18 Şubat 2014 Salı

Gerçek'in Titreşimleri - XXXI

Çıkmaz sokak gibi göbekli kavşak, dön dön dur ...
...uyanış, ama farkındalık değil

‘Büyük Farkındalık’tan değil, ‘Büyük Uyanış’tan söz ediyorum. İkisi arasında muazzam bir fark var. Eğer uyanışı, farkındalığa taşıyacak olan yola devam edilecekse bunun doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Bir bakıma, bilince tam açılmak, benim ‘beden aklı’ dediğim mercekten bakarken de mümkün.  Bunu anlayabilmek için sadece ‘ölüme yakın deneyim’ veya ‘bedeninin dışına çıkma deneyimi’ yaşamış olan kişilerin yorumlarını okumanız yeterli. O zaman bu yaşadığımızı sandığımız ‘katı’ illüzyonsu dünyadan, titreşimsel olarak sadece bir göz kırpma mesafesinde olan realitenin ne kadar gelişmiş ve farklı olduğunu kavrayabilirsiniz. 

Milyarlarca insan  din, bilim, akademi, tıp, eğitim, cennet-cehennem, hayat-ölüm gibi sayısız realitelere boğulmuş olan sahte bir holografik dünyaya deşifre etmek üzere bize titreşimsel olarak dayatılan ve gittikçe yaklaşmakta olan  Matriks’in farlarının ışığına yakalanmış durumda. Kendilerinin isimleri, aileleri, hayat hikayeleri, ırkları, sınıfları ve gelir düzeyleri olduklarını sanırlarken, aslında  bütün  insanlar, önlerine gelen veya gelmeyen illüzyonları deneyimlemekte olan veya olmayan  birer ‘Bilinç’ veya ‘Sonsuz, Herşeyi Bilen Bilinç’ler.

‘Beden aklı’ndan daha fazla gelişebildiğimiz zaman, orada bankerler-madenciler, siyah-beyaz, çobanlar-sürüler, öğreten-öğretilen ve bütün diğer bölünme veya ayırım illüzyonlarının hiçbirisi yok. Biz insanlar ise, bu çılgın sistematik algılama manipülasyonu dünyasında  kim ve nerede olduğumuzu unutmuşuz. Bu da insanları; günlük hayat dediğimiz,  bizi holografik ‘gerçek dünya’ ya deşifre eden sahte realiteyi yapanların kucağında tam bebekler gibi uyutuyor. İnsanlar neye inanmaları gerekiyorsa ona inanıyor, neyi izlemeleri söyleniyorsa onu izliyor, neye tezahürat göstermeleri söylenirse onu tezahürat göseriyor, kimi yuhalamaları söyleniyorsa onu yuhalıyorlar. Sanırım bunun için kullanılacak  en yaygın terim ‘sürü’ zihniyeti...

3 Şubat 2014 Pazartesi

Gerçek’in Titreşimleri - XXX

David Icke’ın, 15 Aralık 2013 tarihli makalesi


(Yukarıdaki resme atfen)
Ulaşamayacağımız hiçbirşey yok’ diyorlar...
Doğru, "Bilinçliliğin" dışında...

1968’da John Lennon şöyle demiş:
Sanırım toplumumuz, çılgınca amaçlar için çılgın kişiler tarafından yönetiliyor. Bunu onaltı ve oniki yaşında iken anladım, öyle sürdü gitti ve hayatım boyunca bunu farklı şekillerde ifade ettim.
Her zaman aynı şeyi söylüyorum, ama şimdi hepsini bir cümle haline getirdim; manyaklar tarafından, manyakça amaçlar için manyakça yönetiliyoruz. Acaba birileri bizim hükümetimizin, Amerikan hükümetinin, Rus veya Çin hükümetlerinin ne yaptığını bir kağıda yazarak ifade edebilir mi? Ne yapmaya çalışıyorlar, ne yaptıklarını sanıyorlar? Ne yaptıklarını sandıklarını gerçekten çok merak ediyorum. Galiba hepsi çılgın, ama malum, bunu ifade ettiğim için çılgın diye kendim ilan edilebilirim, zaten en çılgınca olan da bu!”

