31 Ekim 2015 Cumartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 55 - Nikola Tesla

Tesla Faktörü... (Mart 2015)


https://www.youtube.com/watch?v=NDuC0125gGo

Zamanın Ötesindeki Dahi” diye anılan Nikola Tesla

Eğer evrenin sırlarını öğrenmek isterseniz herşeyi; enerji, frekans ve titreşim olarak düşünün.” demiş.

Bu hafta bir video izledim. Nikola Tesla hakkında bir belgeseldi. Yıllardır kitaplarımda ondan çok söz etmişimdir. Bu tür bilgilerin içine girmemiş olanlar, Tesla’yı pek bilmezler. Tesla, Sırp kökenli olup, şimdi Hırvatistan olarak bilinen yerde doğup büyümüş.

O bir dahi ve zamanının çok ötesinde olan bir kişiydi, ama onun keşifleri ve potansiyel uygulamaları, sistemin/kabalın pek istediği şeyler değildi, dolayısıyla işin gerçeği, onu yok ettiler. Tesla’nın hayatına ve o zamandan beri neler olduğuna şöyle bir bakınca çok ilginç geliyor. Hepsi gerçekten onun ne kadar zamanının ötesinde biri olduğunu gösteriyor. Onun realite hakkındaki bazı yaklaşımlarının üzerinde çalışıp, amacımıza uygun hale getirmek mümkün. Oysa maalesef bugün bu, son derece kötü amaçlar için kullanılıyor.

7 Ekim 2015 Çarşamba

Gerçeğin Titreşimleri - 54 - Tekrarlayıcılarla dolu dünya

(David Icke’ın, 29 Haziran 2015’te yayınlanmış olan videosundan).

Tekrarlayıcılar ile dolu dünyadaki akıl oyunları!

Olumsuzluklarla nasıl mı baş ediyorum? Etmiyorum ki! Umurumda bile değil. Başkalarının benimle ilgili düşüncelerine kesinlikle aldırmıyorum. Benimle hiç alakası yok. Hani bilirsiniz, birisi hakkında birşey söylediğimiz zaman aslında o birisi hakkında değil, ağzımızı her açışımızda kendi hakkımızda birşeyler beyan ediyor oluruz. Dolayısıyla kitaplarımı okumadıkları halde benimle alay eden veya kınayan kişiler neden bahsettiğimi bile anlamadıkları halde konuşunca, beyan ettikleri de benimle ilgili değil, tamamen kendileriyle ilgili birşeyler oluyor. Çoğu kişinin görüşü, bilgiye veya araştırma sonuçlarına dayanmıyor, kişilerin söyledikleri sadece kendilerini ifşa ediyor. Mesele burada.

İşte insanlar inandıkları şeyler konusunda kitlesel olarak bu şekilde manipüle ediliyorlar, çünkü malum, az sayıdaki bir grup, çok sayıdaki bir grubu fiziksel olarak kontrolü altında tutamaz. Bunu, askeri sokaklara salarak küçük bir bölgede yapabilirler, ama milyonluk, hatta küresel olarak düşünecek olursak milyarlık bir nüfusu kontrol altında tutmak isterseniz, önce onların kendilerini ve dünyayı sizin istediğiniz şekilde algılamalarını sağlamanız gerekir. İşte bu bir akıl oyunudur!

17 Eylül 2015 Perşembe

Gerçeğin Titreşimleri - 53 - Ne görüyorsanız, onu ediniyorsunuz





Gerçek’in Titreşimleri – 53 – Ne görüyorsanız, onu ediniyorsunuz
Albert Einstein, eski dostu Besso’nun ölümünden sonra şöyle demiş: “Şimdi Besso bu tuhaf dünyadan, benden biraz daha önce gitti. Bu önemli birşey değil. Bizim gibi kişiler, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki farkın çok ısrarlı bir illüzyon olduğunu bilirler.” (Yapılan araştırmalar Einstein’ın haklı olduğunu gösteriyor: Ölüm bir illüzyon.)

