş



Öyle bir süreçteyiz ki, insan bilinci ve farkındalığının şekillenmesi işleminde büyük bir aşama görülüyor. Bazıları buna ‘Gelişme/Değişme’, bazıları da ‘Titreşimsel Hızlanma’ diyor. Ben ise 20 yıl önce bir medyumla ilk görüşmemden sonraki günlerde, buna “Gerçek’in Titreşimleri” demiştim. O uyanışın başlamasını takiben yazdığım ilk kitabın adı da “Gerçek’in Titreşimleri” idi. Bu hala da sürüyor. Benim ‘Farkındalık’ım başladığı zaman ortada bu konuda hiçbir bilgi yoktu, ama gelmekte olan titreşimsel bir değişiklik vardı. O zamanlar bu konuda hiçbir fikrim yoktu, ama gelen mesajlara göre, spiritüel bir çalar saat gibi insanları bir koma halinde oldukları derin uykularından uyandıracaktım. Yani çok uzun zamandır bu konunun içindeyim. 

Aman Tanrım, yirmi yıl sonra bunun doğru olduğu kanıtlanıyor. Saklı tutulmuş olan ne varsa hepsi ortaya çıkacak ve gerçek ortaya çıktığı gibi, çıkışı da durdurulamayacaktı, çünkü bu titreşimsel değişim onu yüzeye çıkarıyordu. Dediğim gibi yirmi yıl önce... Uyanmak mı? Yeni bilinç mi? Ne? Gerçek ortaya mı çıkacak? Şaka mı yapıyorsunuz? Aradan yirmi yıl geçti, ama şimdi görüyorsunuz işte...

8 Eylül 2016 Perşembe

Video metni: 5 duyunun ötesi


5 Duyu Bilinci’nin Ötesine Geçiş


Ruhsal yolculuk gittikçe daha derin bir şekilde önümüze serilirken, kendi realitemizi kendi yarattığımızı anlamadan, dünyada olanları ve bunu değiştirmenin mümkün olduğunun farkındalığına varmak çok zor. Gerçek olduğunu düşündüğümüz şey, bizim deneyimlediğimiz realite oluyor, örneğin; kendinizi güçsüz hisseder ve “Ben halktan güçsüz ve aciz Joe, benim ne gücüm olabilir ki” diye düşündüğünüz zaman nasıl bir hayatınız olur? Zavallı aciz siz olan güçsüz bir hayatınız olur. Oysa ‘zavallı, aciz ben” diye birşey yok! Bu sadece, sizin realiteyi algılayış şekliniz... 

Zaten kontrol sisteminin bütün amacı da, beşikten mezara bütün insanları, hiç güçlerinin olmadığına, hayatlarının iyi veya kötü şans ve de tesadüflerden ibaret olduğuna, dolayısıyla güçlerini, her şeyi daha iyi bildikleri için güçlü olanlara vermeleri gerektiğine inandırmak.

Dünyadaki ─saymadım bilmiyorum, duyduğum bu─ altı yedi milyar insanın büyük bir çoğunluğu bu konuda bilinçli değil. Ben onlara “beden bilinçli” veya “5 duyu bilinci’ olanlar diyorum. Yani bu, bilinçliliğin daha yüksek bilgi seviyelerine sahip, daha derin ve daha bilge olan bir bilinçlilik değil. Oysa aslında aynen öyleler! Neyse ki, yine de artık insanlar bilinçlerine uyanıyorlar. Bazı kişilerden duyuyorum; “Birdenbire uyandım ve görmeye başladım!”...

Peki bu “Uyanmak da nedir?” diye sorulacak olursa cevabı şu:

19 Ağustos 2016 Cuma

Video metni: Hepimiz Dahiyiz



Hepimiz Dahiyiz! (Aralık 2014)

Eğer içinizde öfke tutarsanız tahmin edin ne olur? Üzerinize bir sürü öfke dolu kişi gelir. Bunun doğru olduğunu çok iyi biliyorum, kendi hayatımda da deneyimledim, başkalarının hayatlarında da olduğunu gördüm. Kişinin ‘var olma hal’i ne ise , fiziksel hayatını da o yaratır. Mağdur/kurban zihniyetinden daha kısıtlayıcı, daha zayıf düşüren hiçbirşey yoktur! Kendimizi birer kurban veya mağdur görmemiz için, hayatlarımız boyunca hep bu manipülasyona teşvik edilmişiz. Hep başkalarını suçlayarak, “Zaten ben hep bir kurbanım/talihsizim/mağdurum, şimdi bu durumda olmamın nedeni de A,B,C,D kişisi!” deriz ve bu böyle sürüp gider....

Bu ruh halinde olursak, hep o hayatı yaşarız, çünkü eğer bir kurban veya mağdur olduğunuzu düşünürseniz hep kurban/mağdur titreşimi veya enerjisi gönderirsiniz, o enerji de geriye ‘mağduriyet’ koşulları olarak döner.
Ama “Hey, ben bir kurban veya mağdur değilim! Hayatım kendi kontrolümde, hoşlanmadığım bu koşulları kendim yarattım, o halde hoşlanacağım koşullar da yaratabilirim!” diye düşündüğümüz anda kurban zihniyeti yok olur, o koşulları içeren enerjiyi kendimize çekmeyiz ve birdenbire hayatımıza, hoşumuza gitmeyen mağduriyet koşullarından kurtulmamızı sağlayacak olan kişiler girmeye başlar.

O anda neler olduğunu kavrayamazsınız, zaten çoğumuz da aynı şekilde o anda anlayamayız ve deriz ki; “Aman Tanrım, ne kadar da şanslıyım. Bu ya da şu kişi, hayatıma tam da zamanında girdi yahu! İnanamıyorum!”

22 Mayıs 2016 Pazar

Video metni: Nasıl uyanırız?


Ağustos 2014 tarihli Inlight TV videosunun metni

Eğer medyadan duyduklarınıza tepki duymanıza rağmen kendiniz araştırmıyor ve kendinize bunu yapacak saygıyı duymuyorsanız, o zaman hep uykuda kalacaksınız demektir. Farkındalığın başka aşamalarına geçemeyecek, dünyayı aslında olduğu haliyle anlayamayacak, bir keman gibi çalınacaksanız. Neler olduğuna dair hiçbirşeyden haberiniz yoksa, o zaman yeni doğmuş bebek kadar acizsiniz demektir. Bu nedenle bu konuda en önemli nokta ‘bilgi edinmek’tir. 

Bir bilgiden haberdar olduğunuz veya birisi bir bilgi verdiği zaman “Bu doğru değil, çünkü aslı budur” diyebildiğiniz, medyanın sakladığı gerçekleri görebildiğiniz zaman, üstü örtülen hikayelere karnınız tok demektir. Şimdi bu, Internet’te çok sık oluyor ve gün geçtikçe daha çok insan oyunun nasıl oynandığı konusundan haberdar oluyor. 


