26 Şubat 2013 Salı

Gerçek'in Titreşimleri - XV - Hayat, gençlik ve çocuklar

‘Hayat’larımızı yaşayabiliyor muyuz? 

1990 yılında, bilinçli olarak içsel yolculuğuma başladığımda, beni nereye götüreceğini bilmiyordum, ama yine de sürdürdüm. Artık bıkmıştım. Bu dünyada hiçbir şey mantıklı görünmüyordu. Adaletsizlik, aptallık, ‘hayat’ denilen, sürekli olarak tekrarlanan deneyim ve davranışlarla, makinalaşmış insanları hep aynı kısır döngüde tutan sistem, hepsi...Biz hayatı yaşamıyoruz ki, hayat bizi yaşıyor...

İstisnaların dışında olanlar var ve zaten çoğu bu kitabı okuyordur, ama birçok kişiye hep, ne düşünecekleri, nereye gidecekleri, ne yapacakları ve nasıl yapacakları söyleniyor. “Öyle değil ” diyecek olursanız, şöyle soralım, kendiniz ve dünya hakkında size bazı kararlar verdiren ‘bilgi’ nereden geliyor? Hergün saat kaçta kalkıp işe gitmenize, nasıl yapacağınıza, nereye gideceğinize, gittiğiniz yerde ne yapacağınıza veya bunu sizin nasıl yapacağınıza kim karar veriyor? Eğer siz de bu rüyalar dünyasında yaşıyor olup kendi kararlarınızı veremiyorsanız, aynı sisteme maruz kalmışsınız demektir. Ne düşüneceğinize ve neye inanacağınıza hergün ‘sahte’ bilgiler satan medya karar veriyor. Eğer karşı çıkarsanız işten atılırsınız, parasız kalırsınız, evinizi geçindiremezsiniz. Bu sadece size zarar vermez, aileniz, ya da size bağlı herkes madur olur. Siz sisteme hizmet etmezseniz onlar zarar görürler. Bütün bu ihtiyaçlara cevap vermek için, her gününüzü başka insanları memnun etmek için harcarsınız. Karşılığında patronlar da kendilerini kontrol edenleri memnun etmek için çalışıyorlardır, onlar da aynı şekilde çizginin ötesine geçemezler.

Bir çiftçinin anlaşmalı olduğu bir Süpermarket’e nasıl gıda sağladığı örneğine bakalım: Çiftçi çiftliğinde çalışanlara hükmeder, onun söylediği gibi hareket etmeyenler işten çıkarılır. Çiftçi ise süpermarket kendisinden ne isterse onu yapmak zorundadır. Aksi takdirde sözleşmesi iptal edilir ve işsiz kalır. İkinci aşamada, süper marketi işletenler, hissedarlara karşı sorumludurlar. Buna patronlarına hizmet eden işçiler de dahildir. Onlar patronlarına, patronları ise kendi patronlarına hizmet ederler. Bu döne döne, bu şekilde uzayıp gider. Bir kişinin efendisi diğerinin kölesidir, bir kişinin koyunu, diğer kişinin çobanıdır. Dünya bu şekilde yapılandırılmış durumda. Sistem herkesi herkese kontrol ettiriyor ve bu milyarlarca şekilde yapılıyor. Hür toplum dediklerimiz de, başka isimler altındaki Gulag’lar. Sistem bize hizmet etmiyor, biz sisteme hizmet ediyoruz. Kendimizi hür olduğumuza inandırmaya çalışıyoruz, çünkü gerçekle yüzleşmek istemiyoruz. 

Amerika’da bir radyo programına konuk olduğum zaman arayan birisi, ilginç bir noktaya değinmişti. İnsanlığı, karısının kendisine sadık olmadığını bilen, ama umutsuzca bunu kabul etmek istemeyen bir adama benzetti. Kadın eve geldiğinde adam, kiminle ve nerede olduğunu soruyor, gerçeği de biliyor, ama umutsuzca karısının makul bir cevap vermesini diliyor, çünkü o zaman kendisini daha rahat kandırabilecek. Yani, hoş olmayan bir gerçeği duymaktansa, iyi bir yalanı kabul etmeye razı... 