(David Icke’ın Temmuz 2015 tarihli videosunun metni)

Ne görüyorsanız, onu ediniyorsunuz...
Kitaplarımı okumuş olanlar bilirler, yıllardır hep bu dünyanın bir illüzyon olduğu gerçeğini anlatmaya çalışırım. ‘Realite’ olarak bir illüzyonu algılıyoruz. Dünya tabii ki var, ama gerçek dünya dediğimiz hergün deneyimlediğimiz formda değil. Asıl bu dünya ‘gerçek değil’ durumunda... Fizikalite konusunda vurguladığım gerçek itibariyle, bu ‘katı’ dünya bir illüzyon, temel olarak holografik ve fizikselliği de sanal!... Şimdi bazıları verdiğim bu bilgilere bakıp destekleyecek, kimileri de her zamanki programlanmış refleks hareketleriyle “Bu David Icke kaçık!” diyecektir.

Çok ilginç, bu hafta “Kuantum Fizik” alanında çalışan bilim adamlarının medyaya verdikleri bir rapor itibariyle bu dünya, onu gördüğümüz için varmış, çünkü onu baktığımız için görüyormuşuz! Rapor şöyle diyor; başlık da şu: “Hayatınızın tamamı bir illüzyon! Yeni yapılan testlere göre dünya biz baktığımız sürece var!” Hey, sanki böyle birşeyi önceden duymuş gibiyim, öyle değil mi?

Bu rapor, “Kuantum Mekaniği, realitenin ölçülmeden var olmadığını söylüyor” diyor. Aslında ben olsam, “ölçme” kelimesi yerine başka bir kelime kullanırdım. Mesela deşifre veya yansıma gibi. Yani rapor; “Kuantum Mekaniği realitenin deşifre edilmeden var olmadığını söylüyor” diyebilirdi. Yine ben olsam; “Arkamda duran şu bilgisayarın görsel olmayan haldeki bilgiyi deşifre ettiği gibi aynı şekilde deşifre ettiği sürece” şeklinde açıklardım... Kısaca resimler, kelimeler ve grafikler halinde değil, sadece şifre ve bilgi halinde. Bilgisayar bütün bunları ekrana yanıtıyor. Peki o zaman hepsi nerede mevcut? Ekranda?

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 52 - Kendi realitenizi yaratmak


Kendi Realitenizi Nasıl Yaratıyorsunuz...
Sürekli olarak aynı şeyi yaparsanız, sürekli olarak aynı sonucu alırsınız... 


David Icke


Hayatımızda, hoşlanmadığımız kişileri veya deneyimleri kendimize çekmek gibi hoşlanmadığımız birşeyler olduğu zaman, “Neden hep böyle şeyler beni bulur?” der, “Acaba dışarıya ne veriyorum da bana bu şekilde yansıyor?” diye düşünmeyiz. Hayatımızda ne yaratıyorsak, gücümüzü geri almak, kendi sorumluluğumuzu yüklenmek yerine, hep sorumluyu dışarıda ararız. Zaten bunu yapmak için de yeterince yönlendiriliyoruz...


Dolayısıyla olanları değiştirmek için asıl, yansıyanı değiştirmemiz gerekir. Nehrin kenarında dururken suda kendi yansımamızı görür, bu yansımadan pek de hoşnut olmadığımız için taş atar, suyu tekmeler, atlayıp tepinip suyu karıştırır, hayatlarımızda her zaman yaptığımız gibi sorumluyu hep dışarıda ararız. Oysa nehirdeki yansımayla olan kavga bitip, bütün taşlar atıldıktan sonra herşey yine eskiye döner, nehir aynı şeyi aksettirmeyi sürdürür, çünkü o yansıma, tam anlamıyla bir aynadır. İçimizi değiştirirsek, dışımız da değişir. İşte sistem bunu anlamamızı hiç istememiş, algılamamız baskılanmış ve engellenmiş. Halbuki gelişmemiz o kadar kolay ki. Aynen şu dizine göre gidiyor: deneyim yaşa, o deneyimden ders al, o deneyimin sonucuna göre de gelişim sağla.. 



Yarattığımız dünya, kendi düşüncelerimizin bir ürünüdür. Kendi düşüncelerimizi değiştirmedikçe onu değiştiremeyiz.

Albert Einstein


12 Ağustos 2015 Çarşamba

Kendini değiştir, Dünya değişsin videosu



David Icke’ın Kasım 2010 tarihli bir videosundan...

KENDİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ DÜNYAYI DA DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ...

