kalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2020 Perşembe

Kalp en önemli hedef

“Gerçek”in Titreşimleri – 99

En önemli hedeflerden birisi de kalp…

Tabii ki fiziksel kalple bağlantılı, ama ben burada onu demiyorum, insan enerji alanındaki kalp enerji noktasından söz ediyorum. Doğu geleneklerinde “Kalp Çakrası” veya “ışık tekerleği” dedikleri şey. Malum, sevgi deyince birini çekici bulmak veya çocuklarımıza olan sevgi akla gelir, oysa “Cevap” adlı kitabımda da belirtmiş olduğum üzere bu çok farklı bir şey. Sonsuz sevgi, “çocuklarım için en iyisini istiyorum” demez, tabii ki hepimiz isteriz, ama burada gerçek anlamda sevgi, “Herkes için en iyisini istiyorum” der.

Kalbinizi açtığınız zaman o sevgi, insanların algıladığı türden bir sevgi değildir. Bu sevgi sizi sonsuzluğa açar! Sizin Yaratan ile bağlantınızdır. Kalp bağlantısı yoluyla müthiş bir önseziye, “biliş”e sahip olursunuz. İnsanın önsezisel bilişi olduğu zaman eli nereye gider? Kalbine. “Biliyorum, neden ve nasıl oluyor bilmiyorum, ama biliyorum işte!” dersiniz. Bu kalp bilir çünkü “bilen”le bağlantıdadır.

Kalbinizi açtığınız zaman öncelikle bütün her şeyi görmenizi sağlayan, farkındalık seviyesine açılan bağlantıyı açıyorsunuz, çünkü zaten kendiniz de her şeyin “bir” olduğu o seviyeden geliyorsunuz, dolayısıyla deneyimlemekte olduğunuz realitedeki bağlantıyı görebilirsiniz.. Bu sevgiyi, “korkunun olmaması”, kötülüğü de, sevginin olmaması olarak tarif edebilirim. Kötülük sevginin olmamasıdır, kötülüğü sevgiyle boğabilirsiniz. Kötülük, sevginin olmadığı yerdir. Bu kült de öyle işte. Orada sevgi hiç yoktur, zaten şimdi yaptıklarını da bu yüzden yapıyorlar.

Sevgide korku yoktur, çünkü bir kez bu sevgiye, bu öz benliğe açılırsanız korkacak bir şey olmadığını bilirsiniz, çünkü ne olursa olsun, hangi deneyimi yaşıyor olursak olalım, bir anda başka bir deneyim oluşur. Hep, “Bütün” olanın bünyesinde olan bir “ifade”yiz, bir odaklanmayız. Yaşamakta olduğumuz deneyim ne kadar kötü olursa olsun, biz hep “O”yuz.

Bu (kalp) hiç korkmaz. Bu (kalp) hep doğru olduğunu bildiğini yapar, dolayısıyla doğru olduğunu bildiği şeyin sonuçlarını hesaplamasına gerek olmaz. Beyin, “Şunu yapmayı isterim, ama acaba sonuçları ne olur?” diye düşünür. Zaten hep önünüzde neden yapmamanız gerektiğini gösteren bir sonuç listesi vardır. Oysa bu, (kalp) “Doğru olduğunu “bil”diğim şeyi yapıyorum” der, zaten o zaman sonuç hesaplamaya bile gerek olmaz. 

İnsanların en büyük korkusu, hatta korkuların temeli, “ölüm” olarak dışavuran bilinmeyenden kaynaklanan korkudur. Ölüm korkusunun manipülasyonu da bu pandemi. İnsanlar bilmedikleri için korkudan donuyorlar, bu yüzden doktorlar çok güçlü durumdalar. Oysa hepimiz “Sonsuz Sevgi”nin ifadeleri olup, sadece birer deneyim yaşıyoruz.      

O halde bu, (kalp) korkmaz, sonuçların hesabını yapmaz. Bununla şunu demek istiyorum: tabii ki, kamyonun önüne çıkarsanız zarar göreceğinizi bilirsiniz, ama sonuçlar dediğim zaman, doğru olduğunu bildiğim bir şey için “Başkaları ne der?” veya “Benim hakkımda ne düşünürler?” diye düşünmeyi kastediyorum.

Hiçbir zaman sonuçların hesabını yapmam, çünkü bunu yaparsam doğru olduğunu bildiğim şeyi yapmamayı hesaplıyorum demektir. Oysa o bağlantı noktasına, o önseziye ulaştığınız zaman durum farklı olur. Burada Buda gibi bağdaş kurmuş dağın tepesinde oturup ahkam kesmiyorum! Bunu herkes yapabilir! Bu hepimizin doğal halidir, oysa bütün insanoğlu, doğal olmayan bir hale manipüle ediliyoruz!

Bu, (kalp) doğal halimiz. Kalbinizi açtığınız zaman ölümün, sadece odak noktasını değiştirmekten başka bir şey olmadığını bilirsiniz. Hepsi bu.  “Cevap” adlı kitabımda yer alan bir resim var. Adamın biri başına sanal realite seti takmış, çıkardığı zaman etrafına bakınıyor, ben de resmin altına şöyle yazdım “Aman Allah’ım, az önce öldüm!”… Çünkü temel olarak ölüm öyle bir şey. Sanal realite başlığını çıkarıp bu insan deneyiminden, son derece engin olan gerçek/öz benliğimize dönmek.

Dolayısıyla, kalbinizi açtığınız zaman her şeyi anlıyor, görüyorsunuz, böylece güçler, kendilerini dayatmak üzere sizi sindiremiyorlar. Bir şey meşru değilse, özgürlüğünüzü tehdit ediyor demektir. Bu kalp, özgürlüktür. Aslında kim olduğumuzun ölçeğini bilme özgürlüğüdür, var olan her şeyle bağlanma özgürlüğüdür. Burada (kalpte) devrim olduğu zaman, korkuya boyun eğme biter, çünkü bu, (kalp) özgürlüklere dayatılmasına boyun eğmez, daima doğru bildiğini yapar. Kalp her şeyin merkezidir.

İnsanlar fiziksel kalpten bahsederler, pekala, geriye dönerseniz aslında bu kalpten söz ettiklerini anlarsınız. Enerjisel kalp. “Ora” ile bağlantı sağlayan kalp. Çağlardan beri sembolizme bir bakın. Bugün hala öyle. Ne derler? Kalbini aç. Taştan kalp. Kırık kalp. Bunlara bakınca deyişler hep kalp bağlantılı, çünkü kalp her şeyin merkezi.