Aynı şekilde insanların çoğu da komploları ve hükümetlerin yozlaşmışlığını, ülkelerin kendi vatandaşları da dahil olmak üzere, savunmasız insanlara karşı neden savaşa girdiğini anlamak istemiyor. Hükümetler hareketlerinin nedeni hakkında yalan söyledikleri zaman vatandaşlar, bu yalanların doğru olduğuna inanmak istiyorlar. Seçenek, hükümetlerin insanların iyi niyetli hizmetkarları olmadığına inanmak, ama hep tersi oluyor. Örneğin, 11 Eylül dehşetini yönetip sonra da başkalarını suçlayan, sonra da utanmadan kurbanların cenaze törenine giden A.B.D.yi yöneten güçleri yüzlemek gerekmez mi? Kaç kişi bu gerçeği göğüslemeye cesaret edebiliyor? Resmi yalanların kabul gören gerçekler olarak galebe çalmalarının ana nedeni budur. 

Aynı şeyi hayatlarımız ile ilgili konularda da yapıyoruz. “Büyük bir arabam ve büyük bir evim var, hayat ne kadar güzel değil mi?” Ev ve araba harika olabilir, peki ya hayat? Kaç kişi gerçekten sevdiği işi yapıyor? Kaç tanesi gerçekten mutlu, doygun ve kendisiyle barışık? İşin gerçeği, hiç kimse...Çoğu kişi yapması gerektiğini düşündüğü şeyi yapıyor. Yani sistemin koşullarında, sisteme hizmet etmek. Neden hayatı, dünya ile karıştırıyoruz? Hayatın, çocukları anne babalarının gözü önünde, anne babaları da çocukların gözü önünde havaya uçurup, bunun adına da ‘özgürlüğe kavuşturmak’denmesi ile ne ilgisi olabilir? Her sabah aynı saattle kalkıp, aynı karmaşanın, aynı kuyruğun içinde bekleyip, akşamları size moron muamelesi yapan bir TV’yi seyretmenin neresi hayat? Çocuklarımızı programlanmış çarkın dişlileri arasında ezmek üzere tasarlanmış okula ve ünivesiteye göndermenin neresi hayat? Ama yine, biz kendimizi ‘iyi’ bir işimiz, kariyerimiz ve iyi bir hayatımız olduğuna ikna edip, çocuklarımıza ‘iyi’ eğitim vermek için didinip durur, hayatın aslında berbat birşey olduğu gerçeği ile asla yüzleşmeyebiliriz. 

Bu ‘hayat’ değil! Bu, ağır bir makyajın altında gizlenmiş gözyaşları ve masif bir kendini aldatma programı...

Mutluluğumuzu, mutsuzluğumuza göre, başarılarımızı da, sistemin ‘başarı’ olarak derecelendirdiği sembol ve süslere göre değerlendiriyoruz. Bu yazıyı yazdığım gün, İngiltere’deki on-yirmi yaş arası gençliğin akıl ve duygusal sağlığı ile ilgili yapılmış bir çalışmanın sonuçlarını gördüm. Aynı şey sanayi, bilgisayar, dünyadaki herşey ve ötesi için de söz konusu. Çalışma; gençlerin akıl sağlığındaki zamanlama eğilimleri üzerinde yapılıp, ‘Çocuk Psikolojisi ve Psikyatri’ dergisinde yayınlanmış. Buna göre psikolojik bozukluk ve depresyon sıkıntısı olan 15 yaş yüzdesinin, son 20 yılda yüzde 70’e yükselmiş olduğu görülüyor. Burada 15 yaşındaki çocuklardan söz ediyoruz! Çalışma, bu dramatik artışın nedeninin ‘başarı’ baskısı nedeniyle oluşan duygusal travmalardan kaynaklandığını belirlemiş. Aslında, ‘sitemin’ koşulları diye açıkça belirtmeleri gerekirdi. Çalışma, akademik başarı baskısı ve borç meseleleri, çocuklarda büyük bir mutsuzluğa neden oluyor.