Hepsi çok doğru, hatta şimdi olanlar açısından tamamen doğru... John Lennon’ın bu söyledikleri, geçenlerde gazetede aşağıdaki şu başlığı okuyunca aklıma geldi:
Amerikan hükümetinin casusluk ajansı uzaya ne gönderdi? ‘Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ diye övünen ‘çok-gizli’ grubu, yörüngeye özel sınıf bir roket oturttu.”
Bu casus roketin, resimde de görüldüğü gibi üzerindeki logoda bile ‘Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ yazılı. Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın inanılmaz ölçekteki gözetlemelerinin ifşa olmasından pek de rahatsız görünmeyen Ulusal Keşif Dairesi, üzerinde büyük bir hızla çalıştığı total kontrol sistemini, dünyayı sarmış kızgın bir ahtapot şeklinde sembolize ederken, bir de amaçları ile böbürleniyor!
Atlas 5 roketi, Vandenberg Hava Kuvvetleri üssünden fırlatılıp, alçak yörüngeye oturtuldu ve içerdiği teknoloji konusunda da pek az ayrıntı verildi, ama Ulusal Keşif Dairesi Amerika’nın istihbarat toplayan uydularını işlettiğine göre, acaba bu roketin görevi ne olabilir?
Ulusal Keşif Dairesi ayrıntılar üzerinde sessiz kalıyor, ama fırlatmayı Twitter’dan canlı olarak verdiler çünkü, Orwell planının yeni bir sahnesinde, halkın, kendilerinin casuslukta hangi mertebelere geldiklerini öğrenmesini istiyorlar. Bu nedenle Edward Snowden’in Ulusal Güvenlik Teşkilatı ile ilgili ifşaatları, iddia edildiği gibi onlar açısından bir felaket olmadı. Oyunun ikinci perdesi ise; insanların, kendilerinin ne kadar yoğun bir şekilde gözetlenmekte olduklarını bilmelerini sağlamak, çünkü kayıt altına alınıp gözetlendiklerini bilirlerse kontrol sistemine karşı gelmekten iyice korkup, daha da çok boyun eğecekler.
Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinde politika analisti olan Christopher Soghoian şöyle bir Tweet atmış: “ @ODNI’ye bir tavsiye: Bu kitlesel casusluk avını önemsizmiş gibi göstermeye çalışıyorsunuz, ama bu logo hiç size yardımcı olmuyor.”
Ama önemli bir noktayı kaçırmış. Ulusal Keşif Dairesi’nin sözcüsü Karen Furgerson, özgürlük prensibine ve özel hayatı koruma haklarını çiğneyen bu logoyu şöyle savunmuş:
NROL-39, becerekli, adapte olabilen ve oldukça akıllı bir hayvan olan ahtapot ile sembolize ediliyor. Amblemin açıklaması şöyle; “A.B.D.’nin düşmanları nereye saklanırlarsa saklansınlar onlara ulaşılabiliriz. ‘Ulaşamayacağımız hiçbir yer yok’ ifadesi, bu görevi tarif ediyor, ülkemize ve dünyanın her yerinde kahramanca savaşarak ülkemizi koruyan askerlerimize ne kadar değer verildiğini vurguluyor.
Bu inanılmaz derecede gerçek dışı bir beyan olup, aslında gerçeklerden son derece kopuk bir algılama, hatta benim nazarımda delilikten de öte! En azından bilinçsizliğin en uç derecesinde diyebilirim, yani tam bir çılgınlık...
Bugün gördüğümüz dünyayı ve bilinen insanlık tarihini anlamak için anahtar kelime: ‘bilinç’sizlik’! Karen Furgerson ahtapotun çok akıllı bir yaratık olduğunu söylüyor. Eğer öyleyse, o halde Ulusal Keşif Dairesi’ni yöneten ve işletenler için kullanılacak en son sembol bir ahtapot olmalıydı... Kendileri yaman ve şartlara uygun olabilirler, ama ne yazık ki zekaları için bunu söyleyemeyeceğim.

Modern insana baktığımız zaman onun ruhunun bir çeşit fakirlikten muzdarip olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz. Bu da, çok açık bir şekilde, bilimsel ve teknolojik yoğunluk ile ters düşüyor.
Kuşlar gibi havada uçmayı öğrendik,
Balıklar gibi denizde yüzmeyi de öğrendik,
Ama dünyada ‘kardeşler’ gibi yürümeyi öğrenemedik!

Martin Luther King Jr.