Hep her şeyin merkezinin “beyin” oluğunu düşünmeye manipüle edildik. Oysa değil! Biliyorsunuz, bedendeki en güçlü elekromanyetik alan kalbe ait. Açıldığı zaman beyine de hakim olur. İnsanlar ne derler? “Aklın/beynin ne diyor?” veya ”Peki kalbin ne diyor?”deriz değil mi?  Çok farklı şeyler söylenir, çünkü kalp (yukarıda) “ora” dadır, beyin ise aşağılardadır. Bu kalp açıldığı zaman her şey değişir, çünkü siz değişirsiniz, sizinle ilgili her şey değişir.

Yıllar önce bana neler oldu ve hayatım değişti. İstedikleri zaman, bu seçimi yaptıkları zaman buna herkes ulaşabilir. Diyeceğim şu ki: “Şu geçici kimlikleri bırakın! Kendinizi kimliklerle tanımlamayın. Herkes birer deneyim yaşıyor, adınız bile bir deneyim! Hepimiz bir deneyim yaşayan “Sonsuz Bilinç” iz. Dolayısıyla biri size kim olduğunuzu sorarsa, “Bir deneyim yaşayan bilinç”im dersiniz. Kendimizi nasıl biliyoruz? Veya diyelim ki biriyle karşılaştınız, ona kim olduğunu sorarsınız. Size adını, işini, aile geçmişiniz, belki okula gittiği sokağın adını söyler. Kim oldukları sorusuna böyle cevap verirler. Oysa bunlar sadece deneyimledikleri şeylerdir.

Ben David Icke adlı bir deneyimi yaşayan “bilinç”im. Kısa ve ilginç. “Sen” odaklanması, “Ben” odaklanması ile aynı bilincin ifadeleri. Bizim için de aynı şey!

Irkçılık ve bütün bu “izm”ler bölünmedir. “İzm”ciler, bu gerçeğin doğası hakkında en küçük bir fikirlerinin olmadığını teyit ediyor oluyorlar. Irkçılık karşıtı olan öyle tipler biliyorum ki, hepsi obsesif derecede ırk takıntılıdır.

Sadece bir deneyim yaşadığımızı bilirsek ve jeton düşerse, bunun sonucu olarak kalbimiz açılır, o zaman da insanoğluna oynanmakta olan oyun biter !    

 


15 Temmuz 2018 Pazar

Kalbin akla üstünlüğü

Gerçek’in Titreşimleri - 85

Akıla Oranla Kalbin Gücü...


0:02: (Joe)
Benim açımdan en önemli şey, biz insanlar kalbimizle Yaratan’a bağlıyız. Sen, diğer realiteyi görürken bu “hal” içinde bulunmuş birisin, ama çoğumuzun bu deneyimi yok. Bence “beyin aklı”mızdan uzaklaşmak veya iç sesimizi dinlemek iyi, ama bu manipüle edilebilir. Ama kalbimiz manipüle edilemez, çünkü daha yüksek frekansla çalışıyor ve o zaman bu güçler ona ulaşamıyorlar. Bu durumda, insanların kalp üzerindeki bu mücadeleyi yenmeleri için ne gibi bir mesaj verebilirsin?

0:46:
A.B.D.’de The Heart Math Institute diye bir kurum var. Kalbin gücü ile ilgili bir sürü çalışma yapıyorlar, tabii kalbin fiziksel gücü ile değil, bu vorteks ile, bu enerji noktası ile. Bedende bir dizi vorteks var, bunlar beden dediğimiz insan enerji alanlarında varlığın farklı seviyelerine nüfuz ediyor. Bunların, daha geniş kapsamlı realitede farklı etkileşim noktaları var.

1:20:
Kalp ile kıyaslandığında beyinin, temelde düşük seviyede bir algılaması vardır. Beyin bilmediği bir şeyi düşünür, böylece üzerinde çalışır ve çözer.

1:37:
Karındaki duygusal vorteks ise düşünmez, tepki gösterir. Düşünmez ve duygusal bir etki ile tepki verir. İnsanoğluna olan bu; kalpten gelen daha engin realite ile olan etkileşimi manipüle edildi. Artık düşünmeden doğrudan karından gelen duygusal tepki ile birleşerek tepki veriyor. Buna daha sonra değineceğim. Kalbi, düşünme eylemi olmadan karındaki duygu ile birleştirmeli. Düşünerek “bil”inmez, oysa beyin bilmek için işlem yapmaya çalışıyor. Şimdi şu beden diline bakar mısın? Sanki açık bir kitap gibi okunacak halde...

2:21:
İnsanlar “düşünüyorum” derler ve başlarını işaret ederler. Oysa sezgisel olarak “bildikleri” zaman ellerini nereye koyarlar? “Biliyorum, hissediyorum!” deyip içgüdüsel olarak kalp bölgesini tutarlar, çünkü kalp bilir. Kalp, bu programın, bu manipülasyonun ötesindeki bilinç seviyesine bağlanır. Bilir! Bu yüzden bilir. Örneğin; “Önsezimle biliyorum, neden bilmiyorum, ama oraya gitmeliyim, oraya gitmem gerekiyor!” deriz. Oraya gidersiniz ve birden rastlantısal güzel bir şeyler olur. Oysa “Neden oraya gidecekmişsin, bu çok saçma” diye sürekli olarak konuşan duyguyu dinlemiş olsaydınız o güzelliği asla yaşayamazdınız.

3.03:
Bu içsel yolculuğu çıktığımdan beri geçen yaklaşık 30 yıldır hayatıma baktığım zaman sadece bir tek şey oluyor. Neye ters düştüysem, “bu mu, şu mu” derken bütün bu verdiğim bilgilere kalbim yönlendirmiştir. Zihin “Canım, oraya da yarın gidersin!” derken, bu kalp “Biliyorum, biliyorum!” diyor.

Kafam “Olacak terslikleri düşün” derken kalp, “Biliyorum! Biliyorum!” diyor... Manipülasyonun karanlığın derinliklerinde nasıl çalıştığına bakarsanız görürsünüz. Kalbi susturmaya çalışıyorlar. İnsanlar bazen sorarlar; “Kalbimin sesini dinlesem mi?” Oysa beden dili suratımıza bakıyor! Hala “Kalbimi mi dinlesem mantığımı mı?” diyorlar. Kalbiniz size ne diyor, duygular ne anlatıyor?