İngiltere’de, Blair hükümeti yüzünden öğrenciler, üniversiteden ayrılırlarken bir borç dağının altında kalıyorlar, çünkü eğitimleri için almış oldukları krediler, onlar üniversiteden ayrılıncaya kadar dağ gibi büyüyor. Borç, sistemin kişileri kontrol etmesi demek ve öğrenci kredilerinin asıl amacı da bu... Çalışma ayrıca, benim yıllardır söylediğim, çocukların zamanın büyük bir çoğunluğunu okulda geçirdiklerine dikkat çekiyordu. Çocukları saatlerce okulda tutuyorlar, hapishanenin kapıları açıldığı zaman da yanlarına bir sürü ev ödevi verip evlerine öyle gönderiyorlar. Peki çocuklar istedikleri şeyi ne zaman yapacaklar? Akademik saçmalık yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kaptopu gibi, yanında bizim özgürlüklerimizi de götürüyor.

Bir başka çalışma, ‘Büyüme Sancıları’ araştırması, 2004 Ekim’inde İngiltere Basın Birliği tarafından rapor edilmiş: Kendileriyle röportaj yapılmış olan anne babaların dörtte üçü, çocuklarının, kendilerinin aynı yaşta iken olduklarından çok daha fazla baskı altında olduklarını söylüyorlarmış. Yaklaşık aynı yüzdeyi oluşturan bir başka grup çocuk da, okuldaki sınav stresi yüzünden duygu sağlıklarını yitiriyorlarmış. Peki bu sınavlar ne için? Dua etmek için mi? Hayır, sadece sistemin, çocukların akıl ve algılamalarını nasıl kontrol ettiğini gösteriyor. Araştırmaya göre, on anne babadan yedisi, devletin, akıl hastası çocuk ve genç için daha fazla yatırım yapmasını önermiş. Aman Allah’ım! Problemi çözmeyi bir tarafa bırakıp, bunun nedeninden kurtulmaya ne dersiniz? Mesela çocuklarınızın hissiyatını değiştirmek için, ‘bu eğitim’in ve ‘bu sistem’in sınavlarını geçmesinin sadece kocaman bir saçmalık olduğunu söyleyerek onları rahatlatabilirsiniz...

(D.Icke’ın, 2005’te çıkan ‘Tek Gerçek Sonsuz Sevgi, Gerisi Hep İllüzyon” adlı kitabından...)

13 Şubat 2013 Çarşamba

Gerçek'in Titreşimleri - XIV - Teknolojik zararlar


2013 için ufak bir tavsiye...

Şu lanet olası cep telefonundan biraz uzak durun!




Eğer yukarıdaki görüntüyü korkunç buluyorsanız çok iyi, çünkü bu, çok ciddi bir durum. Şimdi çocuklarının ve kendilerinin sağlığını düşünenler için çok önemli bir zaman. Burada, benim ‘sessiz soykırım’ adını verdiğim birşeyden söz ediyoruz. Eğer insanlar bunun farkına varmazlarsa sonuçlar felaket olabilir...

Yıllardan beri milyonlarca insanın maruz olduğu elektromanyetik kirlilik ve bozulmaya dikkat çekmeye çalışıyorum. Şimdi İngiliz TV sunucusu James Russell’ın bu konuyu mercek altına alan nefis bir belgeseli var. Şimdi burada, insanların nasıl bir baskı ve kontrol altında olduklarını kapsamlı bir şekilde ele alacağım. Bu aptallıktan veya sorumsuzluktan oluyorsa tabii ki daha da kötü, ama derinlerde, gölgelerin arasında, insan bedenine, zihinsel ve duygusal sağlığına karşı açılmış olan elektromanyetik savaş son derece soğukkanlı, acımasız ve kasıtlı eller tarafından yürütülüyor...

26 Ocak 2013 Cumartesi

Gerçek’in Titreşimleri - XIII

Peru, Nisan 2012


Bu inkar edilebilecek birşey değil, kesinlikle mevcut ve dünyaya hakim...Ama güç de, onlarda değil, bizde...



