5 Mart 2014 Çarşamba

Gerçek'in Titreşimleri - XXXII

David’in 3 Kasım, 2013’te yazmış olduğu makale:

“ ALAN ”
O ALANDA ‘SIR’LAR ORTADAN KALKAR


Bilim adamları ve öyle olduklarını iddia edenler, uzun zamandan beri aramakta oldukları ‘Herşey’in teorisini çözmeyi başaramadılar. Ben onlara buradan biraz yardımcı olabilir ve derim ki; “Herşey, sonsuz form olan tek bir ‘Sonsuz Bilinç/Farkındalık’ın birer ifadesidir”. ‘Sonsuz Farkındalık’ın sonsuz odak noktaları ve odaklanma becerisi vardır; işte biz ‘o’yuz ve herşey de ‘Sonsuz Bütün’ün içindeki bir odak noktası. Düşünceniz, yani odak noktanız adınız, aileniz, işiniz ve hayat hikayeniz olabilir, ama ondan ötesine hiç geçemez. Durum böyle olunca, siz de sadece doğan, bir hayat yaşayan ve ölen bir insan olursunuz.

Oysa çok gelişmiş bir ilgi menziliniz, yani gelişmiş bir bilinciniz veya farkındalığınız varsa, adınız, aileniz, işiniz ve hayat hikayenizin, aslında olduğunuz ‘Sonsuz Farkındalık’ içinde belirli bir frekans bandındaki deneyiminiz olduğunu bilirsiniz. Algılama (a), sadece gözlerin gördüğünü görür veya deşifre eder, (b) ise algılamanın, içinde olduğu büyük realitede sadece bir noktacık olduğunun ‘farkında’ dır.
Benim ‘Sonsuz’ dediğim sonsuza odaklanma, ‘Mümkün Olan Herşey’in ve ilginin bütün noktalarının farkındadır, çünkü ilgi kapsamı sonsuzdur. Parasitik, manipülatif güç ─yani başka bir odak noktası ve algılama─ kapıları insanların odaklanması ve algılamasının üzerine kapamadan önce, Sonsuz Realite’nin eski zamanlardaki farkındalığında sözü edilen 
‘Herşeyi Gören’ ve ‘Herşeyi Bilen’ terimleri de buradan kaynaklanırdı. Pekala, en azından çok kişi açısından diyelim... Manipüle edilmiş tarihimiz boyunca boyun eğmeyi reddetmiş olanlara; ‘gören’, ‘bilge’, ‘önsezili’ veya ‘kaçık’ denip hepsi görmezden gelinmiş, alay edilmiş veya yakılarak öldürülmüşlerdir, çünkü parasitik güçlerin ‘oyun planı’ açısından potansiyel birer tehlikedirler.

Eğer insanların, üretilmiş olan tek realiteye inanmasını istiyorsanız, o zaman ortaya çıkmasını isteyebileceğiniz en son şey, göz önüne alınabilecek çoklu olasılıklar bulunduğunu söyleyen birisi olur.
Tek bir enerji alanı bütün realiteyi kaplar, farklı olan diğer alanlar ise, o tek alanın- yani ‘ALAN’ın-ifadeleridir. Bu farklı alanlar, dikkatin ve farkındalığın farklı noktalarıdır,‘Tek’ herşeyi kaplayan ‘alan’ ise kollektif farkındalıktır.
Eğer sizin odaklanmanız da kollektif alanı içeriyorsa, deneyimlemekte olduğunuz realitenin ‘büyük tablo’sunu görürsünüz, ama sadece kendinize odaklanmış ve sadece kendinizin farkında iseniz, o zaman ‘bütün olasılık’ın değil, sadece ‘kısıtlanmış olasılık’ın koşullarında düşünüp, belirli formun fiziksel/holografik illüzyonunu algılarsınız.

Mesela hedef kitlenizi sahte bir realitenin içine hapsetmek isterseniz, onların hangi algılama içinde olmalarını isterdiniz? ‘Büyük tablo’ mu, yoksa ‘güçsüz aciz ben’ mi? Soru zaten kendisini cevaplıyor ve bugün dünyanın içinde bulunduğu halin nedeni de bu....


Bu nedenle, ‘bilim’, ‘tıp’, ‘eğitim’ ve medya, bu ‘alan’ın ve onun alt bölümlerinin varlığını keşfetmek veya kabul etmek istemiyor. Bu kurumların arkasındaki gizli güç, insanların bedenlerinin ötesindeki benliklerinin seviyelerini keşfetmeleri halinde, bütün domino taşlarının yıkılıp herşeyi sarmış olan sis tabakasının açılacağını çok iyi biliyor.



Aurik alan, değişen düşünce ve duygularla/frekanslarla değişiyor,
çünkü her bir renk veya ton, farklı bir frekans...

Bütün bunlar, insan aurik veya elektromanyetik ‘alan’ının, şimdi teknolojik olarak teyit edilebilmesine rağmen gerçekleşiyor. Çoğu kişi gibi ‘Gerçek’e boşverip, herşeyin resmi bilimsel versiyonunu korumak için ‘bilmeyiş veya cehalet perdesi’nin gerisinde de kalabilirsiniz, ama sonra gerçeği keşfedip de kıyasladığınız zaman; bütün paranız, işiniz, itibarınızın önemini kaybettiğini görüyor-sunuz.