Dünyanın her yerinde insanların büyük bir çoğunluğu ‘bilinç’li değil, çünkü dünyanın düzeni ‘bilinç’li olmamak üzere manipüle edilmiş. Özgürlüklerimizi korumak için gözlem altında tutulmamız gerektiğini söyleyen de bu aynı ‘bilinç’sizlik... Bir bilgisayar programının bile herhalde bundan daha fazla özgür düşüncesi vardır.
Bilinçsizliğin tanımlarından birisi de şöyle: “Bilinçli farkındalığın veya düşüncenin olmadığı zaman ortaya çıkan”... Bu, insanların içinde bulunduğu zor durumu az çok açıklıyor. Bedenin hareket ettiği, ama zihnin hiçbir rolünün olmadığı tam bir ‘uykuda gezme’ çeşidi.
Cidden merak ediyorum, acaba kaç kişinin, programlanmış beden akıllarının, ‘enter tuşuna bas’ gibi olmayan orijinal bir duygusal tepkisi veya tek bir bilinçli düşüncesi var? Farklı kültürlerden de olsalar insanların aynı koşullarda, hem de ne kadar benzer bir şekilde tepki gösterdiklerine bir dikkat edin. Kültürlerinde ve inançlarında farklar olabilir, bu bir ‘kültür programı’, ama çoğu aynı ‘insan’ programı...
Gerçeğin doğası ve kendini anlama duygusu açısından asıl ‘bilinç’siz olan ise ‘sistem’in arkasındaki gücün ta kendisi... Yani sistemin çalışma şekli; insanlığı kendisininden de ‘bilinç’siz bir hale getirme tuzağına düşürmek. Yani körler diyarında tek gözlü olan, kral oluyor...
‘Algılama Yanılgısı’ adlı son kitabımda bu gizli güç hakkında her zamankinden daha ayrıntılı bilgiler verdim, ama temel olarak bu; farkındalığın enerjetik olarak bozulması. Bir dereceye kadar herşey farkındalık ve zaten enerjinin kendisi de farkındalık! Dolayısıyla enerjetik bozulmanın da bir farkındalığı var, ama bu durumda o da bozulmuş farkındalık oluyor... Psikopatlar farkındalık açısından kendi varlıklarının farkındalar, ama bunun ötesinde, onların farkındalıkları veya kendilerini ve realiteyi algılamaları o kadar büyük bir dengesizlik içinde ki, kendilerini tam olarak empati ve pişmanlıktan yoksun, anti-sosyal kişilik bozukluğu olan, saldırgan, sapık ve kriminal/suçlu şeklinde ifade ediyorlar.
Bu enerjik bozulma, holografik yansıma yoluyla malum formda insanların aurik alanlarına doğrudan hakim olarak zihinsel ve duygusal durumlarını manipüle ediyor, dolayısıyla da davranışlarını etkiliyor. Büyük çapta veya daha az ölçüde sahiplenilmiş kişileri size tek tek gösterebilirim. Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal Lectors gibi en çok sahiplenilmiş psikopatlar belli de, çoğu kişinin algılaması o kadar çarpık ki, insanlardan ikincil hasar olarak bahsedebiliyor veya kendi gözetleme ve baskısını da,“Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ sözleri, ülkemize ve bütün dünyada ülkemize kahramanca hizmet eden ve koruyan askerlerimize verilen değeri ifade etmektedir” şeklindeki sözlerle meşru kılmaya çalışıyor.
Yaşadığımızı sandığımız realiteyi, psikopat zihinin en önemli özelliği olan ‘empatiden yoksun oluş’ yarattı. Empati, bir toplumu bir arada tutan , birbirlerini kollamalarını sağlayan spiritüel bir yapıştırıcı gibidir. Bir toplumunun empati duyguları silinirse o toplum, ‘biz’, ‘onlar’ ve ‘hep ben, ben, ben’ seviyesine düşer.
Neyse ki kollektif şuurda hala insanlarda muazzam bir empati var, ama ne yazık ki toplumu politik, ekonomik ve askeri yapının kademelerine sızmış olanlar yönlendiriyor ve tabii meydan da psikopatlara kalıyor.
Gizli manipülatörleri temsil eden özel olarak melezleştirilmiş malum soyun sahiplenilmesi bu bozulmayı ‘insan’ formuna dönüştürdü ve bu soyun küresel kontrol komplosu, bozulmayı askeri-endüstriyel-politik yapıların hepsine doldurdu. Yeryüzündeki ‘hayat’ denen aracın şoförü bu olunca, tabii dünya da bu durumda oluyor.
Bu bozulmanın dengesi insanların ‘sevgi’ dedikleri şey. Dolayısıyla tarih boyunca karşımıza hep, ‘herşeyin cevabı sevgidir’ teması çıkmış. ‘Sevgi’nin tanımı ve algılanması bozulmaya maruz kalmış, bu nedenle de ‘sevgi’ şimdi sadece ‘fiziksel çekim’ olarak tanımlanıyor.
Oysa en derin anlamıyla ‘sevgi’, sonsuz gerçeğin en derin ifadesidir, yani ‘Var Olan Herşey’olan farkındalık ve bilinç..Yani Tek Gerçek Sonsuz Sevgi-gerisi hep illüzyon... Bağlantı, beden aklı ile değil, kalp yoluyla kurulur.
Zihninizi açmak, programlanmış realitenin büyüsünü bozacaktır, ama kalbimizi açmak bizi ebediyen özgür kılacaktır. Açık zihinli, ama kalplerini açamamış çok kişi tanırım. Dolayısıyla onlar benim entellektüel spiritüellik dediğim ‘durum’da olurlar, yani tüm kalp ile bağlanamaz, sadece o duruma gelirler.

Yeni Çağ, bu entellektüel spiritüellikle dolu. Bu nedenle güzel hikayeler anlatan, ama çok farklı hayatları olan kişilerle karşılaşırsınız. Böyle kişilerle çok yakın sayısız deneyimim oldu, bu Yeni Çağ’da salgın bir hastalık gibi.