Dolayısıyla ‘uyanış’ın çok cepheli seviyeleri var. Bu bir seviye... Daha sonra ise, benlik duygunuzu, görünüşteki kadın veya erkek, şu ya da bu din, şu ya da bu milliyet, ırk, hayat hikayesi her neyse o benlik duygusundan kurtarmanız lazım. Biz bunlar değiliz, bunlar sadece deneyimlemekte olduğumuz birşey. Bir de üstelik deneyimimize isim veriyoruz. Joe Blogs, Ethel v.s.

19 Şubat 2016 Cuma

Video metni: Söyle neden?


Beşikten mezara kadar, programlanmamıza ve üzerimize atılan her şeye rağmen insan bilincinin gücü kendini gösteriyor ve insanlar gittikçe artan sayılarla uyanıyorlar.

Baskı, baskı, baskı... Hayatlarımıza neler oldu? 

“-Öğretmenim, mutluluğu nasıl yazıyorduk?”... 


Neler oluyor? Mutlu musunuz? Sizi mutlu edecek bir şeyler yapabildiniz mi? Biliyorsunuz, hep bize satılmış olan şu başarı ölçülerine göre yaşıyoruz. Hepsi de hep daha fazlasına göre ölçülüyor. Hep daha fazla, hep daha fazla...


Bundan kaç kişi, şundan kaç, kaç kişi şunu yaptı, kaç kişi bunu yaptı? Kaç kişi ipotek yaptırdı? Hepsi ölçülüyor... 


7 Ekim 2015 Çarşamba

Gerçeğin Titreşimleri - 54 - Tekrarlayıcılarla dolu dünya

(David Icke’ın, 29 Haziran 2015’te yayınlanmış olan videosundan).

Tekrarlayıcılar ile dolu dünyadaki akıl oyunları!

Olumsuzluklarla nasıl mı baş ediyorum? Etmiyorum ki! Umurumda bile değil. Başkalarının benimle ilgili düşüncelerine kesinlikle aldırmıyorum. Benimle hiç alakası yok. Hani bilirsiniz, birisi hakkında birşey söylediğimiz zaman aslında o birisi hakkında değil, ağzımızı her açışımızda kendi hakkımızda birşeyler beyan ediyor oluruz. Dolayısıyla kitaplarımı okumadıkları halde benimle alay eden veya kınayan kişiler neden bahsettiğimi bile anlamadıkları halde konuşunca, beyan ettikleri de benimle ilgili değil, tamamen kendileriyle ilgili birşeyler oluyor. Çoğu kişinin görüşü, bilgiye veya araştırma sonuçlarına dayanmıyor, kişilerin söyledikleri sadece kendilerini ifşa ediyor. Mesele burada.

İşte insanlar inandıkları şeyler konusunda kitlesel olarak bu şekilde manipüle ediliyorlar, çünkü malum, az sayıdaki bir grup, çok sayıdaki bir grubu fiziksel olarak kontrolü altında tutamaz. Bunu, askeri sokaklara salarak küçük bir bölgede yapabilirler, ama milyonluk, hatta küresel olarak düşünecek olursak milyarlık bir nüfusu kontrol altında tutmak isterseniz, önce onların kendilerini ve dünyayı sizin istediğiniz şekilde algılamalarını sağlamanız gerekir. İşte bu bir akıl oyunudur!

20 Mart 2015 Cuma

Gerçeğin Titreşimleri - 48 - Ruh Beden Bilgisayar


İnsanoğlunun gerçek değeri, sahte benliğinden kurtulup özgürlüğüne kavuştuğu zamanki seviyelerde bulunacaktır...
Albert Einstein


Kaybolduk, çünkü nerede olduğumuzu bilmiyoruz, ikincisi nerede olduğumuzu anlamamız için gereken bilgiye ulaşamıyoruz. Aslında durumumuz daha da kötü, çünkü bırakın nerede olduğumuzu, kim olduğumuzu bile bilmiyoruz. Kim ve nerede olduğumuza dair koordinatlar olmadan gördüklerimizi ve deneyimlediklerimizi anlayabilir miyiz? Tabii ki hayır. O zaman biz de tahmin ederiz. İşte o tahminlere de ‘din’ ve ‘bilim’ denir. Mümkün olan en iyi bilgiye dayalı eğitim tahminleri yaparız, peki ama ya din ve bilim aracılığı ile ifade edilen bilgi defoluysa? O zaman karşılaşacağımız durum daha da zor olur, bu sefer hangi yöne doğru hareket edeceğimizi hiç bilemeyiz. Elinde açı ölçer veya mikroskop ile önümüzden her geçenin ne yaptığını bildiğini sanıp ona takılırız, sonra da yanlış yöne gittiğimizi anlarız.


Bugün elimizdeki haritaların çoktan güncelliğini yitirmiş olduğunu bile bile yanlış yöne itiliyoruz. İnsanlarda büyük çapta bir ‘algılama yanılması’ yaratmış olan sistem, bizi ‘yuva’ya ulaştıracak olan koordinatlarıın varlığından habersiz tutuyor. Birileri, insanları şaşırtıp kontrol altında tutmak için yol işaretlerini değiştiriyor. Dünyada herşey tepe taklak olmuş durumda, çünkü herşeye yanlış açıdan bakmaya zorlanıyoruz. Şimdi 1 numaralı koordinata bir bakalım: Biz kimiz?


İnsanlar kendilerini; çalıştıkları işleri, gelir düzeyleri, sevdikleri, sevmedikleri, cinsiyetleri, yani kişilikleri olarak görüyorlar. Bir astronota kim olduğu sorulduğu zaman, uzay giysisinin özelliklerini tarif ederse tuhafımıza gitmez mi? “Ben NASA Mark III, 1990’da yapıldım, 0.56 atmosfer basıncına dayanıklıyım v.s.”


3 Mart 2015 Salı

David Icke'ın Wembley 2015'deki final sözleri

David Icke’ın 5000 kişiye hitap ettiği Wembley 2015 sunumundaki final sözleri...

Zamanın ve boşluğun ötesindeki dünya ile iletişime geçmek isterseniz, sadece kalbinizi açıp nasıl olduğunu bir hissetmeye çalışın...

Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar, Hindu’lar, zenciler, beyazlar, hangi dinden, hangi ırktan olursanız olun, hepimiz ‘BİR’iz! Hepimiz farklı deneyimler yaşamakta olan ‘Sonsuz Farkındalık’ız. Kim olduğumuzun farkına varırsak, deneyimlemekte olduğumuz dünyanın çılgınlığını görebiliriz. Bu çılgınlık, birbirimizden kopuk olduğumuz illüzyonundan kaynaklanıyor. Dünyanın holografik illüzyonu, hepimizin birbirimizden kopuk izole olduğumuz izlenimi veriyor. Hepimiz farklı deneyimler yaşamakta olan aynı ‘TEK’ ‘Sonsuz Farkındalık’ız. Dünyayı algılayışımız ‘kalp’ten gelseydi, o zaman bu ‘karın’dan gelen dünya var olmazdı! ‘Kalp’ merkezli realiteden, ‘karın’ merkezli realiteye geçmek üzere manipüle edilmişiz! Bunun bir sonucu olarak da hep, ‘karın’dan gelen bir dünyada yaşıyoruz. Dünya ile etkileşimi değiştirme sadece bir seçim meselesi... Bunu yaparak etkileşim içerisinde olduğumuz dünyayı da değiştirebiliriz. Bu, tek taraflı bir ‘karşıdan yükleme’ değil. Gönderiyoruz ve alıyoruz. Ne gönderirsek, onu alırız. Enerji alanına kollektif olarak ne koyarsak, kollektif enerji alanı o olur. Ama bu artık değişiyor. Yıllar önce Kanada’da Kenneth Mills adlı bir kişiyle tanışmıştım. O bir ‘kalp’ insanıydı ve nefis müzik yapıyordu. İnsanların birbirinden kopuk oluşunu ‘insan zihninin kireç bağlaması’ şeklinde ifade ediyordu. Artık kireç bağlamış zihinlerimizdeki bu kireci kırıp, gerçek benliğimize kavuşmanın zamanı geldi. Ben ‘Sonsuz Sevgi’yim. Sen ‘Sonsuz Sevgi’sin. Hepimiz ‘Sonsuz Sevgi’yiz.

Sonsuz Güç’ zaten hep içimizdeydi, sadece oradan alınmayı bekliyor. Yepyeni bir tablo oluşturacak, yepyeni bir dünya dokuyacağız. Ben, sen, o, hepsi, herşey, özgürlük de biziz... İnsanoğlu artık ‘gerçek’ benliğine uyan, kim olduğunun farkına var... Hepimiz ‘Bir’iz...

Silahını bırak,
Sana ‘barış’ sunuyorum,
Sana ‘sevgi’ sunuyorum,
Sana ‘dostluk’ sunuyorum,
Ben, en yüce kaynağın bir ifadesiyim,
Senin de içinde olan o yüce kaynağı selamlıyorum,
Gel birlikte çalışalım...



1 Şubat 2015 Pazar

Gerçeğin Titreşimleri - 46 - Farkındalığa açılmak

(David Icke’ın, 2007’de basılmış olan ‘Global Komplo ve buna bir son vermek için David Icke Rehberi’ adlı kitabından)

Farkındalığa açılmak...
Bundan yıllar önce de, kitaplarımda bu ‘realite’ye çağlayan gibi akmakta olan enerjiler karşısında seçilecek iki yol olduğunu anlatmıştım. Birisi, hızla akmakta olan nehir benzetmesinde olduğu gibi, gevşeyip akıntıyla hareket eden kayığın içine uzanıp keyfini çıkarmak, diğeri ise akıntıya karşı suda ayakta durmaya çalışmaktı. Bir noktada akıntı o kadar güçlenecekti ki, ayaklarımız akıntıya karşı koyamayacak hale gelecek ve dalgalar bizi sürükleyip götürecekti.

Evrenin sırlarını öğrenmek isterseniz,
herşeyi enerji, frekans ve titreşim 
olarak düşünün. Nikola Tesla
Programlanmış olduğumuz ‘zihin programı’ndan uyanmakta olan herhangi bir insan, betonlaşmış realite çatlamaya başladığı zaman ne olacağını bilir. Kişinin hayatı değişir, çoğunlukla da parçalanır, dolayısıyla sadece ‘spiritüel’ olmaya çalışırken, neden bu kadar büyük mücadelelere girmiş olduğunu merak eder. Ne var ki bütün bunlar, çok iyi bir sebepten kaynaklanır.

Mevcut zihinsel, duygusal ve spiritüel halimizi aksettiren bir titreşim alanı yansıtırız. ‘Var Olan/Mümkün Olan Herşey’ bünyesinde, bizim biyolojik bilgisayarımızın neyi ‘okuyup’ neyi ‘okumayacağını’ tayin eden işte bu inanç sistemidir. İnsan algılamasına egemen olan düşük yoğunluktaki inanç sistemi, yani korku, depresyon, bölünme, rekabet, din, politika, ‘biz-onlar’ zihniyeti, insanların; ‘Mümkün Olan Herşey’in sadece minicik bir bölümünü okuyabilmelerine izin verir. Korku; bütün inanç ve ‘hal’lerin, insan potansiyelini en çok kısıtlayan şeklidir, çünkü bu hal, onların titreşimsel veya enerjetik olarak dona kalıp çok yoğun bir titreşimsel kabuğa çekilmelerine neden olur. Bu durumda da kendimize, korkutuğumuz ne ise onu çekeriz. Bardağının yarısının boş olduğunu düşündükçe bardağın yarısı hep boş olur. İşte bu nedenle de ‘sistem’, insanları hep ‘korku hali’ içinde tutmaya çalışır.

26 Nisan 2013 Cuma

Gerçek’in Titreşimleri - XVII





Bir ninnide yukarıda yükseklerde, gökkuşağının bir yerlerinde bir ülke bulunduğunu ,
Gökkuşağının bir yerlerinde, görmeye cesaret edebildiğin rüyaların da gerçek olduğunu duydum...                  

Somewhere over the rainbow” adlı şarkıdan...

 En azından bazı insanların, artık bu deli saçması titreşimsel tımarhane hücresinin illüzyonları ve kandırmacasının ötesinde yatmakta olan asıl realiteyi görebiliyor olmaları çok iyi. Bu dünya holografik bir illüzyon, ama ‘sonsuz realite’  bambaşka birşey. Yıllardan beri söylediğim ve yazdığım gibi hayatı, varoluşu ve varlığı kapsayan tek cümle şu:

Tek Gerçek Sonsuz Sevgi- Gerisi Hep İllüzyon...

Bundan on yıl kadar önce basılmış olan kitabımın adı buydu. Ve ne kadar güzel ki, şimdi de, benden başka birisi daha ‘sonsuz realite’nin, ‘Sonsuz Sevgi’ olduğunu teyit eden bir deneyim yaşamış, hem de bunu hatırlıyor ! Şimdiki realitemiz o ‘norm’un saptırılmış bir hali.

Hep kitaplarımda ve Wembley’deki sunumumda, bu saptırmanın nereden çıktığını,  realitemizin neden bu kadar dengesiz ve delice olduğunu, bu frekans menzilinin ötesindeki, ‘gökkuşağının ötesindeki cennet’ olarak ifade edilen alemi  anlattım.