Aurik alanın varlığının anlaşılması için gereken altyapının ve enerji realitesinin daha geniş bir enerji realitesine olan potansiyel bağlantılarının reddedilmesi suretiyle ‘bilim’, ‘tıp’ ve ‘eğitim’, hayatın doğası hakkında tam bir bilmezden gelme halinde tutuluyor. Sonra da bütün bu bilgisiziliğin adına ‘hayatın sırrı’ diyorlar.

Basılan görüntü, holografik form olarak
gördüğümüz şeyden yansıtılan dalga 
formundaki ‘bilgi alanı’dır.
Eğer birşey sizin reddettiğiniz bir alana gömülmüşse, o şeyin konumu doğal olarak sizin için bir ‘sır’ olur, yani araştırmadığınız ve ne olduğuna bakmadığınız herşey ‘sır’ olarak kalır. ‘Alan’, sırların çözüldüğü yerdir, ama siz bütün kanıtlara rağmen, varlığını inatla reddederseniz, tabii ki bütün bilinmeyenler gibi o da hep ‘sır’ olarak kalır. Bu, sadece sağlık değil birçok açıdan son derece zararlı olabilir. İnsan bedeni denilen hologram, aurik alandaki bilginin bir yansımasıdır. Çarşıda gördüğümüz teknolojik olarak üretilmiş olan hologram, bir fotoğraf üzerine dalga formu olarak şifrelenmiş olan bilgiyi okuyan bir lazer tarafından yaratılır.



...bu da, hologram dalga formu bilgisi yapısı olmadan dışavuramaz anlamına gelir. Hologram en basit anlatımla modelin şifrelenmiş halidir. Sağlık ve tıp uygulamaları açısından bu gerçeğin reddedilmesi de malum sonuçları oluşturur.

Alternatif şifacılar, uzun zamandır modern tıbbın ‘sebep’i değil, ‘belirti’leri tedavi ettiğini söylüyorlar. Alanı veya hologramı gözlemlerseniz, bunun nedenini görebilirsiniz. Beden (hologram) bilgi alanının bir yansımasıdır, dolayısıyla alanda olan aynen bedende olur, ama doktorlar ve bilim adamları sadece bedeni görürler, bilmedikleri için de hologramı tedavi ederler. “Ağrınız mı var? Pekala, o halde ağrıya neden olan sinirleri uyuşturalım”...

Ağrı ise aurik alandaki dengesizlikten veya bozulmadan kaynaklanır. Eğer ağrı enerjik olarak şifalandırılmazsa, semptom veya belirti veya hologramdaki dengesizlik sadece maskelenir, elimine edilmez. İşini iyi bilen etkin şifacılar bedeni değil, enerji alanını hedef alırlar, çünkü ‘alan’ sağlıklıysa beden de sağlıklı olur, çünkü ikisi birdir ve onlar bunu iyi bilirler.
Bir hologram stüdyosu

Günlük medya ve bilimde reddedilen, ama gizli çekirdek grup tarafından iyi bilinen başka bir sağlık tehdidi ve etkisi de nükleer santrallar, yüksek gerilim hatları ve cep telefonlarına dayalı tehlikeler, kablosuz net, ‘smart meter’ denen çeşitli tiplerdeki ‘akıllı’ ölçerler ve Fukushima gibi radyasyon felaketleri. Bunların etkileri gözden kaçırılıyor, çünkü a) komployu hazırlayanların en içteki çekirdek grubu bizim bunları bilmemizi istemiyor, b) bilim ve tıp alanında çalışan çoğu kişi, bedenin ne olduğunu ve nasıl çalıştığını bilmiyor. Onlara göre bu radyasyon teknolojisi bedeni etkilemezmiş. Oysa büyük çapta elektromanyetik aurik alanı etkiliyor ve sonra da ‘beden hologramı’na geçiyor. Bir düşünün, arabanızla yüksek gerilim hatlarının yakınından geçerken radyo yayınınız bozulur, öyle değil mi? Bu tamamen o yüksek gerilim hattından yayılan elektromanyetik alandan kaynaklanır. İşte bu tür yüksek gerilim hatlarına yakın yerlerde yaşayanlara olan da bu oluyor. O insanların elektromanyetik aurik alanları bu yüksek gerilim hatları tarafından bozuluyor, o bozulma bedenlerine geçiyor, bozulmanın sonucunda da ortaya lösemi veya benzeri hastalıklar çıkıyor. Aynı şey nükleer santrallar, cep telefonları, kablosuz net, akıllı ölçerler ve Fukushima gibi nükleer felaketler için söz konusu...

Bir kez daha vurgulayacak olursak, bunlar için tek önlem; kendi ‘elektromanyetik alan’ımızın bilincine varmaktır.

Global komplonun amacı; insanların odaklanmasını hologramda veya beş duyu algılamasında tutmak. Bir kez realiteyi algılamanız bunun tuzağına düşerse, temelde, bir sol beyin algılaması olan bu beş duyu realitesi herşeyi herşeyden ayrı görür, ayrı olarak algılmaya başlar. Bu, “Görüyorum, duyuyorum, dokunuyorum, kokluyorum ve hissediyorum, bunları yapamıyorsam, başka bir gerçek olamaz!” alemidir...