3:57:
Mantığımı mı/aklımı mı dinlemeliyim? Bir daha düşüneyim. Yoksa kalbimi mi dinlesem? O zaman biliyorum! İşte kalp bu şekilde susturulmuş. Avatar filminde Mavi halk, Navi’ler tamamen kalp insanları olarak tasvir edilmişler. Herşeyin “BİR” olduğunu biliyorlar. Ağaçlarla ve hayvanlarla bağlantıdalar, çünkü hepsi; hayvanların, ağaçların ve doğal hayatın da içinde olduğu bir bilinç alanında yaşıyorlar.

4:41:
Ve bu durumda, bir benzetme yapılacak olursa, bu fısıltı gazetesi gibi bir şey. İletişim orada mümkün. Navi’lerin yaptığı kalpten iletişim. İnsanoğluna ne oluyor derseniz; kalp iletişiminden kafa ve korku iletişimine çekiliyoruz. İnsanların verdiği tepkiye bakarsanız, dünyayı inceler etkileşim içinde olursanız, kafadan da gelse karından da, duygu, hepsi gittikçe artan duygu. İşte dünyada böyle yaşıyoruz, çünkü hepsi duygulardan geliyor. Artık kafadan kalbe geçiyoruz.

5:26:
Kaç kişi dünyayla kalbi, önsezisi yoluyla etkileşime geçiyor, acı çeken başkalarıyla empati kuruyor? Şefkat kalpten geliyor, gerçek sevgiyi oradan alıyoruz. Bu, (kişiler arasında ) çekim oluşturan, “Ay, çok tatlısın, ne kadar hoşsun” sevgisi değildir!

5:48:
Bunun yerine, “Oh, ne kadar hoşsun” şeklinde değil arkadaşlık olarak dışavurabilir. Arkadaşlık. Kalp. Arkadaşlık budur. Ama hep sevgiyi, kadın-erken ilişkisi ile değerlendiriyoruz. Birbirine çekilme, cinsellik, aşk dedikleri. Hayır, o sadece çekim. O da olabilir, arkadaşlık da, ama kaç tane ilişkide çekim değil de arkadaşlık olur? Hiç de uzun süreli olmaz.

6:34:
Diyelim ki sen veya başka biri bu seviyede beni cezbetti, bir dostluk başlar, ama bu tür ilişkilerin çoğunda kontrol olur. İlişkiyi kim kontrol edecek? “Sen, benim istediğim yapmıyorsun!, Sen bana şunu, bunu yaptın, seni siliyorum!” söylemleri başlar, çaat kapı kapanır.

7:03:
Arkadaşlık nedir? Nefis bir söz vardır; “Arkadaş, herkes dışarı çıkarken odaya giren kişidir.” Çünkü kalpten bir arkadaşlık gerçek arkadaşlıktır. Gerçek arkadaş; “Yaptıklarını onaylamıyorum, ama burada senin için varım” der. “Bunu bana nasıl yaparsın?” Çaat kapı... Bu, bağlantı seviyesinden tamamen farklı bir seviyede yer alır.

7:37: (Joe)
Dünya turundasın, bir sürü insanla karşılaşıyorsun, bazıları soğuk, ama onları kalp seviyesinde hissetmiyorsun. Çok akıllı ve başarılı olabilirler, ama onları hissetmiyorsun.

7:54: (David)
Aynen öyle.

7:56: (Joe)
Ben de, gerçekten kim kalpten, kim iyi anlayabiliyorum, ama bu bir ölçü değil. Bu kalp duygusu kimlerde vardır, senin algılaman nedir, gerçekten olabiliyorlar mı?

8:19: (David)
Yapmak istedikleri bunu yok edip, tamamen yapay zekaya bağlamak. Amaç kalp gücünü kapatmak, çünkü kalp çok güçlü, enerjisi çok kuvvetli. Bağlı olduğu frekans seviyesi çok çok güçlü. Onu kapatmak için 7/24 çalışmaları lazım. Nasıl bir şey olduğunu biliyorsun. Bunu nasıl kıracağımıza bir örnek verebilirim.

8:51:
Londra’daki o feci Grenville yangınını hatırlıyor musun? Kocaman kule şeklindeki bina yanınca içinde yaşayan çok kişi hayatını kaybetti. Büyükler, çocuklar, aileler. Çok feciydi. Orada Müslümanlar, farklı kültürlerden, farklı ırkta insanlar vardı. Şimdi buna tanıdığın bir sürü insan açısından bakarsan, ırkçı gerilim ve önyargı v.s. ile, eminim “o binada kimler vardı” diye düşünenler olmuştur. Hala ırkçı önyargıları olanlar. Bina korkunç bir şekilde yanarken herkes değil tabii ki, ama öyle insanlar var ve öyle bağnazlar ki, asla bu hayatlarında iyileşemeyecekler.

Ama bir de öyleleri var ki; “Hangi renkte veya dinde olmalarının ne önemi var ki?” diye düşünürler. Şimdi bunda müthiş bir şefkat akışı var, ama tabii ki sonra ne oluyor? İlk tepki, şefkat tepkisi, empatik tepki oluyor, sonra insanlar günlük hayatlarına devam ediyorlar. Haberlerde veriliyor. Grenville House kulesini alalım, orada neler oldu ve insanlar geri döndüler. Konuya kalbimizle baktığımızda dünya çok daha farklı bir yer olur, çünkü kalp için senin ırkın, dinin neymiş hiç fark etmez! Hepsi illüzyon, bir deneyim ve illüzyonsu başlıklar kurulumu. Bu/akıl o dünyayı yaşar, bu/kalp ise hepsinin bir saçmalık olduğunu bilir...

11:26: (Joe)
Bu güçler, sürekli olarak terör saldırıları ile bizi korku içinde tutmaya çalışıyorlar. İnsanlar ise onların istediği şekilde tepki vermiyormuş. (Aşırı nefret ile) Daha kötülerine ihtiyacımız varmış. Pekala, böyle söyleniyormuş. Aslında şimdiye kadar bu terör saldırılarıyla iç savaş çıkmalıymış v.s. Ama insanlar “Arkon”ların düşündüğü şekilde tepki vermiyorlarmış.