Bu son örneğin, anlatmaya ve okunmaya değer oluşunun nedeni şu; bunu teyit eden kişinin, bütün hayatı boyunca  ‘hepsi bu dünyada, başkası yok’ inancında olup, sonsuz bilinç’ten kuşkulu, iyice betonlaşmış dogmatik bir zihine sahip Amerikalı bir beyin cerrahı oluşudur.  Birgün bu cerrahın beyni, yedi gün süreyle duruyor ve sonra geri geliyor. Ancak, geri gelen kişi, gitmiş olana hiç, ama hiç benzemiyor.





Dr. Eben Alexander, 15 yıl boyunca Harvard’da beyin cerrahı olarak görev yapmış, kendi ifadesiyle geleneksel bilimin çok hararetli bir savunucusu ve beden ölümünden sonra hayat olduğu düşüncesine de şiddetle karşı çıkan bir kişi imiş.

Ona göre, bilinci yaratan beyindir ve beyin görev yapamaz hale gelirse bilincin sürmesi mümkün değildir. Bu, bir kurgu olan bilimin, başından beri insanları gerçek sonsuz benliklerinden koparmak için tasarlamış olduğu bir saçmalık. Kitaplarım çok  kalın, konuşmalarım da çok uzun sürüyor, çünkü bu manipülasyonun dokusunu açığa çıkarmak için kurulacak o kadar çok bağlantı var ki...Örneğin, önce insanları zihinsel ve duygusal olarak köleleştirmiş olan ‘büyük  komplo’nun bilinmesi lazım. İnsanlar aldatılıyorlar ve cehaletleri yüzünden aslında kim olduklarını hatırlayamıyorlar. Komplonun da bütün amacı bu.

Kendi gerçek ve sonsuz doğasının farkında olan insanlar asla köle edilemezler, oysa kendisini sadece adı, işi, geçmişi, kültürü, ırkı veya gelir düzeyi ile tanımlayan insanların köle edilmesi ise çok kolaydır...

İkinci grup, realiteyi, beş duyuya dayalı, ‘görünen ışık’ denilen çok küçük bir frekans menzilinden deşifre ederken, sonsuz farkındalığına açılmış olanların çok daha gelişmiş vizyonları ve dünyanın yalan, aldatma ve sahte algılamalarını çok daha derinliğine görebilen önsezileri olur.    

Farkındalığın en baskılanmış hali, akademisyenlerin ve geleneksel ‘bilim’ adamlarının benimsemiş oldukları normlardır.  Eğitim sistemine girdikleri andan itibaren ellerine bir ‘realite şarkı notası’ verilir, üniversite sürüp, bilim veya tıpta akademisyenliğe geçerken de, vida gittikçe sıkılır da sıkılır.




"Öğrenmeme müdahale eden tek şey eğitimim... "Albert Einstein

Kişiler şarkının notasını sürdürürlerse, iyi işler, ünvanlar ve prestij ile ödüllendirilirler ve gerçek olan- olmayan, mümkün olan- olmayan, akıllıca- çılgınca herşeyin ‘ses’i olurlar.  Söyledikleri şeyler için kanıta-dayanağa gerek yoktur, çünkü kesin olan tek şey vardır, o da sistemin pek iyi bildiği,  pek sevip hep uyguladığı; ‘hiçbirşeyin sorgulanmaması’ gerekliliğidir.

Bu da insan nüfusuna,  “akademisyen/doktor/bilimadamı herşeyi en iyi bilir” şeklinde yayılır. Onlar neye inandıklarını söylemektedirler, ama o da aynen sistemin istediğidir. Zaten akademisyen/doktor/bilimadamları,  endoktrine edilmiş olan normların dışına çıktıkları takdirde işlerini, ünvanlarını, prestijlerini ve sistemin sağladığı yüklü gelirlerini kaybedeceklerini çok iyi bilirler.

Eben Alexander işin yüksek gelir kısmı ile motive olanlardan değilmiş, ama ona da gençliğinden itibaren şiirin, ‘bilim hep en iyisini bilir’ mısrası ezberletilmiş.  Gerçekten üzgünüm, ama bu pek doğru değil... Geleneksel bilimin tamamı bir insan olsaydı, bence ancak köyün aptalı olabilirdi.    

Bu tam, sistemin programlayıp da satmaya çalıştığı bir ‘realite ve hayatın doğası propogandası’. Birisi çıkıp da bu normlara kafa tutacak olursa veya ölüme yakın deneyim yaşamışsa veya ‘gerçek’i bilirse, derhal deli, sahtekar, şarlatan veya yalancı olarak damgalanır.   

Ama ne pahasına olursa olsun onların normlarını savunursanız,  kocaman eviniz ve  bütçeleriniz hep finanse edilir. 
         

"Sezgi aklı kutsal bir armağan, mantık aklı ise onun hizmetkarıdır. Öyle bir toplum yarattık ki, armağan unutuluyor ve hizmetkar onurlandırılıyor." Albert Einstein

Dr. Eben Alexander, ‘Cennetin Kanıtı’ adlı kitabında, ölüme yakın deneyimler yaşamış olan hastalarının, diğer realitelerdeki deneyimlerini önceleri nasıl görmezden gelmiş olduğunu şöyle anlatıyor: 


“Bence hepsi sadece birer rüyaydı. Bu insanların sık sık anlattıkları öbür dünya deneyimleri nasıl oluyordu? Bildiğimi iddia etmiyordum, ama bildiğim birşey varsa o da hepsi beyine dayalı birşeydi. Zaten bütün bilinç beyine dayalıdır. Beyniniz çalışmazsa bilinciniz de olmaz...  Çünkü bilinci  yaratan ve üreten makina beyindir. Makina bozulursa bilinç durur. Beyin işlemlerinin asıl mekaniği gizemli ve çok karmaşıktır, bütün mesele bu. Fişi çekersiniz TV ölür. Ne kadar eğleniyor olursanız olun, gösteri biter...”

            Gelgelelim Dr. Eben’in beyni durduğu halde gösteri devam etmiş!

Benim uzun zamandır anlatmaya çalıştığım ve savunduğum görüşüm ve iddiam şudur; beyin bir biyolojik bilgisayardır, ama bilinci yaratmaz ... Beynin rolü yaratmak değil, bilincin taşıdığı bilgiyi veya veriyi deşifre etmektir. Bu yüzden beyin ne kadar çok bilinç işlemi yaparsa, farkındalık bir o kadar artar ve deneyimlenmiş realite olarak dışavurur.

Beyinin en yaratıcı fonksiyonu, işlemlediği veriyi veya bilgiyi deşifre etmeyi  seçmektir. Neyi seçip deşifre ederse kişinin deneyimlediği realite o olur.