Bilim, tıp, eğitim ve medya denen ve sadece sisteme hizmet eden kurumların hepsinin yapısı ve kontrol içeriği, hep beş duyuya göre düzenlenmiştir. İşte bu nedenle, bütün alternatif açıklamalar ve olasılıklar bu kurumlar tarafından sansürlenir, hatta bazısı kanunen yasaklanır ve beş duyuya aykırı olan her görüş anormal olarak değerlendirilir veya nitelendirilir.
Cehalet veya bilmeyiş ve küstahlık biraraya gelince, ellerindeki müzik notası gibi belgeleri tekrarlayıp duran ve realite hakkındaki gelişmiş açıklamalarla ve olasılıklarla alay eden bilim adamları ortaya çıkar, çünkü bu bilgiler ‘mantık’ dedikleri kendi temellerine oturmamaktır. Peki belirli bir bilgiye dayalı bir inanma sürecinden başka birşey olmayan mantık nedir?


Günümüzde Homeopati de, bu bilimsel ‘mantık’ versiyonuna dayalı birşey olmadığı için göz ardı ediliyor ve ‘bir maddeyi yok edinceye kadar seyreltmek mümkün olmadığı için kimseyi tedavi etme özelliği de yoktur’ deniliyor. Homeopati’nin bu şekilde kınanması da , ‘Alan’ın ve herşeyin ‘bilgi’ olduğu gerçeğinin görmezden gelinmesinin başka bir sonucu...

Almanya Stuttgart’taki Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nde yapılmış olan deneylerde, sudaki madde sudan çıkarılsa bile o maddeye ait ‘bilgi’nin orada kaldığı gözlemlenmiş. Yani aslında şifayı sağlayan enerji halindeki bilgidir. Eğer homeopatiyi uygulayan kişi, bu konuda yeterince beceri sahibi ise aurik alan, dolayısıyla da hologram üzerinde tedavi sağlar. Yani bu aşamada homeopati doğrudan bedeni (hologramı) değil, bedeninin yansıtıldığı
bilginin modelini şifalandırır. Fiziksel olarak değil, enerjisel olarak şifa sağlar, çünkü aslında fiziksel olan birşey yoktur, aurik alan iyileşince, beden de iyileşir. 

‘Alan’ı bilmek, homoeopatiyi ve alternatif tedaviye ‘mantık’ sağlıyor, ama bu, sistemin ‘mantık’ temeline hiç uymuyor. Örneğin Oxford Üniversitesi’nde Profesör olan Richard Dawkins, sadece ‘fiziksel’ olanı görüyor. Ona ve onun gibilere göre fiziksel olarak, sadece fiziksel olan birşey tedavi edilir, ama tabii ortada ‘fiziksel diye birşey yok’ düşüncesi olursa, bu da başka bir problem yaratıyor.

Bir kez daha vurgulayalım, ‘mantık’, bilgiye dayalı bir algılama olup inanca dönüşüyor ve mutlak sayılmıyor. Bunu bilince hiçbirşeyin mutlak olmadığını bilerek bu tuzağa düşmüyorsunuz. Örneğin ben de buna inanmadığımı çoz kez belirtmişimdir. Ben de realiteyi bu şekilde algılıyorum, ama herzaman bilinmesi gereken çok fazla bilgi olduğunu, dolayısıyla her yeni bilgi ve yeni deneyimi algılarken hep keskin kenarın ucunda olduğumu biliyorum. Bizim inanç dediğimiz şey, algılamayı kendi kendine sansürlemek ve Tanrı’nın bizim bilmemizi istemediği daha fazla bilgiye gerek olmadığı düşüncesine sarılmak oluyor. Kutsal kitaplar ve kalıplara girmeyen ‘bilim’cilik , özgür düşüncenin kendi kendini sansürlemesinin klasik temsilcileri olup ‘alan’ı reddeden ‘mantık’algılamaları...

Dinler de ‘ruh’tan bahseder, ama savunucuların büyük bir çoğunluğuna, ‘fiziksel’lik algılaması egemendir. Ruh, bir varlıktan ziyade bir kavram olarak nitelendirilir.

Hiçbirşey hiçbirşeyden ayrı değildir. Hepimiz, sonsuz realite içinde birer ‘bilinç’iz. Ve ‘Alan’ı görmezden gelirsek, kendimize ‘aciz ben’ realitesi ile bir bölünmüşlük realitesi yaratmış oluruz. İnsanların kolektif odaklanmalarının, beş duyuya dayalı kör bir cehalete hapsetilmesiyle de parasitik manipülatörlerin ekmeğine yağ sürülmüş olur.


En geniş anlamda enkarne olmuş ruhun, ölüm ile bedeni terk etmesi de illüzyon, çünkü mezardaki beden ile bedenden çıkan ruh da aynı ‘Sonsuz Farkındalık’ veya hayalin ifadesi... Manipüle edilmiş zihnin algılamasından başka hiçbir bölünme yok.


Her yerde net bir şekilde bölünmüşlük görüyoruz, çünkü o illüzyon ‘fiziksel’ ve algılama açısından bölünmemize neden oluyor, yani kitlesel kontrol sağlamak için gerekli olan böl ve yönet sonucuna götürüyor.


Realitenin farkındalığındaki bir başka ‘sır’ı ise, şekil değiştirme ve ruha şeytan girmesi olgusu. Aurik alan, bedenin bilgi modeli, bu nedenle bu alanda değişen herşey bedeni/hologramı da değiştiriyor. Kişinin bedenine tam olarak sahip olunmuşsa, olumsuz varlık veya varlıklar kendi enerji alanlarını hedef kişinin elektromanyetik alanına o kadar yoğun bir şekilde empoze ediyorlar ki, sahip olunan ‘bilgi’ o bedene egemen oluyor, bu durumda hologram da bozuluyor.