Hayatımı tümüyle değiştirmiş olan ilk Peru ziyaretimi 1991’de yapmıştım. 20 yıl sonra yapmış olduğum iki haftalık ikinci geziden ise yeni döndüm. Bu sefer ziyaretin odaklandığı belirli bir nokta olmadı, ama enerji açısından beni çok farklı bir konuma taşıyan olağanüstü anlar ve deneyimler yaşadım.



Yeniden Peru’dayım –benim
deneyimimde burası,
dünyadaki en güçlü enerjiye
sahip olan topraklar.
Birkaç gün önce eve döndüğümden beri bir gariplik hissediyorum. İki ayrı dünya veya iki ayrı realitenin arasında kalmış gibiyim. Kendimi çok farklı hissediyor ve birçok şeyi farklı görüyorum, ama henüz bunun ne olduğunu açıklayamıyorum. Her ne oldu ise, açıklığa kavuşmadan önce, şimdiye kadar olanlarla bir bütünlük sağlanması gerekiyor herhalde.

1991’de de bana çok derinden birşeyler olduğunu biliyordum, ama ‘turkuvaz period’um başlamadan haftalar önce de birşeyler olmuş, ne olduğunu tam olarak anlayabilmem için de aradan aylar geçmişti. 

Turkuvaz giysilerimi çıkaralı çok zaman oldu, zaten bu kez görüntümde birşey olacağını sanmıyorum, ancak yine birşeylerin değişmiş olduğu çok kesin görünüyor. Genellikle erken kalkarım ve sabahları çalışırım, oysa döndüğümden beri sabah 10:30’a kadar uyuyorum ve sürekli olarak bir uyku halim var.

Şu anda masamda oturuyorum, ama burada değilim. Çok çılgınca gibi, ama ‘benim’ okuyucularımın çoğunun, bu duyguyu anlayacağını biliyorum. Pekala, bedenim burada, peki ben? Hiç de öyle görünmüyor. Asıl ‘ben’ burada oturan bedenime başka biryerden bakıyor.

22 Ocak 2013 Salı

Gerçek’in Titreşimleri - XII - İnsanlık Uyanıyor


İnsanlar inanılmaz bir ölçekte uyanıyorlar, bunu benim çalışmalarıma gösterilen ilgiden anlıyorum. 1990’da bana söylenilen ilk şeylerden birisi, yani ‘Gerçek’in titreşimleri’nin konusu, insanlığın uyanışı idi. Şimdi bunun her geçen gün daha arttığını görüyorum. Hepimizin bildiği, ama unutmamız için manipüle edilmiş olduğumuz ‘gerçek’e uyanıyoruz. Umarım benim geçirdiğim deneyim, insanların kendilerini bulmalarına yardımcı olur. Bunu herkes yapabilir. Bunun için ‘özel’ olmamız gerekmiyor, çünkü zaten çok ‘özel’ iz, sadece bunu anlamamız gerekiyor. ‘Akıl’ın egemenliğindeki ‘bilinç’e bağlandığınız veya bağlanacağınız için alay edilmekten, lanetlenmekten korkmayın. Önsezileriniz ne diyorsa onu dinleyin, çünkü ‘bilinç’iniz konuşuyor, yani ‘Sessiz Ses’. Onu izleyin ve macera başlasın...

2 Ocak 2013 Çarşamba

Gerçek’in Titreşimleri - XI

David Icke’tan Gerçek’in Titreşimleri - XI
Artık bir seçim yapmanın zamanı geldi... 