-İllüminati giderse, iyi olur muyuz?

-Ama biz değişmezsek gidemezler...Mesele bu.

-O zaman ‘Bütün’ün açısından önemli bir rol oynayacağız...

-Birisi sana “Dünyada neler olup bitiyor?” diye sorsa, sen de “Hangi seviyedekini öğrenmek istiyorsun?” dersin değil mi? Bir seviyede bankacılık dümenleri, bir seviyede politik dolaplar, ama frekanslara veya tavşan deliğinin derinliklerine dalarsan aynı şey farklı bir şekil almaya başlar. Şimdi konuştuğumuz seviye için önce ‘tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan’ sözü akla geliyor. İnsanlar mı güçlerini kontrol sistemine veriyorlar, yoksa kontrol sistemi mi onları güçlerini vermeye ikna ediyor? Herhalde bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ancak mesele şu ki, güçlerini kollektif olarak kontrol sistemine veren insanlar... Yani insanlar, çok az sayıdaki bir gruba güçlerini kendileri veriyorlar... Bu kadar basit... Evet, onların nasıl çalıştığını, nasıl manipüle ettiklerini, amaçlarının ne olduğunu bilmemiz lazım, ama asıl anlamamız gereken şudur ki; onların dışa vurumu, bizim kollektif realitemizdeki mevcudiyetleri tamamen bizim içsel ‘hal’imize bağlı. Eğer BİZ değişirsek, o realite de değişir. BİZ değişmezsek, o da değişmez...

-O zaman ortaya ‘Ne yapabilirim?’ sorusu çıkıyor. Yani mesele sistemle savaşmak veya çatışmak değil. 

-Ne ile savaşırsan o olursun. Buna verebileceğim bir sürü örnek var. Şimdi sözünü ettiğimiz seviyede ne yapabiliriz? Kendimizi değiştirirsek dünya da değişir. Eğer yeterli sayıda insan değişirse dünya da değişecektir, bu kadar basit. Tekrar aynı noktaya dönüyoruz, iyi haber şu ki, sorunun çözümü dışarıda yani bizim kontrol altına alıp etkileyemeyeceğimiz bir yerlerde değil! Cevap içimizde, neden? Çünkü bireysel de toplumsal da olsa dünya içimizde...Dolayısıyla BİZ değişmeliyiz ki, ‘içsel hali’mize göre dışavurduğumuz hal de değişsin, çünkü dünya biziz, biz de dünya...

İşte herşeyin büyük bir hızla kökten değişeceği asıl seviye bu...Süregelen komplo ortaya çıkarken, bütün bu bankacılık dolapları, organize edilen savaşlar ve terör derken; “Hepsi onların suçu, şununla veya bununla savaşmalıyız!” dersek hep bu seviyede kalırız. Aksine böyle demeyip, “Bum, bum, bum” karæ®lı bir şekilde realitenin daha derin seviyelerinde ilerleyip, önce içimizdeki hali değiştirmeliyiz. Tabii ki neler olup bittiğini bilmekte yarar var, ama bu aşamada insanlar “Bundan çıkış yolu göremiyorum, çözümü bilemiyorum, ne yapabilirim?” diyeceklerdir. 

Çözüme ancak ve ancak, realitenin derin seviyelerine inip, dünyanın, ‘insanın içsel hali’nin kollektif bir dışavurumu olduğununun farkındalığına varılırsa ulaşılır. Hepsini biz yaratıyoruz, dolayısıyla onu yaratmayıp, daha güzel birşey yaratabiliriz. Nasıl? Kişisel ve kollektif olarak önce kendimizi değiştirmemiz lazım. Barış dolu bir dünya istiyorsan önce kendinle barış! Sevecen bir dünya istiyorsan önce kendin sevecen ol. Düşünsene, çok sayıda insan sevecen olmaya karar verse ne olur? Ya da çok sayıda insan barışçıl olmaya karar verirse? Çok sayıda insan kararlarını doğru ve adil bir şekilde verirse ne olur? Dünya aynen bunun dışa vurumu olur. Yani değişir. 

-John Lennon’un dediği gib; “Kimse savaşmazsa savaş olmaz.”