11:57: (David)
Bu, alternatif medyanın büyük güçlerinden birisidir, çünkü alternatif medya böyle geniş kapsamlı olarak iletişime henüz başlamamışken, kağıtlardan okunuyordu. Dolayısıyla, insanların bir dünya olayında, bir terör saldırısında veya ana akım medyadan bir savaş olsun, hepsinin kendi versiyonları oluyordu. Tabii ki, insanlar resmi haberleri çoğunlukla hiç sorgulamadan alıyorlar. Birkaç şey hariç, onlar da çok az.

12:31:
Algılamaları o bilgi ile şekillenmiş, bazı insanların doğal bir kuşkuculukları var. Belki, “Şuna pek inandığımı sanmıyorum” diyebilirler. Ama çoğu kişi inanır, çünkü bir terör saldırısı olduğu zaman başka bir bilgi yoktur. Haberlerde gördüğünüz ya da gazetede okuduğunuzun dışında açıklama yoktur. Alternatif medyanın yaptığı bu oldu, dolayısıyla onu silmek istediler. Aslında buna farklı bir şekilde de bakılabilir. Burada kasıtlı olarak bir problem yaratıyorlar, sonra da dünyayı değiştirmek için yaratılan problemden önce asla izin verilmesi mümkün olmayacak çözümler sunmaya başlıyorlar. Buna ben Problem-Reaksiyon-Çözüm diyorum.

13:15:
İşin iyi tarafı gibi görünüyor, bunu anlarım. Çözüm getirdiklerini söyledikleri şey, o saldırı her neyse bunu, onun bir sonucu olarak yaptıklarını söylüyorlar. İkinci aşama olduğunda insanlar, “Evet, bunlar haberlerde var” demiyorlar, “bir dakika, biz de bundan söz ediyoruz,” diyorlar. İnsanlar artık gittikçe daha fazla sorguluyorlar. Hani Rus İstasyonu RT var ya, onların sloganı şu; “Daha fazla sorgulayın”. Ama ben diyorum ki; “Herşeyi sorgulayın!”...



27 Eylül 2016 Salı

Gerçeğin Titreşimleri - 59 - Asıl biz buyuz

5 Kasım 2012 tarihli videosundan...

‘Asıl biz’ buyuz:
Dünya dışımızda değil, sadece öyle görünüyor, sizi temin ederim. Oysa öyle değil! Bu bir illüzyon. Herşey içimizde, realiteyi içimizde deşifre ediyoruz. Anahtarı da kalbimiz!... Çıkış kapısı, hapishaneden çıkış bu! Gün boyunca bunu ayrıntılı bir şekilde anlatacağım.
Kalbin müthiş bir gücü var! Hep akılı, beyini düşünüyoruz, oysa bunlar çok düşük seviyede bir farkındalık... Aslında bizi illüzyon dünyasının çok ötesindeki daha yüce farkındalık okyanusuna, daha yüce sevgiye, önseziye bağlayan kalbimiz! Peki bu önsezi nereden geliyor? Hiçbirzaman “Önsezim öyle söylüyor” diyerek beynimizi işaret etmeyiz, değil mi? Hep “Önsezim böyle söylüyor” diyerek elimizle kalbimizi gösteririz! Vücut dili neyin nereden geldiğini bilir. Bu da bir çeşit içsel bir akıl... “Üniversiteye gittim de bütün bunları hatırlıyorum da, dogma öyle söyledi da, sınavlarımı geçtim de”, v.s... Hayır, akıl bu değil, bu ağırlıklı olarak sadece hafıza. Oysa gerçek içsel akıl; kalp...
Tabii ki, kan pompalayan kalbi kastetmiyorum. Spiritüel kalp olan kalp çakrasından söz ediyorum. Bizi yüce okyanusa açan kalp. Eğer açarsak tabii...Eğer açmazsak  yüce okyanustan kopuk oluruz.

26 Kasım 2015 Perşembe

Gerçeğin Titreşimleri - 56 - Mücadelede farklı bir yöntem: Kalp insanı olmak

(David Icke’ın 2012’de çıkan ‘Kim Olduğunuzu Hatırlayın’ adlı kitabından...)

Ben kimim?

Bizi sadece ‘zavallı aciz ben’ inancı ile besleyen Matriks programından kendimizi kurtarabilmemiz için, ‘kendi’mizi algılama konusunda toptan bir değişime ihtiyacımız var. Matriks programı, kendimizi sadece bedenimiz, adımız, işimiz ve hayat hikayemiz sanmamızı istiyor. Artık Matriks’e ne istediğini değil, hiç istemediğini vermenin zamanın geldi. Bu da şu demektir: Artık kendimizi; bedenimiz ve birer Matriks sembolü olan isim, iş ve gelir düzeyi olarak tanımlamaya son vermeliyiz. Biz adımız, işimiz ve gelir düzeyimiz değiliz! Onlar sadece deneyimlemekte olduğumuz şeyler. Biz o beden, o isim, o gelir düzeyini deneyimlemekte olan Sonsuz Bilinç veya ‘Farkındalık’ız. Kendi benliğimizi ‘beden aklı’ndan ‘bilinç’e döndürdüğümüz zaman gözlemleme noktamız ve farkındalığımız da ‘beden aklı’ndan ‘bilinç’e geçer. O zaman fiziksel olarak bu dünyada oluruz, ama vasıtasıyla gözlemlediğimiz farkındalığımız açısından bu dünyaya ait olmayız. Daha önce hiç göremediğimiz şeyleri görmeye başlarız. Buna, “insanların özgürlüğü için en iyi nasıl katkıda bulunabiliriz” düşüncesi de dahildir. ‘Sonsuz Bilinç’imiz bizimle en iyi, özsezi ve bilişimiz bünyesindeki kalp farkındalığı yoluyla konuşur. Akıl hapishanesi ve aklın yanıltmalarını yenmek istiyorsak rehberimiz bu olmalıdır. 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 50 - Zaman Algısı, Kalp ve Beyin

Tamamen farklı iki perspektif ve realite ile karşı karşıyayız. Bu ikisini, büyük bir ahenk ve karşılıklı anlayış içerisinde bir araya getirmeliyiz. 
David Icke


Zaman doldu...