Kalbinizi gerçekten açar ve sonsuz benliğinizle bağlantı kurabilirseniz, gerçeği, tek gerçeği, yani hepimizin ‘Bir’, ‘Sonsuz Sevgi’ olduğumuzu, gerisinin illüzyon olduğunu hatırlarsınız...
Önce kendi olma duygunuz, buna bağlı olarak da deneyimlediğiniz herşey değişir.
Farkındalığınızı geliştirdikçe, sadece bölümleri değil, bütünü görürsünüz ve noktalar birleşmeye başlar. Rastgele kişiler ve olaylar olarak düşündüğünüz herşeyi, artık kesintisiz bir bir dokuma gibi, olduğu gibi görürsünüz.

Farkındalığınız geliştikçe bakış açınız ve odaklanmanız da değişir. Sadece beş duyuya dayalı illüzyona odaklanmak yerine boyutlar kateder, dünyayı farklı bir gözle görürsünüz. Artık insan hayatının programlanmış algılaması solmaya ve sahte bir realite inşa etme gücünü kaybetmeye başladı.

Bu genişlemenin, kalbin ve zihnin bu açıklığı, enerji rezonansının yüksek frekansı ile ifade ediliyor. Artık bu parazitsi bozulma tarafından işgal edilmiş olan düşük frekanslı alemlerden etkilenmeyeceğiniz gibi, varlığınıza da sahip olunamayacak.

Komplo araştırma alanı, parazitsi güçlerin varlığını kuşatır da, vasıtasıyla onların pençesinden kurtulursak, gerçek anlamda açık kalpli ‘sevgi’, bütün problemi ortaya çıkaracak ve sonsuz özgürlüğün yolunu açacaktır.

Komplo araştırma topluluğundakilerin çoğu birçok açıdan, en az ifşa ettiği komplo kadar ‘bilinç’siz. Beş duyu alemini farklı şekillerde görüyorlar, ama deşifre ettikleri dünya ve her iki tarafın da beş duyusu, neredeyse aynı illüzyonun ifadeleri.

İnsanlar komplonun gerçek derinliğini ve nereden geldiğini iyice anlayıncaya kadar, sebep için hiçbir şey yapılmayıp birşey sadece belirtilerle düzeltilmeye çalışılırsa nereye varılabilir ki? Gerçekle yüzleşme günü geliyor, işte o zaman elimizde bütün bu saçmalığa son verecek araçlarımız olacak...