Aslında global komplonun tamamı, beyni, son derece kısıtlı bir realiteyi deşifre etmeye dayalıdır. Böylece insanların farkındalığı sınırlanmaktadır. Kapalı zihinleri kitleler halinde kontrol altında tutmak kolaydır, çünkü beyindeki bilginin çoğunu bloke edebilirler, ama gelişmiş bilince açık zihinler ise  tamamen farklıdır. 




Bu resim, sistemin empoze etmek için çok uğraştığı aklı sembolize ediyor. Birinde bilinç; bir izleyici. Burada realiteye, algılamaya, dolayısıyla da eylem ve davranışa, beynin yaptığı bilgisayar işlemi karar veriyor.  Bu tıpkı İnternet’e girdiğinizde, nereye gideceğinize, klavyeyi kullanan sizin değil,  bilgisayarın karar vermesine benziyor.

Bu, herşeyi bilen, hiç sorgulamayan ‘akademisyen, doktor, bilimadamı aklı’dır, ama aslında sisteme aittir. O olmadan sistem var olamaz.  Bu, Einstein’ın ‘rasyonel akıl/mantık’ dediği algılama halidir, ama aslında doğru olan kelime rasyonel değil! Doğru kelime ‘irrasyonel/mantıksız, yani akıl dışı’ olmalı-burada mantık, akla bahşedilmiş oluyor. Akıl, kendi bildiği uzlaşmaz sonuca ulaşmadan önce, elindeki bütün bulguları değerlendirmeyi  reddediyor. 



Ama bu resim uyanmakta olan zihni sembolize ediyor. Algılama imkanını; ‘Sonsuz İmkan’, ‘Sonsuz Olasılık’ veya ‘Mümkün Olan Herşey’e genişletiyor ve ‘Sonsuz Realite’nin, sevgisi ve bilgisi yoluyla ‘Hep Bil’meye taşıyor. Orada herşey birbirine bağlı, herşey ‘Tek’ ve hiçbir  ayırım veya bölünme illüzyonu yok. Einstein buna; ‘sezgisel akıl’ diyor. Bense ‘bilen’ akıl, ‘bilen’ zihin demeyi tercih ediyorum, ama yine de farkındalık hali, akıl hali değil. Bu, akılın çok ötesindeki bir ‘bilinç’...

İnsanların lisanında bu çeşit akıl;  ‘başına buyruk’, ‘mistik’, düşünenden de öte, ‘bilen’veya ‘bilge’ olarak  değerlendiriliyor. Ne yazık ki bu tür insanlar, tarih boyunca hep dışlanmış, alay edilmiş, lanetlenmiş, hapsedilmiş, hatta öldürülmüşler.

Kapalı zihin, açık zihinden korkar, çünkü anlayamadığı veya işlemleyemediği herşeyden korkar. Gölgelerde saklananlar ; cahilleri, bilinçli olanlara karşı manipüle ederler, çünkü bu ‘kabal’, uyanmakta olan insanların gizli potansiyelinin sonuçlarının ne olacağını çok iyi bilir. İşte bu yüzden cehalet her fırsatta bilinçli olanı bastırmak veya çökertmek için yollar ararlar. 



               Şimdiye  kadar hep böyle oldu- ama bu sefer değil. Oh, yoo, BU SEFER DEĞİL....

Eben Alexander’ın deneyimine geçmeden önce, yıllardır  realite hakkında,  kitaplarımda ve geçen yıl Wembley’deki sunumumda anlattıklarımı özetlemekte yarar var.

*Herşey aynı ‘Sonsuz Farkındalık’, aynı ‘Sonsuz Bilinç okyanusu’ ve bütün ayrılmalar, bölünmeler birer illüzyon. ‘Kişi’ dediğimiz ise, ‘Sonsuz Farkındalık’ veya ‘Sonsuz Bilinç’ içersinde sadece geçici birer odaklanma,  yani okyanustaki, birer damla.

*Bu bilinç okyanusu ‘Mümkün Olan Herşey’, yani heryerde ve hiçbiryerde ‘Sonsuz Olan’.

*’Sonsuz Olan’ın ana hali, sonsuz dinginlik ve huzur. Bazıları buna ‘hiçlik’ veya ‘boşluk’ diyorlar. Burada cevap da, bilen de, bilinen de, rüya gören de, rüyanın kendisi de hepsi aynı...

 *Hepimiz geçici odaklanmalarız. (Ben Charlie Jones, ben Mary Smith)
*Odaklanmamız seçimimize bağlı, seçtiğimiz büyüklükte de olabilir, sonsuzlukta da. Kendimizi Charlie Jones veya Mary Smith olarak da,  adı Charlie Jones veya Mary Smith olan geçici bir deneyim yaşamakta olan Sonsuz Farkındalık/Sonsuz bilinç olarak da  algılayabiliriz.



*Beden bilgisayarı biyolojik bir bilgisayar sistemi.  Bu sistem dikkati, geleneksel bilimde ‘görülebilen ışık’ şeklinde ifade edilen çok küçük bir frekans menziline odaklıyor. Bu menzil o kadar küçük ki, ‘Sonsuz Var Oluş’a oranla körlük gibi birşey.



*DNA çok daha engin bir realite ile etkileşim içersinde olan bilgi veya ‘veri alıcı- vericisi’dir.( Ben buna ‘kozmik internet’ diyorum.) Ve  DNA’nın ayarlı olduğu frekans dalgası da, ‘bilinç’li zihin olarak deşifre olup, deneyimlenmekte olan realiteye hükmeder.

*’Zaman’ ve ‘uzay/yer’, bizim realitemiz olarak deşifre olmuş olan illüzyonlardır. O minik frekans menzilinin ötedesinde zaman/uzay/yer yoktur.

*Dünyanın, bundan çok daha farklı, çok daha az yoğunlukta enerjisi olan, titreşen, canlı renkleri, beklentisiz-şartsız- koşulsuz sevgisi ve sınırsızlığı ile ancak rüya diyebileceğimiz başka frekans seviyeleri de vardır.


*  Wembley’deki sunumumda ‘archon’lar veya ‘cinler’ diye bahsettiğim güçler, (‘Reptilians’a bkn.) dünyanın realite seviyesini gaspedip, şimdiki haline saptırarak sahte bir alt realite yaratmışlar.  Aslında bu, birşeyin çok kötü bir kopyasını yapmak gibi birşey. Bu gaspetme;  ‘deneyimlenmekte olan realite’ olarak deşifre etmemiz için bize yoğun bir şekilde empoze ediliyor.

*Yani deneyimlemekte olduğumuz gaspedilmiş bir realite var ve bu da insanların ‘cehennem’ dedikleri enerji kaynağından yansıtılıyor. Yani şimdi bizim bu realitemiz,  ‘cehennem’in holografik bir projeksiyonu. Kısaca biz cehenneme gitmiyoruz,  zaten cehennemdeyiz! 