-Tabii ki, o zaman savaş olmaz. Hani şöyle diyorlar; “Savaşı durdurmak için savaşıyorum”. Hadi oradan. Önce üzerindeki şu üniformayı çıkar, sonra da silahını bırak. Böyle bir başlangıç yapabilirsin. Aslında insanları anlıyorum tabii. Kendilerini, hayatlarına dışarıdan birilerinin müdahale ettiğine inandırmışlar. Tabii, ama bu kısa süreli bir rahatlık sağlıyor onlara.“ Ben zaten çok talihsizim, onlar böyle yapmasaydı, ben bu durumda olmazdım.” Eh, bu belki kısa süreli bir mazeret olabilir, ama insanın içsel hali öyle değişmez. Bir şekilde neyi içeri çekmişseniz, kolay kolay onu dışarı atamazsınız. Bu mümkün değil. Bazen insanlar davranışlarının soromluluğunu üstlenip zayıflık belirtisi olarak nitelendirirler; “İtiraf ediyorum, hata yaptım.”derler.

Bir dakika, burada şöyle diyelim: Sıcağın sıcak olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Tabii soğuğu bildiğiniz için. Dolayısıyla mukayese yaparsınız. Aynı şekilde şu deneyimi yaşadın, şu kararı verdin, ama bir bakmışsın belki de hayatının en iyi kararını vermişsin, çünkü birşeyler değişmiş, o zaman bir dahaki sefere daha iyi bir karar verirsin. Bu bir hata değildir. Bir deneyimdir...

Onu hatadan ziyade bir deneyim olarak görürsek kendimizi suçlamaz, hayatımızı öyle yaşadığımız için kendimizi negatif görmeyiz. Örnek verelim; Alkol ya da uyuşturucu bağımlılarına en iyi yardım edecek olan kim olur? Bir zamanlar kendileri de alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olanlar mı,yoksa üniversitede kitaptan okuyup da “Şimdi seni bağımlılıktan kurtaracağım” diyenler mi? Şaka ediyor olmalısın. Tabii ki birisine yardımcı olmaya çalışmak harika birşey, o ayrı mesele. Ama eskiden bağımlı olan bir kişi bütün aşamaları, tuzakları, ayartılmaları bilir. 

İşte, “hata” dediğimiz şeyleri bizi yeni bir farkındalığa taşıyan deneyimler olarak görürsek o zaman hepsi pozitife dönüşür, daha üst bir anlayışa basamak oluşturur, büyük bir bilgelik sağlar. Bazen ben de kendi hayatıma bakıyorum, en büyük hatalarım sandığım deneyimlerimin, en büyük armağanlarım olduklarını görüyorum... 


26 Temmuz 2015 Pazar

Human Race videosu


2010 yılında Project Avalon’dan Bill Ryan’ın, “İnsanoğlu Artık Dizlerinin Üzerinden Kalk/Human Race Get Off Your Knees” adlı kitabının basılmasını takiben, Londra Brixton Akademisi’nde gerçekleştirmiş olduğu konferanstan sonra, David Icke ile yapmış olduğu 110 dakikalık videonun çevirisi...


-Ben, Project Avalon’dan Bill Ryan ve tarih 19 Mayıs 2010. David, şu el çırpma hareketini yapabilir misin? 




-Tabii ki. Aslında iki elle değil de, bir buçuk el ile çırpma hareketi oluyor. İşte şöyle birşey… Bu benim en sessiz el çırpma hareketim. Bir ara Youtube’ta salağın biri benimle masonik şekilde el sıkıştığını iddia etmişti ya... Neyse, bir gösterelim bakalım. Bayanlar, baylar, bu Masonik bir el çırpmadır. Yani romatoid artriti olan iki mason arasında…Eski bir gelenek, ta Babil’e dayanır!


-Evet, ben Project Avalon’dan Bill Ryan. Tarih 19 Mayıs 2010. Biliyor musun, 2010’a nasıl geldik inanamıyorum. Geriye baktığın zaman tarih 1990 lardı, zaman uçuyor. Sen de öyle düşünüyor musun?