Birçok kişi, ‘zaman’ denilen bir kavramı takıntı edinmiş ve onun esiri olmuş durumda. “Saat kaç?”, “Zaman bitti”, “Zaman uçup gidiyor”, v.s.


http://www.slicktext.com
http://businessamongmoms.com

Evet, “boşluk” olmadığı gibi “zaman” da yok. “Zaman”olarak deşifre ettiğimiz şey, sadece evrenin dalga boyu yapısına şifrelenmiş olan bir “bilgi”. Zamanın ne kadar hızlı veya yavaş geçmesi, tamamen bizim onu şifrelememize bağlı. Mesela bir yazılım diskindeki ‘bilgi’, bilgisayar ekranında, yer ve zaman varmış gibi algılanır, silsile bir sahneden diğerine hareket ederken de “zaman” geçiyormuş gibi görünür. Sahnelerin arasında ise, mesafe ve perspektif var sanılır, oysa bu, bilgisayar tarafından okunan diskteki “bilgi”dir. Boşluk ve zaman ile ilgili olarak yaptığımız budur. 


Bilim adamları “uzay-zaman”dan söz ederlerken, sözünü ettikleri şey, “uzay-zaman” olarak deşifre edilerek görünen bir bilgisayar oyununa benzer. Bunun tamamı bir ‘sanal veya illüzyon’dur. Gece gökyüzüne baktığımız zaman yıldızlar ve gezegenler arasında inanılmaz mesafeler varmış gibi algılarız, oysa bütün manzara sadece bizim deşifre etme sistemimizde yer alır. Aslında mesafe diye birşey de yoktur, uzay/boşluk diye de. Sadece sonsuzlukta yer alan sonsuz ‘herşey’ vardır. 


18 Mayıs 2013 Cumartesi

Gerçek'in Titreşimleri - XVIII

Ruhumun gücü, kalbimin de inancı var...


YouTube’da Rod Stewart’ın ‘Kalbin inancı’ diye bir şarkısına rast geldim. Şarkının sözleri, bilinen nedenlerle, kimi pek de hoş olmayan bir sürü anıyı geri getirdi, ama onu tam zamanında duydum diyebilirim, çünkü yaklaşık çeyrek asırdır bir araya getirmeye çalıştığım ‘bilgi’nin ulaşmasında artık bir dönüm noktasına gelindi. Şarkıda şöyle diyor; “Oradan buraya çok uzun bir yol katettim. Çok da zaman aldı”...

1991’de yaşamış olduğum, beş duyu normlarına göre ‘kendi kendini yok etme’ sürecim başladığından beri uzun bir yol katettim. Realite duygumdaki muazzam değişim ve dönüşümle hangi gezegende olduğumu bile anlayamayacak kadar büyük bir bocalama içersindeyken, ülke çapında kitlesel alaylara maruz kaldığım günler çok geride kalmış gibi görünüyor.

İngiliz halkının büyük bir çoğunluğunun izlediği bir ‘prime time’ sohbet programına davet edildiğim zaman, insanlar zaten gazetelerde benim ‘akıl’ sağlığım ile ilgili haberleri çoktan okumuşlardı. 

Gazete sütunlarında, geçirmekte olduğum süreci bir ‘çöküntü’ olarak değerlendiriyorlardı, oysa aslında ben tam anlamıyla bir ‘dönüm noktası’ndan geçiyordum. Realite duygumdaki kırılma beni bu alemin ‘gerçek’i sınırlı olarak algıladığı illüzyondan kurtarıp, başkalarının göremediklerini görmemi sağlamıştı. 

Böyle birşey olduğu zaman ise alay edilmekten, kınanmaktan ve ‘farklı’ kelimesinin karşılığı ‘deli’ olarak nitelendirildiği için de, delilikten daha başka bir senaryo ile karşılanmazsınız. Aynı şey benden önce de birçok kişiye olmuş, ama aralarında benim kadar kesintisiz bir şekilde, acımasızca saldırıya uğrayan var mıdır bilemiyorum. Bu arada sakın yanlış anlaşılmasın, ‘Başkalarının göremediklerini görmeye başladım’ demekten amacım, kendime bir pay çıkarmak veya böbürlenmek değildir. Her zaman belirttiğim gibi, hepimiz aynı ‘Sonsuz Bilinç’iz, dolayısyla da aynı ‘özel’liğin farklı ifadeleri oluyoruz. 

Benim, ‘suların kırılması’ olarak nitelendirdiğim bu ‘uyanış’ herkese açık... Bu illüzyon ve aldatma dünyasındaki programlanmış ve hayatımız boyunca süren algılamadan kaçmak, sadece bir seçim meselesi. Bugün dünya çapında birçok insan aynı deneyimi yaşıyor, ben de kendi yaşamış olduğum bu çok uç deneyimden edindiğim tecrübe ile onlara cesaret vermek istiyorum. 

Emin olun ‘deli’ falan değilsiniz. Bilakis ‘bilinç’leniyorsunuz. 
‘Buna değdi mi?’ diye soracak olursanız, ‘her bir saniyesi ile değdi’ derim.

Şarkıda şöyle diyor; “Yolumu bulabilmek için uzun bir gece oldu, hep karanlıkta yol aldım”. Evet, aynen bu sözleri yaşadım sanki, ama o zamanlar içinde bulunduğum karanlık ve acı verici süreci, şimdi ulaşmış olduğum noktadan geriye bakınca çok daha iyi değerlendirebiliyorum. 

Geri dönüp bakmak, algılamanın başka bir ifadesi. O zamanlar hiçbir anlamı yokmuş gibi görünen ve tek bir deneyimi içeren o tek noktayı diğer noktalarla birleştiriyorsunuz. Hayat size ihtiyacınızın olduğunu sandığınız şeyi vermiyor. Benim olayımda ben realiteyi anlamak ve insan toplumunu yöneten güçleri anlamak istiyordum. O zaman, ‘gerçek’in gizlendiği algılama motiflerini kırıp bana içinde yaşadığım dünyanın doğasını gösterecek bir ‘karanlık’tan geçmem gerekiyordu. Yaşamış olduğum deneyimler karanlık mıydı, yoksa bir armağan mı? Bugünkü tecrübeme göre ikincisi, yani bir armağandı, ama o zaman da şimdi söylediklerimi söyleyemezdim. Yıllarca hayatımın hergünü bir kabus olmuş, midemin üzerinde hep kurşun gibi bir ağırlık hissetmiştim. 