Cehenneme hoşgeldiniz, Nüfus: 666


Agnostikler, yani ‘bilinirci’ler, mistik veya şaman kişiler olup, hep baskılanmış, hatta zamanında en büyük güç olan Roma kilisesinin emirleriyle katledilmişler. Onlar, Mısır’daki Büyük İskender Kütüphanesinde bulunan yarım milyon yazılı parşömenden esinlenmiş kişiler. Vatikan’ın arşivlerinde olduğu kesin olan bu belgeler, ya yok edilmiş ya da kilise tarafından çalınmış.

Agnostikler, 1244’te Güney Fransa’daki Montsegur kuşatmasındandan sonra kitleler halinde katledilmiş olan Katar’larmış. Anlaşılan Agnostikler, Roma kilisesinin varlığını tehdit eden birşeyi, yani benim burada anlatmakta ve Wembley sunumumda bahsetmiş olduğum bilgileri biliyorlarmış.

1945’te, Mısır’da Nag Hammadi’de yaşayan bir köylü tarafından, çok sayıda  agnostik metin keşfedilmiş. Bunlar deri ile bağlanıp kapalı bir kaba saklanmış. Tarih M.S. 350-400 yıllarından kalma gibi görünüyor, ama orijinal metinlerin M.S.100’e dayandığı düşünülüyor. 




Bu, İskenderiye’deki Büyük Kütüphaninin yangınından önceymiş, ama o zaman bile metinlerin temsil ettiği bilgiler milattan çok öncelere, hatta bizim zamanı algılayışımıza göre, tarih öncesine  dayanıyormuş. Metinler, Pagan agnostiklerin çalışmalarıymış, sonradan ortaya çıkan Hristiyan agnostiklerin değil. Agnostiklerin bildiği ve inandığı bilgiler, 13 el yazması kitap ile 50 adet metin olarak derlenmiş.

1945’te Mısır’da bulunmuş olan bu metinlerin tercümelerini okuduğum zaman, büyük çapta,  benim araştırarak edinmiş olduğum bilgilerde olduğu gibi, insanları yöneten ve manipüle eden gizli gücün varlığından söz etmekte olduklarını gördüm.

Nag Hammadi’de bulunmuş olan metinlerin beşte birinde, ‘archon’ denilen insan olmayan  manipülatörlerden söz ediliyor. Bunlar insan zihnine nüfuz edip, insanların ‘gerçek’i  algılamalarını yönetiyorlar. Bu metinlerde sürüngen varlıklar var, bunlara bugün ‘Archon’ları temsilen ‘Greys’(Gri’ler) deniliyor. ‘Gri’ler, henüz oluşmamış bir bebek veya fetusunki gibi grimsi derisi ve sabit siyah gözleri olan varlıklar şeklinde tarif ediliyorlar. Bu arada bu bilgilerin, 2000 yıl önce yazılmış olduğunu da hatırlatalım.

Nag Hammadi metinlerinde John II. ‘archon’lar hakkında şöyle diyor: İnsan düşüncesinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunu gördükleri için insanların psikolojik ve algılayış fonksiyonlarına egemen olma yolları aradılar. Onların memnuniyeti acımsı, güzellikten yoksun, zaferleri ise kötü yola götüren aldatmaya dayalı, çünkü kendi yapılarında hiçbir ilahi yön yok.
           
Archon’lar/Sürüngenler/Gri’ler; benim ‘yaratıcılık’ diye adlandıracağım özellikten yoksunlar. Doğrudan hiçbirşey yaratamıyor, ama yaratılmış olanı evirip çevirip bozuyorlar. Agnostikler onları, ‘görünürdeki gerçek’lik duygusu yaratıp insanları manipüle ederek aldatma konusunda çok ‘usta’olarak tanımlıyorlar. Dünyayı ‘hack’leyerek, gaspederek, gerçek dünyanın defolu bir holografik kopyasını yapmışlar. Onların dünyası, ‘cehennem’ tanımına tam uyuyor, oradan yansıttıkları da çoğu kişi için dünyanın cehennemsi şimdiki hali...

Wembley’deki sunumumda, robota benzeyen ‘archon’ların, insan toplumuna dönüştürülmüş olan karanlık, iç karartıcı, makinaya benzer dünyalarını sembolize etmek için bu iki resmi kullandım.  





Karanlık, kasvetli, mekanik olduğu gibi, hiçbir ilham veya yaratıcılık duygusu taşımıyor ve büyük çapta ölüm ve çürümüşlük kokuyor.

Dr.Eban Alexander’ın 2008’de yaşamış olduğu deneyime gelince. Birgün bu doktor, birdenbire e-koli menenjite yakalanıyor ve beyni tahrip oluyor. Derhal acile alınıyor, ama beyninin ve omurilik sıvısının tamamen iltihaplanmış olduğu görülüyor. Yaşama şansı ise neredeyse hiç yok. Mucizevi bir şekilde yaşasa bile hayatının sonuna kadar bitkisel hayatta kalacak. Sonuç olarak onun için herşey bitmiş görünüyor.


Ailesi, yedi gün boyunca, hiçbir hayat veya bilinç belirtisi göstermeyen Dr.Eben’in başında beklerken o, bir zamanlar hiç dikkate almamış olduğu ‘realite’nin alemlerine inanılmaz bir yolculuk yapıyor.

 O ve birçok başka akademisyen, doktor veya bilimadamı, buna benzer milyonlarca ölüme yakın deneyim hakkında, ‘beyinin nörolojik koşullara bir tepkisi’ şeklinde baştan savma açıklamalar yapmışlar. Ama bu açıklamalar, Eben Alexander’ın deneyimine hiç uymamış! Çünkü, bu tür fantazilerin kaynaklandığı söylenen beyinin o bölümü, yedi gün boyunca tamamen kapalıymış, yani şalter inmiş, hiç çalışmıyor, dolayısıyla da hiçbir rüya/fantazi üretmiyormuş. Doktor Eben’in beyninin sadece en ilkel kısmı çalışır durumda olup, onun tamamen ölmesi için gereken çizgiyi geçmesine sadece bu engel oluyormuş.

Eben’in bilinci, artık çalışmayan beyinden kopup, perilere, meleklere karışmış. Bedenin dışındayken ilk  deneyimlediği realite pek de iç açıcı değilmiş. ‘Cennetin Kanıtı’ adlı kitabının bu bölümünde şöyle anlatıyor: “Burası sanki ‘görünür bir karanlık’ gibiydi. Sanki çamurun içine batmış gibiydim, ama sanki camın içinden bakıyormuş gibi görebiliyordum.”

Dr. Eben’in burada bir farkındalığı var, ama kendini tanımlama bilinci yok. Buna ‘Solucan gözüyle görünen alem’ demiş. Sonra uzaktan, ama güçlü bir şekilde ritmik bir tıkırtı, biraz kalp çarpmasına benzeyen, ama daha karanlık ve mekanik-sanki bir metali başka bir metale vurma sesi veya dev bir örse vuruluyormuş gibi sesler duymuş...O kadar güçlü vuruşlar ki, dünyayı veya çamuru veya nerede ise orayı titretiyor gibi... 