Bunun ardından klasik bozulma, yani yüz hatlarındaki ‘bozulma’ yer alıyor. Bunu korku filmlerinde sık sık görürüz. Peki yüze ne oluyor? Şekil değiştiriyor. Yıllardan beri ifşa etmeye çalıştığım gibi, hibrid soy ailelerindeki kişilerin hibrid DNA’ları var. Peki DNA nedir diye sorulacak olursa; o da ‘ bilgi’ alanının holografik ifadesidir diyebiliriz... Yani bir insan, bir sürüngene veya başka bir şekle dönüşüyorsa, bu en basit anlamda; kendisininkinden başka bir enerji alanına sahip olmaya çalışan bir enerji alanı. İnsan beden hologramını etkisi altına alıyor ve yansıtılan ‘bilgi’ ye göre bir değişim oluyor. Ancak tekrar vurgulayalım; sadece ‘fiziksel’ olarak düşünenlere, bedenin bir şekilden başka bir şekle dönüştüğünün söylerseniz, size de ‘deli’ derler . Bunu benden daha iyi hiçkimse bilemez... 

Dünyadaki soy ailelerin hem insan, hem sürüngen veya diğer şekilleri aldıklarını söylediğim için yıllar boyunca kitlelerden ve medyadan o tepkiyi aldım. Kimse için “tam anlamıyla şekil değiştirdi” demiyorum, ama bu kensilikle birçok kişinin tanık olmuş olduğu üzere bir şeklin diğer şeklin üzerine geçmesi biçiminde gerçekleşiyor. İnsanlar bedenin şekil değiştirmesinin mümkün olmadığını düşünüyorlar, çünkü bir kez daha belirteyim; onlar da aslında olmayan ‘fiziksel’ olanı düşünerek böyle söylüyorlar. Eğer dünya ‘fiziksel’ veya ‘katı’ olsaydı, şekil değiştirme fikri tabii ki saçma olurdu, ama bu alem ‘katı’ değil, ‘katı’nın deşifre edilen görüntüsüne göre holografik veya akışkan oluyor. 

Şekil değiştirme; bir enerji değişikliği, yani bir hologramın değişmesine neden olan bir ‘bilgi’ alanının değişikliği... Aslında anlaşılması çok basit, ama ‘mantık’la algılanan realitenin doğasının bilinmemesi yüzünden, hepsi delice ve imkansızmış gibi geliyor.

İnsanların enerji alanlarına kilitlenerek sahiplenen varlık veya bir çeşit bilinç, aslında tam Satanistlerin taptıkları enerji veya güç... ‘Satanist ayinleri’, Satanist olan kişi ile, o varlık veya varlıklar arasında bir frekans bağlantısı yaratmaya dayalı. Bu Satanistler açısından büyük bir onur sayıldığı için, bu şekilde sahip olunmaya kendileri talip oluyorlar... Enerjisel etkisi nedeniyle hala, yüzyıllar öncesinin ayinlerini yapıyorlar. Aslında semboller, renkler ve mumlar da gösteri olsun diye değil, hepsi kollektif bir frekans bağlantısı ürettikleri için kullanılıyorlar. Böylece negatif varlıklar ayindeki katılımcılara sahip oluyor, hatta görünebiliyorlar bile...

Eski Satanistlerin anlattıklarından edinmiş olduğum bilgiler çerçevesinde, klasik daire içersindeki ters beşgen şekli, negatif varlıkların ayinlerde görünmesini sağlayan portalı/girişi sağlayan özel enerji alanının bir ifadesi. Bizim dünyada malum ayin yapılırken aynı şeyler, aynı anda Hristiyanların ‘Şeytan’, Müslümanların ‘Cin’, Agnostik inanışında da ‘Archon’ denilen parazitlerin aleminde yer alıyor. Bu karşılıklı ayinler onları birbirlerine bağlayan bir enerji rezonansı yaratınca da bu negatif varlıklar beş duyu dünyasına geçiş yapıyorlar. 

İnsan hiyerarşisi, dünyaya geçmiş olan Arkon hiyerarşisinin aynısı olup, frekans bağlantılarını sağlamak üzere özel olarak yaratılmış olan hibrid soy aileler arasından gelen kişiler, hibrid enerji alanları yoluyla, bizim dünyamızdan şeytan alemine geçebilirler. 

Eski Satanistlerden edindiğim bilgilere göre, hiyerarşide, bir insana sahip olan negatif varlık hangisi ise, o insan o satanist varlığın gücü ve statüsüne göre yönetilirmiş. Resmi olmayan bir Rothschild’ın anlattıklarına göre şeytan, soyun önde gelen bireylerine sahip olduğu için, insanları kontrol altında tutan sınıf da onlar oluyormuş. 

Antik çağlardaki tanrılara kurban verme efsaneleri veya hikayeleri aslında, insan enerjisinin şeytan alemine kurban edilmesi temasını anlatıyor... ‘Genç bakire’ kavramının anlamı ise aslında çocuklar. Ergenliğe eriştikten sonra insan enerjisinin seviyesi nispeten düştüğü için, bu parazitlerin asıl isteği, en yoğun haldeki insan enerjisi, işte o da çocuklarda var!