Gittiğim her yerde benimle alay ediyorlardı, söylediğim herşey bir delinin sözleri olarak kabul ediliyordu. Çocuklarım bile okulda diğer çocukların alaylarına maruz kalıyor, sürekli olarak rahatsız ediliyorlardı. Ne yapmış olabilirdim? Bu hal daha nereye kadar sürecekti? Bana neler oluyordu? 

*Vampirler aramızda dolaşıyor
*Kraliçe, Blair ve Obama birer sürüngen
*Dünya, dünyadışı varlıklar tarafından yönetiliyor

Haydi David Icke, sen git bisikletine bin!

Şimdi bütün olanları anlıyorum ve deneyim ile farklı bir ilişkim var, ama tabii o zaman yoktu. Tıpkı şarkının sözlerinde söylenen şeyleri yaşıyordum. ‘Yolumu bulmaya çalıştığım uzun bir gece’...Ve şimdi aynı şeyleri yaşayan birçok kişinin, ne demek istediğimi çok iyi anladıklarını biliyorum.
Ama bakış açısı da çok önemli. Çok zorlu deneyimler yaşadım, ama çevreme bakınca, fiziksel ve zihinsel hastalığı olan yakınlarını kaşıkla besleyen, yıkayan, giydiren, tuvalete götürüp getiren, bütün o duygusal travmaları yaşayan kişilerin de çok büyük zorluklar yaşadıklarını görüyorum. Başka öyle büyük zorluklar da var ki...


Lütfen hayatınızın ne kadar zor olduğunu bir daha söyler misiniz?

Öğreniyoruz, ama aslında yaptığımız hatırlamak, yani hatırlıyoruz. Asıl önemli olan deneyim değil, içimizdeki deneyimi yargıladığımız veya algıladığımız bakış açısı. Ne demek istediğimi kendi başımdan geçenlerle açıklayayım: Buraya, tam olarak yapmakta olduğum işi yapmak için geldim. Hayatımdaki bağlantılı olayları gözlemlediğim zaman bu çok iyi anlaşılıyor. Bu olaylar, ana rahmini terkettiğim andan itibaren başladı ve şimdi bulunduğum yere getirdi. Hepsi, benim etkili olup olmayacağımın anlaşılması için hazırlanmıştı. Yavaş yavaş dünyanın doğasını kavramak üzere, insan benliğimin önünde oluşmuş olan ‘unutma’perdesini aralama mücadelesinin içine girdim. Hatırlamama yardımcı olacak deneyimler geçirmem gerekiyordu. Bu deneyimler çok çeşitliydi, ama sembolik olarak kulağıma hep fısıldıyorlar, hatta çoğunlukla bağırıyorlardı; “Hatırla! Kim olduğunu hatırla! Nerede olduğunu hatırla! Nereden geldiğini hatırla!” Herkesin deneyiminde aşağı yukarı aynı temalar yer alır, ama püf noktası bize ne anlatılmak istendiğini anlayıp, ‘zavallı, aciz ben, zaten herşey beni bulur’ sendromuna yakalanmamaktır. 

Bunca yıllık hayatımda rastladığım, tanıdığım sürekli olarak boomerang gibi gönderilip geri gelen, sadece kendi eylemlerinin sonuçları olan deneyimleri yaşamış birçok kişi var. Bu sonuçlar birer ceza değildir. Çok basit bir şekilde; “Hey ahbap, kendine bir bak, hayatın berbat, çünkü onu o hale getiren kendinsin!”derler. Hayatımızda sürekli olarak yer alan ve hiç hoşumuza gitmeyen şeylere baktığımız zaman, bunlardaki ortak paydanın kim olduğunu görmemiz lazım.

Öyle zamanlar olur ki, ‘herşeyi görebilme armağanı’ve ‘dönüşüm’ bizlere, hayatımızın mahvolduğunu düşündüğümüz bir formda verilir. Çoğu zaman gözlemlemiş olduğum üzere insanlar, bu benliğini yeniden bulma veya farkındalığına kavuşma fırsatını ellerinin tersiyle itip, içinde bulundukları kötü durumun suçlusu olarak, makinalı tüfeği tutan kendi elleri hariç, bütün yönleri ateşe tutarlar. 

O zaman ne olur? Hayat onlara daha da büyük bir ipucu verir, batağa gittikçe daha çok batmaya başlar; ‘bu ne kadar daha sürecek?’ diye sormaya başlarlar. Kişi, yaşamakta olduğu kötü deneyimin nedenini anladığı anda herşey değişir, hücrenin veya kobayın içinde durmadan koştuğu kafesin kapıları birdenbire açılır! İnsanlar bu kobay kafesine ‘hayat’ diyorlar. Oysa sürekli olarak döne döne aynı eylemler yer alıyor ve realite bu şekilde algılanıyor: Hep aynı şeyi yaparsanız, hep aynı şeyi elde edersiniz.

Hep hızlı, daha hızlı koşuyorum, ama hiçbirşey değişmiyor, bu nasıl oluyor? 

Benim göremediğim, sizin gördüğünüz birşey mi var?

‘Matriks’ filmindeki Merovenj karakterin söylediği gibi; ‘Sadece tek bir sabit evren var. Tek gerçek o. Nedensellik. Aksiyon, reaksiyon. Sebep, sonuç.’ Evet, aynen insanların bu realitede deneyimlenmekte oldukları gibi...

Oysa bazen armağanlar, bize kabusların ardında o kadar güzel bir şekilde saklanmış olarak sunuluyor ki. O anda kullanacağımızı bilmesek bile o işi yapacak gereçler veriliyor. Ben de şimdi yapmakta olduğumu şeyi yapıyor olacağımı bilerek doğmadım. Önce bir futbolcu, gazeteci, TV sunucusu ve Yeşiller Partisinde bir politikacı olacağımı sanmıştım, ama şimdi neden bu yapmakta olduğumu yaptığımı biliyorum. 

Yaşadığım bir dizi olayın, ‘uyanma’m için birer hazırlık olduğunu biliyorum. Yapmam gereken şeyi yapabilmem için duygusal açıdan çok güçlü olmam gerekiyordu ve bu nedenle de beni bu yola iten çok büyük zorluklar yaşadım. Onların hepsini çileli zorluklar olarak deneyimledim, ama sonra tamamı birer armağana dönüştü. 