Bence burada Dr.Eben, ‘archon’ların alemine girmiş. Yani gaspedilmiş olan dünyanın kötü kopyası bize işte buradan yansıtılıyor.  Eğer insanlar, çok düşük enerji seviyesi ile ölmüşlerse buradan kurtulamıyorlar.  Sonra da, ya orada kalıyor, ya da şimdi bizim deneyimlemekte olduğumuz dünyanın bu kötü kopyasına yeniden enkarne oluyorlar. Sözünü ettiğim bu yolculuğu, yaşadığımız bu dünyada,  ‘ruhunu şeytana satmış’ diye ifade ettiğimiz, yani insanlığı manipüle eden archon-sürüngen soy ve onlarla bağlıntılı kukla kişiler yapıyorlar...   


Ölüme yakın deneyim yaşamış olan kişilerin ortak teması, ucunda bir ışık olan bir tünelden geçip çok önceden ölmüş olan yakınları veya başka varlıklarla karşılaşmaları, sonra da sonsuz bir sevgi, huzur, sevinç ve neşe realitesi deneyimlemeleri. Bence bu tünel bilincin, ‘archon’ların düşük frekans menzilinden korunarak  çıkışını sağlayan, yani kurtuluşa iten veya çeken bir çeşit girdap noktası.



Dr.Eben ise bu tünel deneyimini yaşamamış. Bunun yerine, kendisini bilinçten kopuk ‘yaşayan bir ölü’ olarak tarif etmiş. İlk bulunduğu yerde iyi olduğunu sanmış, az önce terketmiş olduğu dünya da dahil, hiçbirşeyi hatırlamadığını da sadece çok kısıtlı bir farkındalık içersindeyken algılamış.

Buradayken bir insan değildim. Hayvan da değildim. Sanki önceden vardım ve aşağıda birşeydim, o kadar.  Sadece kızıl kahverengi ebedi bir denizdeki yalnız bir farkındalık noktasıydım...” diye anlatıyor.

Kopukluk azalmaya başlayınca, farkındalığa doğru bir dönüş oluşmuş. Derken ortam bu sefer biraz ürkütücü olmaya başlamış. Doktor Eben, burada yanından geçen, kendisine kaygan ve dikenli derileri ile sürtünen sürüngen veya solucan gibi yaratıkları tarif ediyor.

Karanlığın içinden çirkin ve ürkütücü suratlar çıkıyormuş. Sanki yeraltında çalışan bir cüce ordusunun demirle örse vurması gibi sesler halindeki ritim gittikçe artıyormuş. Sonra bir koku almış, biraz dışkı-biraz kan-biraz kusmuk gibi. Dr.Eben kitabında bunu, “Biyolojik bir koku, başka bir deyişle biyolojik ölüm kokusu, biyolojik yaşam kokusu değil...”diye anlatıyor.

Bu, archon-sürüngenlerin, bizim dünyamızda da, elit soyun ajanlarının alemi. Ölüm, kan dökme, çürüme ve acı verme obsesyonu içersindeler. Bunların hepsi, bu archon-sürüngenlerin beslendiği düşük frekanslı enerji ile ürüyor. Dr.Eben’in tarif ettiği alem bu.

Bu varlıklar, mezarlıklara ve ölülerin bulunduğu yerlere dadanıyorlar. Frekans açısından bizim realitemize yakınlar ve bazen etkileşim olabiliyor, bu yüzden bazı insanlar ‘hayalet gördüm!’ veya ‘gölge gibi birşey gördüm!’diyorlar. Hayaletlerle ilgili temaların tek açıklaması bu değil kuşkusuz, ama onlardan birisi.


Satanik ritüellerde bu alemdeki varlıklarla bağlantı kuruluyor. Çok güçlü ritüeller bu varlıkları, özel enerji alanlarının kullanılması yoluyla bizim realitemize getirebiliyor. Tanrılara insan kurban etme ayinleri, Dr.Eben’in ‘Solucan gözüyle görünen alem’ olarak tanımladığı alemi, ölüm ve terör enejisi ile besliyor.

İnsanlar korku, terör ve ölüm enerjisi üretmek için ne kadar çok manipüle edilirlerse, bu alem daha iyi besleniyor  ve insanlara bir o kadar daha düşük frekanslı enerjiler ürettiriyor.  

Dr.Eben kitabında, ritmik bir şekilde tekrarlanan donuk, iç karartıcı, kükrer gibi ürkütücü, ama aşina gelen sesler duyduğunu anlatıyor. Tıpkı insan satanistlerin,  ‘archon’ realitesinden yansıyan ritüelleri gibi.

Önemli bir nokta daha var; kendilerine ‘medyum’ diyen bazı kişiler, bu ‘archon’alemine geçip, manipülatif ve doğru olmayan zırvalara kanal oluyorlar. Gerçek medyum veya kanal kişiler ise farkındalıklarını iyice geliştirmiş olup, bu ‘archon’ tipi tımarhanenin çok ötesindeki,  çok daha yüksek frekanslara bağlanabiliyorlar.




Kimse korkusuna yenik düşmesin, bu ‘cehennem’, ‘Sonsuz’ olanın geriye kalan kısmında, ancak  filin üzerindeki bir sinek gibi kalır. Bütün güçlerin en güçlüsü;  nefret değil, acı çekmek değil, ‘cehennem’ bile değil, ama ‘Sonsuz Sevgi’nin gücü... Tek Gerçek ‘Sonsuz Sevgi’, gerisi hep illüzyon. Evet, buna özellikle ‘karanlık taraf’olarak algıladığımız kavram da dahil.

Onların gücü mü? Şaka mı ediyorsunuz? Onların gücü, sadece bizim onların gücü olarak algıladığımız kadar var. Eğer onları  bizde olmayan güce sahip olarak algılarsak, çok güçlü olurlar. Oysa insanoğlu olağanüstü bir güce sahip...

Şimdi ayrıntılara girerek Dr.Eben Alexander’ın kitabını okuyacak olanların zevkini kaçırmayalım, ama özet olarak şunu diyebiliriz ki; girmiş olduğu cehenneme benzeyen alemden, güzel bir kız formundaki ışık ve sonsuz sevgi tarafından kurtarılıyor ve kız onu,  sonsuz sevgi, huzur, mutluluk ve ‘Tek’ olunan sonsuzluğa geçiriyor. “Gördüğüm en güzel dünyaydı” diye yazmış kitabında. “Kendimi doğuyor gibi hissediyordum, ama bu, yeniden doğmak gibi değildi, sadece doğuyordum.”