İşte bu yüzden dünyada pedofili çok yaygın, özellikle de soy aileler arasında. Sübyancıların çoğuna şeytan sahip olmuş durumda. Bu negatif varlıklar çocuklarla seks yaparlarken boyutlararası geçiş yapıp çocukların enerji alanı ile besleniyorlar.

Bu söylediklerim nedeniyle şirket medyası tarafından da, alternatif medya tarafından da alaya alınıyorum, çünkü her ikisi de bizim deşifre ettiğimiz ve deneyimlemekte olduğumuz realiteyi algılayamıyor veya anlayamıyorlar. Ya sadece aslında olmayan ‘fiziksel’i görüyor, ya da realite duygularına egemen olan katı bir din inanışları var. Bu onların tavşanın deliğinin daha derinlerine gitmelerine engel oluyor. Bunu yapabilenleri ise, kendilerinin realiteyi algılayamamaları nedeniyle oluşan önyargıları ile kınıyor veya alaya alıyorlar. Global komplonun yapısını ve derinliğini anlama konusunda kör gibiler. Zihinlerini ve katı inanç sistemlerini daha akışkan ve gelişmiş bir algılamaya açmadan da bunu yapabilmeleri mümkün değil. 

Eskiden şirket medyasındakileri kınayıp alay eden alternatif medyadaki kapalı zihinlere veya kendi inanç sistemleri ile ilgili olarak aynı şekilde davranan insanlara da kızardım. Bir kez içtenlikle yüreğini açarsan o zaman bütün taşlar yerine oturmaya başlar. 

Bugünlerde hep başımı sallayıp yürüyüp-gidiyorum, ama karşı karşıya olduğumuz bu durumun altındaki ana nedenin bu şizofrenik cehalet olduğunu da iyi biliyorum... Ve alternatif alandaki büyük bir çoğunluk, bununla nasıl baş edeceğimiz konusuyla yüzleşmekten hala kaçıyor. 

Herşeyi bilmek, farkındalığa doğru sonsuz bir yolculuk. Ve sonsuzluğun kendisini de içeren bir odaklanma noktası. İşte o noktada ‘Herşeyi Bilen’, ‘Herşeyi Gören’ en gelişmiş haliyle ‘Var Olan Herşey’ oluyorsunuz. Ancak herzaman, ama herzaman bilinecek daha çok şey oluyor.

Bizi, görünen ışık denilen çok minik bir frekans menzili içersine odaklayarak manipüle etmiş ve hep kontrolünde tutmakta olan sistemin ürünü olan bu realite ile kıyasladığımızda, asıl bilinmesi gerekenin etki yaratması da son derece zor gibi görünüyor...

Algılamanın programlanması herşeyi sıkı sıkıya sarmış durumda, dolayısıyla düşünce ve inançlar bakımından herkesin onun etkisine karşı çok dikkatli ve sağduyulu olması lazım. Din fanatikleri ve sistemin realite versiyonununa inananlar algılama programına çok çabuk kapılıyorlar, ama neyseki aralarında katı inançları reddetmiş olanları görüp de sistemin fantazilerini kınayanlar da var. 

Programlanmış olanları silme işlemine başlamak için ‘alan’ın varlığını kabul etmek iyi bir başlangıç olacaktır, çünkü bir kez olasılık menziline girerse, program birçok açıdan gücünü kaybeder, çünkü imkansız olan birdenbire fevkalade ‘açıklanabilir’ hale gelir ve farkındalığı geliştirmek üzere bir akış sağlanabilir.

Açıklanamayan mucizeler olmadığı gibi, açıklanamayan sırlar da yok. Sadece ‘biliş’ ve ‘cehalet’ var ve bu da tümüyle bir seçim meselesi...

18 Şubat 2014 Salı

Gerçek'in Titreşimleri - XXXI

Çıkmaz sokak gibi göbekli kavşak, dön dön dur ...
...uyanış, ama farkındalık değil

‘Büyük Farkındalık’tan değil, ‘Büyük Uyanış’tan söz ediyorum. İkisi arasında muazzam bir fark var. Eğer uyanışı, farkındalığa taşıyacak olan yola devam edilecekse bunun doğru bir şekilde değerlendirilmesi gerekir. Bir bakıma, bilince tam açılmak, benim ‘beden aklı’ dediğim mercekten bakarken de mümkün.  Bunu anlayabilmek için sadece ‘ölüme yakın deneyim’ veya ‘bedeninin dışına çıkma deneyimi’ yaşamış olan kişilerin yorumlarını okumanız yeterli. O zaman bu yaşadığımızı sandığımız ‘katı’ illüzyonsu dünyadan, titreşimsel olarak sadece bir göz kırpma mesafesinde olan realitenin ne kadar gelişmiş ve farklı olduğunu kavrayabilirsiniz. 

Milyarlarca insan  din, bilim, akademi, tıp, eğitim, cennet-cehennem, hayat-ölüm gibi sayısız realitelere boğulmuş olan sahte bir holografik dünyaya deşifre etmek üzere bize titreşimsel olarak dayatılan ve gittikçe yaklaşmakta olan  Matriks’in farlarının ışığına yakalanmış durumda. Kendilerinin isimleri, aileleri, hayat hikayeleri, ırkları, sınıfları ve gelir düzeyleri olduklarını sanırlarken, aslında  bütün  insanlar, önlerine gelen veya gelmeyen illüzyonları deneyimlemekte olan veya olmayan  birer ‘Bilinç’ veya ‘Sonsuz, Herşeyi Bilen Bilinç’ler.