Çok kolay bir hayatım olabilirdi, beni bütün zorluklardan ve hoş olmayan deneyimlerden koruyan, hep benim için birşeyler yapan birileri olmuş olsaydı ne olurdu? 1991’deki kitlesel alaylara ve istismara, hatta acımasız yaklaşımlara maruz kaldığım zaman perişan olur, herhalde sonunda ormana falan kaçardım. Bunun yerine durmadan acımasızca dalga geçildiğim, üniversitelerdeki konuşma turlarına başladım. Böylece hayat tecrübem beni daha güçlü hale getirdi. ‘Alay edilme turları’nın sonunda daha da güçlü, daha da mücadeleci bir hale gelmiştim. 

Bunlar kesinlikle hoş deneyimler değildi, ama kendim ve dünya hakkında daha fazla farkındalığa doğru büyük adımlar attıran armağanlar almıştım. Eğer deneyime bu açıdan bakılacak olursa, onu tek bir nokta olarak algılamak çok daha kolaylaşır. Hoş ya da değil, bütün deneyimler birer basamaktır, yolculuğun kendisi değil. Zaten aslında bu da bir ‘yolculuk’ değil, bir varlık ‘olmak’tır.

Sakın vazgeçeyim deme!

Kalbin inacı olarak inanç genellikle din ile özdeşleştirilir, ama bence inancın kötü kaderle de ilgisi yoktur, programlanmış olduğunuz birşeye olan inançla da...Kalbin inancı, kendinize olan inancınızdır. 

Peki ‘kendi’niz nedir? Öz benlik çok katmanlıdır ve eğer algılamamıza ve bakış açımıza özbenliğin en özü değil de, bu katmanlardan biri hakim olacak olursa, o zaman gözlemlemdiğimiz şey veya deneyimimiz hatalı, algılamamız da sınırlı olur.

‘Sonsuz Olan Herşey’e en güçlü bağlantımız kalp ile sağlanır. Kalp, bu realitede herşeyin merkezindedir. Zaten sistem de bu nedenle korku, nefret, savaş, hayal kırıklığı, alınma, gücenme gibi duygularla kalbin gücünü azaltmaya çalışıyor. Kalp bir kez kenara itilirse, algılama konusunda beyin rakipsiz kalır. Kalbin sağladığı diğer boyut bilgeliği olmadığı takdirde de algılamasının sistem tarafından programlanması pek kolay olur. Beş duyuya neyi algılaması söylenirse onu algılar, o zaman anlatma işini kim yapar, sistem mi kalp mi? 

A.B.D.’ndeki Kalp Matematiği Enstitüsü, kalbin gerçek doğası ve fonksiyonunu araştırma konusunda önde giden bir kurum. İnsanların ‘realite duygusu’ konusunda, kalp girdabı veya kalp çakrasının çok büyük bir öneminin olduğunu teyit ettiler. İnsan enerji alanındaki en güçlü elektromanyetik alan kalbe ait. Kalpten beyne giden sinirler, beyinden kalbe giden sinirlerden daha fazla. Bedendeki akılın odağı beyin değil, kalptir veya en azından öyle olmalı.

Kalp de bir çeşit beyin sayılır. Kafamızdaki beyinde olduğu gibi, kalbin de farklı tiplerde 40.000 nöronu ve nöron aktarıcısı varmış. Kalp beyni hem bağımsız olarak işlev görüyor, hem de kafadaki beyin ile iletişim kuruyor. Kalifornia’daki HeartMath LLC’nin başkanı olan Deborah Rozman şöyle yazmış;

“Psikolog olarak çalışırken, bir konuda tereddüt yaşayan hastalarıma ‘Kalbiniz bunun için ne söylüyor?’ derdim. Genellikle iki ayrı sandalye kullandığım bir tekniğim vardı. Hasta kalbiyle konuşurken birinde, beyni ile konuşurken de diğerinde oturturdum. Sanki iki ayrı kişi konuşuyor gibi olurdu. Kalpten konuşan, içten doğal duygularla konuşurdu. Beyin ise görüşler, korkular ve yapılması veya yapılmaması gereken şeylerden söz ederdi. Hastalar gerçeği bulana kadar birçok kez sandalye değiştirirler, genellikle de sonunda öz benliğin; kalbin daha önsezi ve aklıselim sunan sesi olduğunu anlarlardı. 

O zaman kalp toplumu ile insanların manipüle edilmiş oldukları beden aklı çeşitlilikleri arasındaki fark ortaya çıkıyor. HeartMath Enstitüsü, kalbin enerji alanı ile, beyin ve merkezi sinir sistemi arasında uyum ve elektromanyetik uyum olduğu zaman, kişinin, çok daha yüksek seviyedeki bir farkındalığa ulaştığını saptamış. Bu üçlü bağlantı için hayati önemi olan şey; enerji uyumu ve kalbin dengesi.

Benim şimdiye kadar olan yolculuğumun temeli bu, yani kalbin bilgelik ve biliş kaynağı olduğunun farkına vardım. Bize ne düşünmemizin söylenmesi önemli değil, nasıl hissettiğimiz önemlidir. Yani önsezi ne hissediyor, ne biliyor?

Önsezi kalpten gelir. Elimizi kalbimizin üzerine koyar ve “Kalbim öyle söylüyor, içimden öyle geliyor, biliyorum”deriz. İşte bu beden dili, önsezisel olarak ‘biliş’in kaynağıdır. Beyin düşünüp herşeyi halleder, ama kalp ‘bilir’, çünkü o, ‘bilen’ farkındalık seviyeleri ile bağlantılıdır.

Şarkıda dediği gibi; “Kalbimin götürdüğü yere gidiyorum...”

Size kalp ile beyin arasındaki algılayış farkı hakkında güzel bir örnek vereceğim. Politikacılar, medya ve halk arasında, Afganistan, Irak ve Libya’daki masumların bombalanmasının uluslarası yasaya veya Orta-Doğu ve Yakın-Doğu’daki insanların pilotsuz uçaklarla bombalanmalarının yasal olup olmadığına dair tartışmalar var.