Dr.Eben realitesine hakim olma gücünü hatırlayınca, ‘archon’ alemine yeniden girip, isteyerek çıkmış ve artık orada görmüş ve deneyimlemiş olduklarından korkmuyor. Gerçek, yüksek benliğinin gücüne kavuşmuş.

‘Fizik’biliminin saçmalık olduğunu farketmiş. Bedenini terkettikten sonra zamanın olmadığını, bilincinden sorduğu soruya derhal bir cevap geldiğini görmüş. Onun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum- ben de buna benzer bir deneyim yaşadım. ‘Zaman’ diye birşey yoktu. Ne zamandır söylüyorum, zaman, manipüle edilen kötü kopya bir realitede deşifre edilen bir kurgu...

Bu da başka bir ölüme yakın deneyim geçirmiş bir kişinin anlattıkları:

..en başından beri herşey, doğumum, atalarım, çocuklarım, karım, herşey aynı anda bir araya gelmişti. Kendim ve yakınlarım hakkındaki herşey çevremdeydi. Şimdi düşündüklerini de, önceden düşündüklerini de, şu anda olanları da hepsini görüyordum. Zaman yok, olaylar zinciri yok, sınırlama, mesafe, süre, yer yok. Aynı anda istediğim yerde olabiliyordum.

Sanıyorum, aşağıdaki şu resim, Dr.Eben Alexander’ın deneyimini yansıtabilir.


Wembley’deki sunumumda, yıllardır yazdığım kitaplarımın konusunu sembolize etmek için bu resmi kullandım.
Realitelerin en gerçeği; durgun, dingin ve sessiz,   ‘Var Olan Herşey’. Eben Alexander, ‘Öz’ veya ‘büyüleyici bir karanlık’ dediği  deneyimi şöyle tanımlıyor: “En saf sevginin doğduğu, herşeyin ‘bil’indiği alem”.

Onun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum, ben de orada bulundum...

 Ona rehberlik ederek ‘archon’ aleminden çıkaran kız bir ‘ışık’ şeklinde görünmüş ve ‘şartsız- koşulsuz sevgi’ olan gerçek realite hakkındaki iletişim sözlerle değil, düşünce yoluyla olmuş. Eben Alexander’a şunlar söylenmiş:

-Seviliyorsun, değer veriliyorsun, ‘bağır’a  basılıyorsun.
-Korkacağın hiçbirşey yok.
-Yanlış yapacağın hiçbirşey yok.

Kuşkusuz,  ‘Sevgi’ herşeyin temeli.” diye yazmış  Dr.Eben. “Dünyada bile, kötülükten daha çok sevgi var, ama dünyada, varoluşun yüksek seviyelerinde asla mümkün olmayacak bir şey olan, kötülüğün güç kazanmasına izin veriliyor, göz yumuluyor. Yaratıcının, kötülüğün bazen üstün gelmesine izin vermesi, bizler gibi varlıklara tanınan özgür irade lütfunun gerekli bir sonucu oluyor. Evrenin her tarafına küçük çaplı kötülükler saçılmış, ama bu; iyilik, bereket, umut ve koşulsuz sevgi ile dolu olan evrenin tamamı ile kıyaslandığında,  tıpkı alabildiğine uzanan bir kumsaldaki bir kum taneciğine benzer.


Diğer boyutun ana dokusu sevgi ve teslimiyettir. Bu niteliklere sahip olmayan, hiçbir şekilde orada olamaz.   



"Sevgi ve bir evrenin doğuşu."

Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, sürekli olarak acı ve üzüntü veren manipüle edilmiş realitede yaşıyoruz. Çoğunlukla algılamasak da ‘O’ hep orada. Sessizlikte derinlemesine düşündüğümüz zaman  bunu somut bir şekilde hissedilebiliriz. Bazen bağrından geldiğimiz, hep sevgi, huzur ve mutluluğun olduğu ‘Sonsuz’luğa olan özlemimizle yüreğimizde bir sızı olur.


Haberin en güzeli ise döneceğimiz yerin orası oluşu. Ancak şimdi işimiz şu; kollektif  olarak kalbimizi ve zihnimizi açıp içimizi, bizi de, ‘archon’ları da özgür kılacak olan sevgi ve farkındalıkla doldurmamız lazım.

Dr.Eben Alexander, beyni durduktan yedi gün sonra, doktorların şaşkın bakışları arasında gözlerini açtı. Oysa o durumda ölmesi gerekiyordu, belki de en iyi ihtimalle bitkisel hayat yaşardı. Ama öyle olmadı. Beyni yeniden yüklenip geçiş süresi tamamlandığı zaman,  fiziksel beyni ve bedeni gitmeden önceki ile aynı kaldı, ama o artık aynı kişi değildi.

Böyle bir mucize nasıl mı oldu?

‘Tek Gerçek Sonsuz Sevgi- gerisi hep illüzyon’...





Yazar, 'Proof of Heaven: A Neurosurgeon’s Journey into the Afterlife' (Cennetin Kanıtı: Bir Beyin Cerrahının Öte Alem Yolculuğu)
 03/29/2013 12:42’de blogunda çıkan yazıdan...

Yaşadığımız evrende herşey birbiriyle bağlantılı. Bedeninizdeki her bir atom ve o atomları oluşturan her bir atomaltı parçacık, evrendeki bütün diğer atomlarla ve bütün parçacıklarla alabildiğine ve doğrudan bir ilişki içersinde. Bu evren katı, sübtil maddeden değil, enerjiden, enerji de ‘bilinç’ denilen birşeyden oluşmuş.  Bilinç hiçbirşeyden oluşmuyor, çünkü bütün maddeselliği aşıyor. Yine de ‘bilinç’in birşeyden oluşmuş olduğunu tasavvur etmekte ısrar edersek, o madde ‘Yaratıcı’nın kendisi olur.
Kesinlikle ve gerçekten hepimiz Yaratıcı’nın yansımalarıyız. Ancak ne yazık ki çoğunlukla bu gerçekten  habersiziz. ‘O’nunla olan yakınlığımızın, ‘O’nun sürekli bizimle olduğunun bilincinde değiliz. Günlük bilincimizin seviyesindeki,insanların ve cisimlerin dolanıp durduğu bu bölünme dünyasında, sürekli olarak birbirimizle etkileşim içersindeyiz, ama aslında hep yalnızız.
Ama ayrı cisimlerin bu soğuk ve ölü dünyası bir illüzyon. Bu aslında bizim yaşadığımız dünya değil. Bizim yaşadığımız dünyanın, bizim algılayamayacağımız kadar çok boyutları var. Bilincin, ruh ve ‘öz’ün sadece gerçek değil, fiziksel olandan da gerçek olduğu bir dünya var ve fiziksel bedenlerimizi terkettiğimiz zaman dünyadaki ‘zaman’la bizi bağlayan bütün sınırlamalar ortadan kalkacak. 

Paylaşım