‘Beden aklı’ndan daha fazla gelişebildiğimiz zaman, orada bankerler-madenciler, siyah-beyaz, çobanlar-sürüler, öğreten-öğretilen ve bütün diğer bölünme veya ayırım illüzyonlarının hiçbirisi yok. Biz insanlar ise, bu çılgın sistematik algılama manipülasyonu dünyasında  kim ve nerede olduğumuzu unutmuşuz. Bu da insanları; günlük hayat dediğimiz,  bizi holografik ‘gerçek dünya’ ya deşifre eden sahte realiteyi yapanların kucağında tam bebekler gibi uyutuyor. İnsanlar neye inanmaları gerekiyorsa ona inanıyor, neyi izlemeleri söyleniyorsa onu izliyor, neye tezahürat göstermeleri söylenirse onu tezahürat göseriyor, kimi yuhalamaları söyleniyorsa onu yuhalıyorlar. Sanırım bunun için kullanılacak  en yaygın terim ‘sürü’ zihniyeti...

3 Şubat 2014 Pazartesi

Gerçek’in Titreşimleri - XXX

David Icke’ın, 15 Aralık 2013 tarihli makalesi


(Yukarıdaki resme atfen)
Ulaşamayacağımız hiçbirşey yok’ diyorlar...
Doğru, "Bilinçliliğin" dışında...

1968’da John Lennon şöyle demiş:
Sanırım toplumumuz, çılgınca amaçlar için çılgın kişiler tarafından yönetiliyor. Bunu onaltı ve oniki yaşında iken anladım, öyle sürdü gitti ve hayatım boyunca bunu farklı şekillerde ifade ettim.
Her zaman aynı şeyi söylüyorum, ama şimdi hepsini bir cümle haline getirdim; manyaklar tarafından, manyakça amaçlar için manyakça yönetiliyoruz. Acaba birileri bizim hükümetimizin, Amerikan hükümetinin, Rus veya Çin hükümetlerinin ne yaptığını bir kağıda yazarak ifade edebilir mi? Ne yapmaya çalışıyorlar, ne yaptıklarını sanıyorlar? Ne yaptıklarını sandıklarını gerçekten çok merak ediyorum. Galiba hepsi çılgın, ama malum, bunu ifade ettiğim için çılgın diye kendim ilan edilebilirim, zaten en çılgınca olan da bu!”

Hepsi çok doğru, hatta şimdi olanlar açısından tamamen doğru... John Lennon’ın bu söyledikleri, geçenlerde gazetede aşağıdaki şu başlığı okuyunca aklıma geldi:
Amerikan hükümetinin casusluk ajansı uzaya ne gönderdi? ‘Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ diye övünen ‘çok-gizli’ grubu, yörüngeye özel sınıf bir roket oturttu.”
Bu casus roketin, resimde de görüldüğü gibi üzerindeki logoda bile ‘Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ yazılı. Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın inanılmaz ölçekteki gözetlemelerinin ifşa olmasından pek de rahatsız görünmeyen Ulusal Keşif Dairesi, üzerinde büyük bir hızla çalıştığı total kontrol sistemini, dünyayı sarmış kızgın bir ahtapot şeklinde sembolize ederken, bir de amaçları ile böbürleniyor!
Atlas 5 roketi, Vandenberg Hava Kuvvetleri üssünden fırlatılıp, alçak yörüngeye oturtuldu ve içerdiği teknoloji konusunda da pek az ayrıntı verildi, ama Ulusal Keşif Dairesi Amerika’nın istihbarat toplayan uydularını işlettiğine göre, acaba bu roketin görevi ne olabilir?
Ulusal Keşif Dairesi ayrıntılar üzerinde sessiz kalıyor, ama fırlatmayı Twitter’dan canlı olarak verdiler çünkü, Orwell planının yeni bir sahnesinde, halkın, kendilerinin casuslukta hangi mertebelere geldiklerini öğrenmesini istiyorlar. Bu nedenle Edward Snowden’in Ulusal Güvenlik Teşkilatı ile ilgili ifşaatları, iddia edildiği gibi onlar açısından bir felaket olmadı. Oyunun ikinci perdesi ise; insanların, kendilerinin ne kadar yoğun bir şekilde gözetlenmekte olduklarını bilmelerini sağlamak, çünkü kayıt altına alınıp gözetlendiklerini bilirlerse kontrol sistemine karşı gelmekten iyice korkup, daha da çok boyun eğecekler.
Amerikan Sivil Özgürlükler Birliğinde politika analisti olan Christopher Soghoian şöyle bir Tweet atmış: “ @ODNI’ye bir tavsiye: Bu kitlesel casusluk avını önemsizmiş gibi göstermeye çalışıyorsunuz, ama bu logo hiç size yardımcı olmuyor.”
Ama önemli bir noktayı kaçırmış. Ulusal Keşif Dairesi’nin sözcüsü Karen Furgerson, özgürlük prensibine ve özel hayatı koruma haklarını çiğneyen bu logoyu şöyle savunmuş:
NROL-39, becerekli, adapte olabilen ve oldukça akıllı bir hayvan olan ahtapot ile sembolize ediliyor. Amblemin açıklaması şöyle; “A.B.D.’nin düşmanları nereye saklanırlarsa saklansınlar onlara ulaşılabiliriz. ‘Ulaşamayacağımız hiçbir yer yok’ ifadesi, bu görevi tarif ediyor, ülkemize ve dünyanın her yerinde kahramanca savaşarak ülkemizi koruyan askerlerimize ne kadar değer verildiğini vurguluyor.
Bu inanılmaz derecede gerçek dışı bir beyan olup, aslında gerçeklerden son derece kopuk bir algılama, hatta benim nazarımda delilikten de öte! En azından bilinçsizliğin en uç derecesinde diyebilirim, yani tam bir çılgınlık...
Bugün gördüğümüz dünyayı ve bilinen insanlık tarihini anlamak için anahtar kelime: ‘bilinç’sizlik’! Karen Furgerson ahtapotun çok akıllı bir yaratık olduğunu söylüyor. Eğer öyleyse, o halde Ulusal Keşif Dairesi’ni yöneten ve işletenler için kullanılacak en son sembol bir ahtapot olmalıydı... Kendileri yaman ve şartlara uygun olabilirler, ama ne yazık ki zekaları için bunu söyleyemeyeceğim.