-Evet Bill, zaten hep öyle düşünüyorum. 1990’larda ilk uyanışımdan sonra arka arkaya gittiğim medyumlar aynı bilgiyi teyit ediyorlardı. İlk öğrendiğim şeylerden birisi, “Gerçek’in Titreşimleri’idi. Aslında bu, o konuda yazdığım ilk kitaptı ve adına da ‘Gerçek’in Titreşimleri’ demiştim. Aman Tanrım, Bill, o zamanlar, bugün gerçekleşmekte olan titreşim değişikliğinin olacağına dair en küçük bir işaret bile yoktu, biliyor musun? İnsanları kollektif bir koma halinde tutan kölelik yoğunluğunda bir kırılma olacak, insanlar uyanıp kendilerini farklı bir halde görecek, şimdiye kadar hep saklanmış olan herşeyi yüzeye çıkaracaktı. Biliyorsun 1990’larda en küçük bir işaret bile görünmüyordu, ama şimdi bir bak, inanılır gibi değil, dünyanın her yerinde inanılmaz sayıda insan uyanıyor. 20 yıl önce ortalıkta olmayan ne kadar çok bilgi yüzeye çıktı. 10 yıl önce böyleydi, 5 yıl önce böyle, derken grafik yükseliyor. O başlangıç yıllarında, medyumun söyledikleri arasında ilginç kavramlardan birisi de, zamanın büyük bir hızla geçeceği idi ki, bu korkutucu boyutlara tırmanacaktı, çünkü, bence, zaman ve uzay gerçek değil, birer kurgu. Üzerine bilgi kaydedilmiş olan bir bilgisayar diski alalım, buna belirli veriler programlanmış olsun, bilgisayara koyalım, o verileri okuyacak ve o dijital seviyeyi veya bilgi seviyesini, ekranda zaman ve uzay olarak verecek. Biz de onu yapıyoruz. Sol beyin bilgiyi alıyor ve senkronize ediyor. O sekansı ne kadar hızlı yaparsa, zaman da o kadar hızlı geçer. 


Einstein’ın söylediği gibi, dişçinin bekleme odasında oturuyorsun, o sekans o kadar hızlı değil. Onun benzetmesiyle, eğer yanında güzel bir kadın varsa sekans çok hızlanıyor. Durum şu: Baskı çağından gelen enerji değişimi, gelişmeye, aydınlığa ve uyanışa dönüşüyor. Bu, bizim realiteyi veya sekansı deşifre ederken etkilenmemiz ile oluyor. Önceki gün bir dergide okudum, Nisan ayı geldi mi? Mart ayına ne oldu? Peki ben nasıl kaçırdım? Ya Noel ne zamandı? İki yıl önce mi? Çok şaşırtıcı, neler oluyor böyle?

29 Haziran 2015 Pazartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 51 - Oturumun kapatılması


“Bilgi”, “güç”tür diyorlar. Hayır, değil! “Güç, bilginin kullanılmasıdır. “Bilgi’yi başkalarına aktarmak ise “sorumluluk’tur... 

David Icke


“Oturum”un “Kapat”ılması...
(2005’te basılmış olan [Herşey “Sonsuz Sevgi”, Gerisi Hep İllüzyon] adlı kitabından...)

İnsan dediğimiz ‘beden kimliği’ne son vermedikçe, illüzyona köle olmaktan asla kurtulamayız. Neye inanıyorsak ve kendimizi nasıl algılıyorsak, bu bizi ya köle edecek, ya da özgür kılacaktır.

Kendinizi isminiz ve bedeniniz olarak tanımlarsanız, sınırlı duygu ve düşünceleriniz olur. Bir kez olsun bir deneyin ve görün. DNA programının bütün temeli, kurallara dayalı sanal holografik bir dünyanın yansıtılmasıdır. Adından de anlaşıldığı üzere kurallar hep sınırlayıcıdır. ‘Kurallar’ın katı duvarları, fizik yasaları, hastalıkları, yaşlanma, doğum ve ölüm çemberi ve birşeyin neden yapılamayacağını anlatan sayısız sebebi vardır. Yani bu alemde ‘ama’ kral durumunda. “Şunu yapmak isterdim, ama...”, “şuraya gitmek isterdim, ama...”, Kendimi iyileştirmek isterdim, ama...” ‘Matriks’, DNA’mız yoluyla bizi hep “ama zihniyeti” ile besliyor. Biz ise bir ‘algılama yanılması’ ile kendimizi o programa göre tanımlayınca, illüzyonun kölesi oluyoruz.

Paylaşım