Bu konuya çalışmak beyinin işi. Kişinin beyni, hiç tanımadığı veya hakkında hiçbirşey bilmediği diğer beyinlerin verdikleri, ‘bu koşullarda masumlar bombalanabilirler’ kararına güvence arıyor. Güvence vermişler mi? Birleşmiş Milletler'in 1987 tarihli ‘Masumları Acımasızca Bombalayın Anlaşması’nın 345689/97847/ 58968 no’lu belge, 896 no’lu madde, 47.alt madde, 20.paragrafı gereğince ne yazıyorsa vermiş oluyorlar... Oh, pekala o zaman, yasal olduğu sürece masumlar da bombalanabilirler... 

Oysa kalp yasa masa dinlemez. Bu sadece koyu renk takım elbise giymiş suçluların kendi suçlarını örtmek için kendi kendilerine lütfettikleri bir yasa. ‘Lehte oy kullananlar kazandı’ ifadesi, suçlu olmayanların karşı oy vermelerine karşın, daha fazla suçlunun, bazı suçları diğer suçlulardan daha yasal hale getirmek için oy vermeleri anlamına gelir. 

Bu, A.B.D.başkanının kendisine ve dostu olan kitle katliamcıları ve savaş suçlularına, bir kalem darbesiyle çalışan başkanlık emri ile yasal izin vermesidir. Beyin bu eylemi yasal görmekte, oysa kalp bu kendini kandırma eyleminden etkilenmemektedir. 

Kalp, kağıtlar, maddeler ve emirler görmez. Kalp, ölüler, sakatlanmış insanlar ve paramparça olmuş hayatları görür. Kalp, kağıt işlerini de onaylamaz, aldatmanın ne kadar titizlikle kelimelere dökülmüş olduğuna da bakmaz.

Kalbin temel kriteri; hak, adalet ve şefkattir.
(Duyduğuma göre, size bomba atmalarına engel olmak için bombaladığınız insanlar size bomba attıklarından, siz de onları bombalıyormuşsunuz. Sadece ‘şimdiye kadar nasıl gitti’ diye sormak istemiştim).

Bu deyiş, beynin nasıl düşündüğüne ve akıl işi olmayan eylemleri nasıl haklı çıkarmaya çalıştığına çok güzel bir örnek oluşturuyor. Kalp ise, birilerini bombalamanın ne kadar aptalca olduğunu net bir şekilde görüyor. Bizim kişisel ve kollektif deneyimizde de, her tepki her nedeni izledikçe, kalp bize gerçeği gösteriyor ve görmemiz için de bas bas bağırıyor. Bu kısır döngüyü sadece biz kırabiliriz- kalplerimizle...

Kendi hayat deneyimim, hayatla farklı bir ilişki kurmamı sağladı. Uzun yıllar bu gerçeği ‘evim/yuva’m olarak değil, işim olarak görmüştüm. Algılamanın en yüksek seviyesinde, bir görevi yerine getirmek için ‘yuva’dan geldim ve görevim bitince yine ‘evim’e/yuva’ma döneceğim. ‘Sonsuz’ olduğunuz zaman her yer yuva, ama ben burada odaklanmanın ana noktasını ve farkındalığı kastediyorum. Bu algılamayı değiştirir değiştirmez herşey değişti. Olağan insan duygusu bakımından artık bir ‘hayat’a ihtiyacım kalmamıştı. İş ve aile dışında, insanların ‘sosyal hayat’ dedikleri şeye hiç gereksinimim yoktu. 

Yalnız yaşıyorum ve yalnız yaşayacağım, çünkü çalışıyorum. İnsanlar bana ailemin dışında ne ile ilgilendiğimi soruyorlar, cevap; hiçbirşey... Bu ofiste çalışan adama, neden ofiste çalışmaktan başka birşey yapmadığını sormaya benziyor. Ama adam çalışıyor, nasıl başka birşey yapabilir ki? Belki çalışmanın dışında eğlenmek veya vakit geçirmek için ne yaptığını söyleyebilir, ama benim olayımda bu aşama ancak burayı terkettiğim zaman gerçekleşecek. O zaman gelene kadar benim çalışma alanım bu alem olacak. 

Hoşçakalın – ‘evime/yuvama’ dönüyorum.

Şarkıda dediği gibi; “Ruhumun gücü var ve hiç kimse beni eğip bükemeyecek.”

Ruhun bu gücü, bir kez daha tekrarlayalım, kalpten gelir. Kalp karşılıklara veya eylemlere karar verecekse kendisi için sonuçları düşünmez. Neyin doğru, haklı ve doğru olduğunu bilir ve yapar. Sonuçları düşünmek; doğru, haklı veya adil olanı yapamama olasılığını göz önüne almak olur. Kalp bunu hiç yapmaz, onun hiç sonuçları göz önüne almakla ilgisi yoktur. 

Benim göz önüne aldığım tek şey, birşeyin en iyi şekilde nasıl yapılacağıdır, birşeyi yapmak veya yapmamak değil. Tiranlığı ortaya çıkarmak için mücadele etmek gerekiyorsa edilir. Baskıya boyun eğmeyi reddeden, asla eğilip bükülemez. Tehditler ve aşağılamalar ne olursa olsun, sonunda baskı kırılır. 

Eğer hep bir ayağınızı diğerinin önüne koyup ilerler ve durdurulmayı reddederseniz mutlaka bir yerlere varırsınız, bu kadar basit. Korkar, alaylara maruz kalmaktan tırsar, sonuçları göz önüne almaya kalkarsanız sorunlar başlar ve gücünüz sisteme teslim olur. 

Tiranlık korkuya, aşağılamaya dayalıdır ve ikisine de boyun eğmezseniz sistemin gücü olmaz, çünkü onun gücü illüzyondur. Bu tıpkı çocukken, çocuk bahçesinde size kabadayılık eden çocuğun gözünün içine, gözünüzü hiç kırpmadan baktığınızda, onun ‘anneeee!’ diye eve kaçmasına benzer. Bunu yaparsanız ve tiranlığın arkasında duranlara dair gerçeği bilirseniz, o zaman size hesap vermesi gereken onlar olur, siz değil. 

Wembley’deki sunumumdan beri muazzam enerji değişiklikleri yaşıyorum. Öyle bir noktaya ulaştım ki, kalbimin inancı ile ‘herşeyi’ yapabilirim, ‘istediğim’ yıldıza ulaşabilirim. O kadar ki, o zaman o kadar uzak değil, şarkıdaki sözler gibi; “Sonunda benim de günüm gelecek”.

David Icke, Mart 2013


Paylaşım