Modern insana baktığımız zaman onun ruhunun bir çeşit fakirlikten muzdarip olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz. Bu da, çok açık bir şekilde, bilimsel ve teknolojik yoğunluk ile ters düşüyor.
Kuşlar gibi havada uçmayı öğrendik,
Balıklar gibi denizde yüzmeyi de öğrendik,
Ama dünyada ‘kardeşler’ gibi yürümeyi öğrenemedik!

Martin Luther King Jr.


Dünyanın her yerinde insanların büyük bir çoğunluğu ‘bilinç’li değil, çünkü dünyanın düzeni ‘bilinç’li olmamak üzere manipüle edilmiş. Özgürlüklerimizi korumak için gözlem altında tutulmamız gerektiğini söyleyen de bu aynı ‘bilinç’sizlik... Bir bilgisayar programının bile herhalde bundan daha fazla özgür düşüncesi vardır.
Bilinçsizliğin tanımlarından birisi de şöyle: “Bilinçli farkındalığın veya düşüncenin olmadığı zaman ortaya çıkan”... Bu, insanların içinde bulunduğu zor durumu az çok açıklıyor. Bedenin hareket ettiği, ama zihnin hiçbir rolünün olmadığı tam bir ‘uykuda gezme’ çeşidi.
Cidden merak ediyorum, acaba kaç kişinin, programlanmış beden akıllarının, ‘enter tuşuna bas’ gibi olmayan orijinal bir duygusal tepkisi veya tek bir bilinçli düşüncesi var? Farklı kültürlerden de olsalar insanların aynı koşullarda, hem de ne kadar benzer bir şekilde tepki gösterdiklerine bir dikkat edin. Kültürlerinde ve inançlarında farklar olabilir, bu bir ‘kültür programı’, ama çoğu aynı ‘insan’ programı...
Gerçeğin doğası ve kendini anlama duygusu açısından asıl ‘bilinç’siz olan ise ‘sistem’in arkasındaki gücün ta kendisi... Yani sistemin çalışma şekli; insanlığı kendisininden de ‘bilinç’siz bir hale getirme tuzağına düşürmek. Yani körler diyarında tek gözlü olan, kral oluyor...
‘Algılama Yanılgısı’ adlı son kitabımda bu gizli güç hakkında her zamankinden daha ayrıntılı bilgiler verdim, ama temel olarak bu; farkındalığın enerjetik olarak bozulması. Bir dereceye kadar herşey farkındalık ve zaten enerjinin kendisi de farkındalık! Dolayısıyla enerjetik bozulmanın da bir farkındalığı var, ama bu durumda o da bozulmuş farkındalık oluyor... Psikopatlar farkındalık açısından kendi varlıklarının farkındalar, ama bunun ötesinde, onların farkındalıkları veya kendilerini ve realiteyi algılamaları o kadar büyük bir dengesizlik içinde ki, kendilerini tam olarak empati ve pişmanlıktan yoksun, anti-sosyal kişilik bozukluğu olan, saldırgan, sapık ve kriminal/suçlu şeklinde ifade ediyorlar.
Bu enerjik bozulma, holografik yansıma yoluyla malum formda insanların aurik alanlarına doğrudan hakim olarak zihinsel ve duygusal durumlarını manipüle ediyor, dolayısıyla da davranışlarını etkiliyor. Büyük çapta veya daha az ölçüde sahiplenilmiş kişileri size tek tek gösterebilirim. Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal Lectors gibi en çok sahiplenilmiş psikopatlar belli de, çoğu kişinin algılaması o kadar çarpık ki, insanlardan ikincil hasar olarak bahsedebiliyor veya kendi gözetleme ve baskısını da,“Ulaşamayacağımız hiçbir şey yok’ sözleri, ülkemize ve bütün dünyada ülkemize kahramanca hizmet eden ve koruyan askerlerimize verilen değeri ifade etmektedir” şeklindeki sözlerle meşru kılmaya çalışıyor.
Yaşadığımızı sandığımız realiteyi, psikopat zihinin en önemli özelliği olan ‘empatiden yoksun oluş’ yarattı. Empati, bir toplumu bir arada tutan , birbirlerini kollamalarını sağlayan spiritüel bir yapıştırıcı gibidir. Bir toplumunun empati duyguları silinirse o toplum, ‘biz’, ‘onlar’ ve ‘hep ben, ben, ben’ seviyesine düşer.
Neyse ki kollektif şuurda hala insanlarda muazzam bir empati var, ama ne yazık ki toplumu politik, ekonomik ve askeri yapının kademelerine sızmış olanlar yönlendiriyor ve tabii meydan da psikopatlara kalıyor.
Gizli manipülatörleri temsil eden özel olarak melezleştirilmiş malum soyun sahiplenilmesi bu bozulmayı ‘insan’ formuna dönüştürdü ve bu soyun küresel kontrol komplosu, bozulmayı askeri-endüstriyel-politik yapıların hepsine doldurdu. Yeryüzündeki ‘hayat’ denen aracın şoförü bu olunca, tabii dünya da bu durumda oluyor.
Bu bozulmanın dengesi insanların ‘sevgi’ dedikleri şey. Dolayısıyla tarih boyunca karşımıza hep, ‘herşeyin cevabı sevgidir’ teması çıkmış. ‘Sevgi’nin tanımı ve algılanması bozulmaya maruz kalmış, bu nedenle de ‘sevgi’ şimdi sadece ‘fiziksel çekim’ olarak tanımlanıyor.
Oysa en derin anlamıyla ‘sevgi’, sonsuz gerçeğin en derin ifadesidir, yani ‘Var Olan Herşey’olan farkındalık ve bilinç..Yani Tek Gerçek Sonsuz Sevgi-gerisi hep illüzyon... Bağlantı, beden aklı ile değil, kalp yoluyla kurulur.
Zihninizi açmak, programlanmış realitenin büyüsünü bozacaktır, ama kalbimizi açmak bizi ebediyen özgür kılacaktır. Açık zihinli, ama kalplerini açamamış çok kişi tanırım. Dolayısıyla onlar benim entellektüel spiritüellik dediğim ‘durum’da olurlar, yani tüm kalp ile bağlanamaz, sadece o duruma gelirler.