17 Ocak 2014 Cuma

Gerçek’in Titreşimleri - XXIX




Kim Olduğunuzu Hatırlayın... 
Artık insanların zihinlerini iyice açmaları gerekiyor. Eğer son derece kısıtlı algılama sınırları ve insanoğlunun, sistematik olarak kabullenmeye programlanmış olduğu kısıtlı ‘olasılık’ içersinde kalırlarsa, neler olduğununu anlamaya asla yaklaşamazlar bile... Aslında ‘olasılık’ sonsuz, ama insan zihni ‘olasılık’ın sadece bir bezelye büyüklüğünde olan kısmına hapsedilmiş. ‘Olasılık’ duygusunun baskılanması, ‘olasılık’ deneyiminin baskılanması oluyor.  ‘Olası’ olmadığını düşündüğümüz şeyi denemiyoruz bile, bu da, üzerimizde teknoloji ve diğer teknikler kullanılarak kitlesel bir kontrol uygulanmasının yolunu açıyor. Böyle bir kontrol ve manipülasyona maruz kalınca da, ‘olası’olmadığı gerekçesiyle, olanların ‘olası’ olduğuna   inanamıyoruz.  Oh, ama bu gerçekten ‘olası’! Yani çok mümkün...’ Bu, bezelye büyüklüğündeki bir zihine hapsolmuş insan potansiyeli için değil, ama diğerleri için mümkün.
İnsanların dünyayı düşündüklerinden biraz farklı sanıyorlar, oysa hiç, ama hiç de sandıkları gibi değil! Yeni yüzyılın başlangıcından beri, bilmecenin parçaları bir seviye daha oluşturdu. Bu seviye; fiziksel realitenin illüzyonsu doğası oluyor...İşte bu açıdan bakıp da tavşan deliğinin derinliklerindekileri görmeye başlayınca milyonlarca kişide  jeton düştü!
Kitap yazarken, her zaman nasıl yönlendiriliyorsam,  İnsanoğlu Artık Dizlerinin Üzerinden Kalk’ adlı kitabımı yazarken de, Ay’ın, dünya’nın doğal bir uydusu olmayıp dünyaya bizim algılayacağımız realite menzilini kısıtlamak için bir ‘engel’ frekansı yaymakta olduğunu irdelemeye yönlendirilmiştim. Bu tıpkı, biz Internet’e heryerden ulaşabilirken, Çin’deki erişimin kısıtlanması için koyulmuş olan ‘güvenlik duvarı’ gibi birşey oluyordu. Daha önce de defalarca belirtmiş olduğum gibi, Ay’dan yayınlanan frekanslar, bizi sahte bir realite ile besliyor, yani dünyayı gerçekte olduğu gibi göremiyoruz.  Ben buna ‘Ay Matriksi’ diyorum.
Ancak bu kitabım basıldığından beri enerjik bilgiler, bu kez de güçlü bir şekilde Satürn’ü işaretliyor. Satürn de, dünyayı en az Ay kadar etkiliyor. Anahtar;  Satürn. Ve en azından bu seviyede bu konuda yaptığım araştırmalar ;  evrenin elektriksel doğasına, bilginin nasıl iletildiğine, dolayısıyla da nasıl ‘hack’lenebileceğine dair cevaplar sağladı.
Tabii ki, anlamak için oldukça  açık bir zihne, ya da daha doğrusu ‘bilinç’e  sahip olmak lazım. Neyse ki bugünlerde hızla uyanmakta olan çok kişi bunu görebiliyor. Grafik eğrisi, bastırılmış ve kontrol altına alınmış algılama ile iyice dibe vurmuşken, benim ‘Gerçek’in Titreşimleri’ adını vermiş olduğum enerjiler sayesinde tam bir yükselişe geçti. Sistem, uzun zamandan beri kitlesel bir uyanış olacağını biliyordu,  dolayısıyla gücünü kaybetmemek için derin uykusundan uyanmakta olan insanların üzerinde gittikçe artan bir baskı uygulamaya başladı. 
Dünyada ve güneşte, genel olarak evrende her seviyede, muazzam değişiklikler olacak. En çok da insanların kalplerinde ve zihinlerinde inanılmaz farklılıklar yer alacak. Bu olayların çoğu belki zorlayıcı olacak, ama çoğu harika, sonuç ise muhteşem olacak. Şimdi kontrol, kısıtlama ve baskı çağından, ancak rüya diyebileceğimiz alabildiğine gelişmiş bir farkındalık ve potansiyele doğru bir geçiş yapmanın eşiğindeyiz. Rüyayı görmeye bakın, o geliyor!  Çağlardan beri süregelen kontrol sistemi, tabii ki pek de öyle sessizce veya hızlı bir şekilde kaybolmayacak.  Ama gidecek! Titreşimsel yapısı gün geçtikçe tükeniyor. Titreşim hızlanıyor ve onu tepemizde tutanın kendimiz olduğunu kavradığımız anda, bu iskambil kağıtlarından yapılmış yapı çökecek!
Her zaman bilinmesi gereken hep daha çok şey olacak, ama şimdi büyük bir değişim  yaşanıyor. Dünyadaki insanlar,  artık görmekte olduklarından hiç hoşnut değiller. Tabii herkes neye inanmak isterse ona inanacaktır, bu herkesin kendi bileceği birşey, yani tamamen bir seçim meselesi...
Vurgulamak istediğim bir diğer nokta da şu ki;  ‘akıl’dan ‘bilinç’e geçmek için sürekli olarak meditasyon, Yoga veya Tai Chi, nefes alıştırmaları yapmaya, oruca girmeye veya başka ne varsa onları uygulamaya hiç gerek yok. Sadece bunu içtenlikle hissetmeniz yeterli olacaktır. Ben bunların hiçbirisini uygulamadım  ve meditasyona en yakın yaptığım şey, sessizce oturup derin derin düşünmek oldu. Biliyorum bu tür ‘gelenek’lerin ‘Guru’ları, uygulayıcıları veya savunucuları  bu dediklerime  itiraz edip, “Öyle şey olmaz! ‘Yüksek Bilinç’e bağlanmak için mutlaka şunu yapmalısın, bunu yapmalısın!” diyeceklerdir. Tabii bunu söylemeye hakları da olabilir. Zaten ben kimseye ‘bunları yapmayın’ demiyorumki, bu tamamen onların tercihi. Sadece ‘gerek kalmıyor’ diyorum. Birçok kişi, kendi bilincimize açılmamız işlemini çok komplike veya karmaşık bir hale getiriyor. Oysa hiç de karmaşık değil. ‘Bilinç’inize uyanmak sadece bir seçim, karar veya niyet meselesidir. Ondan sonra ‘bil’en kalbinizi  izleyerek, deneyimlerinize rehberlik etmesine izin verirsiniz, o da sizi ‘yuva’ya  ulaştırır. Bunun için kristallere veya tütsülere gerek yok. Tabii ki çevrenizde bulunmasından hoşlanıyor olabilirsiniz, ama inanın hiç gerekli değil. İşlem, çoğu kişinin iddia ettiği veya sandığı gibi zor değil, aksine son derece basit.
İşin püf noktası, amacına ulaşmaması için Kontrol Sistemi’ne odaklanmamak.  Eğer sisteme odaklanırsak, onu daha çok güçlendiririz. Yani kehanetlere inanırsak onların gerçekleşmesini sağlarız. Kendimizi, sistemi başarıya  ulaştıracak bütün bu düşüncelerden, Maya, Hopi ve Nostradamus  kehanetlerinden ve negatif enerjilerden arındırmalıyız.
Kalplerimizi ve zihinlerimizi, bir zihin hapishanesine dönüştürülmüş olan dünyayı eskiden olduğu gibi yeniden bir cennete dönüştürmeye odaklayabiliriz. Ben buraya, ortalığı  biraz dalgalandırıp, sonra dönüp gitmek için gelmedim. Çoklu realitelerdeki birçok varlık gibi, ‘zihin kontrol sistemi’nin yerine,  özgür bilinç ve sınırsız olasılığın gelmesini sağlamak için  geldim.
Son 30-40 yıldır, ‘uyanmış bilinç’ ile milyonlarca çocuk doğdu. Onlara genellikle ‘indigo çocuklar’ deniliyor. Onlar titreşimsel bölünmeyi aşarken ‘bilgi’lerini korudular. Yoksa, kendilerini bekleyen şeyin sadece global bir zihin hapishanesi olduğunu bile bile gelirler miydi? Onlar, insanların çağlardır süren zihin hapishanesi sona erdiği zaman, yeni bir dünya yaratmak üzere buradalar. Kontrol sistemi etkisini kaybediyor. Bir süre daha durum öyle görünmeyebilir, ama sonu yaklaştı. Bunu ‘bil’in. ‘Biliş’i hissedin. Kontrol sisteminin üzerine kurulmuş olduğu enerji bölünmesi veya sapması, ‘Gerçek’in Titreşimleri’ enerjisiyle şifa buluyor, iyileşiyor. Sürüngenler ve hibridleri, planlarını başarıya ulaştırmak için  tutunabildikleri ne varsa ona tutunacaklar. Kendi realitelerimizde bunun gerçekleşmesine izin vermezsek, insanların zihinsel köleliği sona erer ve insanlık gerçek ve muhteşem benliğine kavuşur.
Hatırlarsanız Matriks filminde bir sahne vardı: Neo, Oracle’a bir seçim yapma konusunda  bir soru sorar. O da; “Buraya seçim yapmak için gelmedin, o seçimi gelmeden önce zaten yapmıştın, şimdi bu seçimi neden yapmış olduğunu anlamak için buradasın.”der.
        Hepimiz bu seçimi buraya gelmeden önce yaptık. Neden? Dünyada,  bir cennet olarak dışavuracak olan huzurlu, sevgi dolu bir küresel bilinç değişimi yapma işleminin bir parçası olmak için buradayız. Bunu nasıl biliyoruz?  Artık hatırlıyoruz.
Kim olduğunuzu hatırlayın. Nerede olduğunuzu, nereden geldiğinizi hatırlayın. Sadece hatırlayın...
                                     