Şimdi herkes için bir seçim zamanı. Aşina olduğumuz ortamdaki illüzyonsu inançlara sıkı sıkıya tutunursak, bu nehirin akıntısına karşı ayakta durup, akıntı şiddetlendikçe zayıflayacağımız, bize hiçbirşey getirmeyecek olan bir seçim. Diğeri ise,  kalplerimizi ve zihinlerimizi Sonsuz Bilinç’e açıp, enerjinin bizi taşıyacağı  yere gitmek, yani kendimize yeni bir realite sunmak. Yani,  ‘bilgisayar aklı’ ile ‘Sonsuz Bilinç’ arasında bir seçim yapmış oluyoruz. Hatta şöyle de diyebiliriz; inanmak ile bilmek. Birçok kişinin algılama ve davranışlarının patronu;  düşünen, yani hep zanneden akıl oluyor.  René Descartes’ın dediği gibi “Düşünüyorum, o halde varım”... Doğrusu,  realitenin bilgisayar seviyesindeyseniz evet, yani o zaman bilmekten ziyade zannetmeyi tercih etmişsiniz demektir. Bilmek;  önsezi, sağduyu, ‘Sonsuz Bilinç’ ile bağlantıdır. Düşünüş/Zannediş ise diğer duygular gibi,  zihin hapishanesinin gardiyanının,  elektrokimyasal bir fenomenidir. Birbirlerinin elektrokimyasal dengesinin değişmesiyle, ya zihin duygular tarafından, ya da duygular zihin tarafından etkilenir. Çok duygulandığımız zaman düzgün düşünemediğimiz gibi belirli düşünce motiflerimiz olduğu zaman da duygusal olarak etkileniriz. 

19 Aralık 2012 Çarşamba

Gerçek’in Titreşimleri - X



2012  yılı için...

Dikkat edilmesi gereken önemli konulardan birisi de 2012 yılı ile ilgili takıntılar. Tarih yaklaştıkca bu konudaki isteri de yoğunlaşıyor. Bana göre, bu da Matriks’in bir bilgisayar programı veya benim ‘Zaman Döngüsü’ dediğim şey. Tıpkı bir DVD gibi, programlanmış olan devresini tamamlayıp yeniden başa dönüyor. Maya araştırmacıları gibi,  bu devrelerin ‘Sonsuz Bilinç’ veya ‘Sonsuz Farkındalık’ açısından bir bilinç gelişimi sağlayacağını düşünmüyorum. ‘Görünürdeki gerçek oyunu’ veya ‘sanal gerçek oyunu’nu deneyimleyerek gelişim sağlanmaz ki. Bence bu, daha ziyade ‘bilinç potansiyeli’nin kendisini bu alemde göstermesi ve bu programı etkilemesi ile bağlantılı. Bunun 2011 veya 2012’de belirli bir ‘an’a  bağlı olduğunu da sanmıyorum. Bu sadece değişimin bir aşaması,  gittikçe güçleniyor ve 2012 itibariyle enerji değişikliği bugün olduğundan çok daha ileri bir noktaya ulaşmış olacak. Ben 2012’nin herşeyin aniden kayacağı bir saat,  gün veya yıl değil, bir değişim penceresi olduğunu düşünüyorum. Maya takvimi, bazılarının dediği gibi belki bir harita niteliğinde olabilir, ama hangi yoldan gideceğimiz bize bağlı. Bu bilgisayar programının hakimiyeti altında bir piyon olarak da kalabiliriz, onu değiştirmek üzere ‘bilinç’i de kullanabiliriz.

David Icke’ın gerçekleri medyanın işine gelmiyor


Mick Meaney, rinf.com
28 Ekim 2012

27 Ekim 2012 Cumartesi günü, kendi alanında bir ilk olarak David Icke, yirmi yıllık araştırmalarını 9 saatlik bir konferansla Londra, Wembley Arena’da büyük bir kalabalığa sundu.

Medya bu olaya çok az ilgi gösterirken, ilgi gösteren bazı gazeteciler ise gördüklerinden pek hoşlanmadılar.
Bizi zihinsel ve holografik bir hapishanede tutup kanımızı içen, başka boyutlardan sürüngen ilahlarla ilgili teorisi nedeniyle, Icke alaya alınacak çok kolay bir boy hedefi oluşturuyor. Doğrusu 90’lı yıllarda ilk kez noktaları birleştirmeye başladığı zaman, bu konuda ben de onunla dalga geçmiştim. Hatta kitaplarında yazdıklarını okumaya, konferanslarında anlattıklarını dinlemeye başladıktan sonra da açıklarını yakalamak için çok uğraştım...

Paylaşım