Remember Who You Are’ adlı kitabından...

10 Ocak 2014 Cuma

'Gerçek'in Titreşimleri - XXVIII



BUGÜN DÜNYA İÇİN NE YAPTINIZ?

Geçtiğimiz haftalarda, ‘Halkın Sesi’ kanalını yayına sokarken her türlü sosyal çevreden gelen insanlarla çalışmak muhteşem bir deneyim oldu. Gerçekten de, ilk fikrin belirmesinden sonra geçen altı ay içersinde bağışlarla geliştirilen fonla mucize gibi birşey gerçekleşmiş oldu.

Bu aşamaya gelmede çok büyük rolü olan çekirdek kadrodaki muhteşem insanlar, 'bu benim işim değil’ veya ‘artık çalışamayacak kadar çok yoruldum’ gibi cümleler kullanmayı hiç bilmiyorlar. Onlar gevezelik değil, iş yapıyorlar, zaten bizim aradığımız da bu: sürekli bir odaklanma. Yani  kişilerin, kendi çıkarları için kullanacakları birşey değil...

Onların hepsi çok özel kişiler. Yaptıkları da, sürekli olarak ‘sevgi’ ve ‘dünyayı değiştirme’ söylemleri satıp amaçları sadece kendilerine hizmet olan kişilerin maskelerini düşürmek!

13 Aralık 2013 Cuma

Gerçek'in Titreşimleri - XXVII

Eğitim borçları

Üniversiteye falan gitmedim... Zihinsel olarak okulda da pek az bulundum. Sınıfta hep pencere kenarına geçer, sürekli olarak hayallere dalardım. Futbol oynadığım zamanlar hariç, okul hayatımla ilgili pek az ayrıntı hatırlıyorum.

Sınıfın ön kısmında duran birisi durmadan konuşup, tebeşirle tahtaya birşeyler yazar, ben dalgın bir şekilde pencereden dışarıyı seyrederken de mutlaka “Icke, bu tarafa bak ve uyuma!” derdi, ama doğrusu ya, hayal kurmak onun anlattıklarından çok daha cazip gelirdi. Aynı nedenle sınavlarda da hep başarısız olurdum. Sadece yazmayı, hayal kurmayı ve takım için futbol oynamayı severdim, gerisi ise hiç bana göre değildi. Herhalde o zaman bile sisteme baş kaldıran bir asiymişim. Sırf beni adam etmek için ‘başkan’ bile yaptılar. Öbür çocuklar buna çok şaşırmışlardı, çünkü başkanlara okul kurallarını uygulama yetkisi verilir ya. Benim gibi bir asiyi içeriye aldıklarını sanmalarına çok gülerdim. Tenefüslerde çocukların okul binasına girmeleri yasak olduğu için İngiltere’nin o buz gibi soğuğunda dışarıda bekletilmeleri gerekirdi, ama ben hepsini içeriye alırdım. Ne yani, soğuktan donsalar mıydı? Son derece saçma birşeydi. Sonunda okul hiyerarşisi, beni okulun katı kurallarıyla yola sokamayacağını anladı.

1950’li yıllarda İngiltere’de okul eğitimi

22 Kasım 2013 Cuma

davidicke-turkce.blogspot.com 1 yaşında


Bugün davidicke-turkce.blogspot.com'un yıldönümü...


Geçen yıl, 22 Kasım 2012’de açılan ‘David Icke Türkçe Blog’ bir yılını doldurdu. Bu blogu açarken, sadece David Icke’ın verdiği bilgileri içermesi ve kendimizinki de dahil, hiçbir yoruma yer verilmemesi kararı almıştık. Mümkün olduğu kadar, uzun ve sıkıcı gelebilecek düz yazılardan kaçınmamız gerektiğinin de bilincindeydik.  


Bilindiği gibi David Icke’ın orijinal web sitesinde bile hergün, kendi verdiği bilgileri içeren yazılar değil, kendi çalışmaları ile ilgili bilgiler, videolar ve dünyanın çeşitli yerlerinden derlediği ‘gerçek haber’ler yer alıyor. David makalelerini ise, sitesine abone olanlara gönderdiği bültenleri yoluyla ulaştırıyor. Bu durumda blogu beslemek için bizim yapabileceğimiz tek şey de, henüz Türkçe’ye çevrilmemiş olan ‘David Icke kitapları’ndan ve haftalık bültenleri için yazdığı makalelerinden yararlanmak oldu.


Konudan,  önce David Icke’ın kendisini haberdar etmeyi uygun gördük. David için, bilginin kitlelere ulaşması herşeyden daha önemli olduğu için hiçbir sorun çıkmadı. Blogda okuduğunuz yazılar, bazen yazının altında da belirtilmiş olduğu gibi, çeşitli kitaplarından alıntılardan ve sitesine abone olanlara gönderdiği bültenlerin çevirilerinden sağlandı. Bu arada,  herzamanki yoğun temposunda da olsa blogumuzu David de ziyaret edip teşekkür etti.



David Icke Türkçe blog’da, ne yazık ki David’in kendi web sayfasının hızını yakalayamadık. David’in 3 tane uzun videosunun çevirisi hazır olmakla birlikte, alt yazı hazırlanması zor olduğu ve uzun sürdüğü için, çok kaçınmış da olsak, ne yazık ki kaçındığımıza yakalandık ve hep düz yazılara kaldık. Ancak yine de, spiritüellikteki ‘yürekten gelen sese kulak verme’ önsezisi ile bunu sürdürdük. İşin en hoş yanı, bizden kaynaklanan bütün bu olumsuzluklara rağmen ortaya, okuyucunun ne kadar azimli ve sabırlı olduğu çıktı! 


Blogda da okumuş olduğunuz gibi David Icke, Mayıs 2013’de başlatmış olduğu bir kampanya ile  dünyada bir ilke imza attı ve sadece web sitesini izleyen, dünyanın her köşesinden insanların büyük desteği ile, şirket medyasına karşı, 24 Kasım 2013’te, İnternet üzerinden, sadece ‘halkın sesi’nin yayınlanacağı bir  TV ve Radyo kanalını faaliyete sokmak üzere neredeyse ‘imkansız’ olanı başardı! Teknik profesyonel personel hariç, kendisi de dahil, herkesin gönüllü olarak çalışacağı ‘Peopel’s Voice/Halkın Sesi’ TV ve Radyo kanalının yayını, Londra ve Los Angeles’taki stüdyolardan yapılacak ve sadece ‘Halkın Sesi’ olacak. Ayrıntıları David videosunda anlatıyor, ama sizlere blogda sunulacak olan video, henüz altyazı çalışmaları aşamasında, ama zaten David’in, blogdaki  bu konuyla ilgili yazıları da yeterince açıklama içeriyor, dolayısıyla ilgilenenler o yazılara tekrar bir göz atabilirler. 


People’s Voice/Halkın Sesi adlı bu TV-Radyo kanalı İngilizce olduğu için, blog okuyucusu doğal olarak fazla ilgi göstermiyor. Ancak gözden kaçan çok önemli bir nokta var. Bu, global bir TV-Radyo Yayını ve dünyadaki bütün insanların sesi olacak, dolayısıyla da bir dolu gönüllü sayesinde dil problemi aşılacak. ‘Halkın Sesi’, dünyanın çeşitli noktalarından ‘doğru’ haberleri dünyanın her yerine ulaştıracağı gibi, dünyanın her yerinden insanları da dünyaya açacak, ruhsal araştırmalar ve ‘uyanma’ konularıyla ilgili müzik yapan müzisyenleri, yazarları, ressamları, film yapımcılarını,  sanatçıları ve şirket medyasının görmezden geldiği nice yeteneği, bütün dünyaya  tanıtacak. Bu, birçok gönüllünün sayesinde ve ayda bir kere,‘1 İngiliz Pound’u bağış karşılığında ayakta tutulmaya çalışılan çok büyük bir organizasyon ve iyi niyetini belli eden herkese açık.


Blog yöneticileri olarak bu potansiyeli sağlamayı gönlümüz çok istiyor,  ancak tabii ki bunun bir fizibilitesi var, dolayısıyla da öncelikli olan, bir yılını doldurmuş olan blogumuzun hangi aşamada olduğuna dair bir değerlendirilme yapılması. Bu değerlendirmeyi de, kısa bir süre sonra hep birlikte yapmayı arzu ediyoruz.  Onun için bizi izlemeye devam edin...


Çoğu kişinin David Icke’a sormak istediği kim bilir ne kadar çok soru vardır. Buna biz de dahiliz, ancak Web sitesini bütün dünyadan en az 3 milyon kişinin izlediği, dünya çapındaki bir gönüllü Radyo-TV Kanalı’nın organizasyonunun başında olan, sürekli olarak kitaplar yazan,  sitesine abone olanlar için her hafta websitesinden makaleler ve bültenler yayınlayan David Icke’ın 7/24 çalıştığını düşünecek olursak, insanlara teke tek ulaşmasının imkansız olduğunu görebiliriz.  Bilindiği kadarıyla David, fazlasıyla kalabalıkların içinde görünse de, yapı olarak hep kendi kabuğunda kalmayı tercih eden bir kişilik, dolayısıyla her fırsatta da; “Bilgi orada, ona ulaşmak ve öğrenmek mümkün, bu sadece bir seçim ve niyet meselesi.” diyor .


David Icke’ın sağladığı bütün bilgileri, elimizden geldiği kadar blogumuz aracılığı ile aktarmaya, blog okuyucusunu da  David Icke ile ilgili gelişmelere mümkün olduğu kadar yakın tutmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda sizlere, David’in Türkçe’ye çevirmiş olduğumuz ‘İnsanoğlu artık Dizlerinin Üzerinden Kalk, Aslan Artık Uyumuyor’ adlı yaklaşık 700 sayfalık, inanılmaz bilgiler içeren kitabının basılma aşamasına girdiğini ve David Icke’a bir Türkiye sunumu sağlamak için de çalışmalar içerisinde bulunduğumuz haberlerini verebiliriz.


Bugün blogumuz birinci yaşına girerken, henüz gönlümüzün istediği koşulları yakalayamamış da olsak, bütün bu bilgileri bizimle paylaşırken öncelikle göstermiş olduğunuz sabır ve hoşgörü için hepinize ‘Sonsuz Sevgi’ lerimizi ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.


‘davidicke-turkce.blogspot.com’ekibi

21 Kasım 2013 Perşembe

Gerçek'in Titreşimleri - XXVI



David Icke’ın 29 EYLÜL 2013’tarihli makalesi



DAHA GİDİLECEK ÇOK YOL VAR... AMA ARTIK AKINTI YÖN DEĞİŞTİRDİ...

     
Bütün biçimleriyle global komplo hakkında insanları uyarma konusunda çalışmalar yapanlar açısından, şu son birkaç hafta son derece umut verici geçti. Geçmişi düşünecek olursak, hatırladığım kadarıyla şimdiye kadar ilk kez, en azından şimdilik, devasa bir askeri taarruz veya bir savaş oyunu, kamuoyunun gücü ile beslenerek engellendi, yani ‘bilgi’ değiştirildi...


Herşey bilgi. Evren de bir bilgi. Evet, evren de şifrelenen ve deşifre edilen bilgiler ile etkileşime giren bir bilgi... İşte bu yüzden tiranlığın global şebekeleri ve kontrol sistemi, öncelikli  olarak bilgiyi ve algılamayı hedef alıyor. Bu , ‘Algı Yanılması’ veya ‘Algının kandırılması’ şeklinde açıklanabilir. Zaten yeni kitabımın adı olarak da özellikle bunu kulllandım. Dikkatinizi çekerim; şirket medyasını kendi egemenlikleri altında tutarken bunu, sırf kontrol altında tutmuş olmak için yapmıyorlar. Amaçları çok daha derinleri hedefliyor. Bu, insanların verecekleri tepkiyi manipüle edebilmeleri açısından çok önemli, çünkü aldatma programı ile, insanoğlunun zihinsel hücrelerini kendisinin inşa edeceği şekilde algılamasını sağlayacaklar. İnsan zihninin algılama özgürlüğünü kapalı kapıların arkasında, işte böyle tutuyorlar ve  sonsuza kadar da tutmayı planlıyorlar.

Paylaşım