Yeni Çağ, bu entellektüel spiritüellikle dolu. Bu nedenle güzel hikayeler anlatan, ama çok farklı hayatları olan kişilerle karşılaşırsınız. Böyle kişilerle çok yakın sayısız deneyimim oldu, bu Yeni Çağ’da salgın bir hastalık gibi.

Kalbinizi gerçekten açar ve sonsuz benliğinizle bağlantı kurabilirseniz, gerçeği, tek gerçeği, yani hepimizin ‘Bir’, ‘Sonsuz Sevgi’ olduğumuzu, gerisinin illüzyon olduğunu hatırlarsınız...
Önce kendi olma duygunuz, buna bağlı olarak da deneyimlediğiniz herşey değişir.
Farkındalığınızı geliştirdikçe, sadece bölümleri değil, bütünü görürsünüz ve noktalar birleşmeye başlar. Rastgele kişiler ve olaylar olarak düşündüğünüz herşeyi, artık kesintisiz bir bir dokuma gibi, olduğu gibi görürsünüz.

Farkındalığınız geliştikçe bakış açınız ve odaklanmanız da değişir. Sadece beş duyuya dayalı illüzyona odaklanmak yerine boyutlar kateder, dünyayı farklı bir gözle görürsünüz. Artık insan hayatının programlanmış algılaması solmaya ve sahte bir realite inşa etme gücünü kaybetmeye başladı.

Bu genişlemenin, kalbin ve zihnin bu açıklığı, enerji rezonansının yüksek frekansı ile ifade ediliyor. Artık bu parazitsi bozulma tarafından işgal edilmiş olan düşük frekanslı alemlerden etkilenmeyeceğiniz gibi, varlığınıza da sahip olunamayacak.

Komplo araştırma alanı, parazitsi güçlerin varlığını kuşatır da, vasıtasıyla onların pençesinden kurtulursak, gerçek anlamda açık kalpli ‘sevgi’, bütün problemi ortaya çıkaracak ve sonsuz özgürlüğün yolunu açacaktır.

Komplo araştırma topluluğundakilerin çoğu birçok açıdan, en az ifşa ettiği komplo kadar ‘bilinç’siz. Beş duyu alemini farklı şekillerde görüyorlar, ama deşifre ettikleri dünya ve her iki tarafın da beş duyusu, neredeyse aynı illüzyonun ifadeleri.

İnsanlar komplonun gerçek derinliğini ve nereden geldiğini iyice anlayıncaya kadar, sebep için hiçbir şey yapılmayıp birşey sadece belirtilerle düzeltilmeye çalışılırsa nereye varılabilir ki? Gerçekle yüzleşme günü geliyor, işte o zaman elimizde bütün bu saçmalığa son verecek araçlarımız olacak...

17 Ocak 2014 Cuma

Gerçek’in Titreşimleri - XXIX




Kim Olduğunuzu Hatırlayın... 
Artık insanların zihinlerini iyice açmaları gerekiyor. Eğer son derece kısıtlı algılama sınırları ve insanoğlunun, sistematik olarak kabullenmeye programlanmış olduğu kısıtlı ‘olasılık’ içersinde kalırlarsa, neler olduğununu anlamaya asla yaklaşamazlar bile... Aslında ‘olasılık’ sonsuz, ama insan zihni ‘olasılık’ın sadece bir bezelye büyüklüğünde olan kısmına hapsedilmiş. ‘Olasılık’ duygusunun baskılanması, ‘olasılık’ deneyiminin baskılanması oluyor.  ‘Olası’ olmadığını düşündüğümüz şeyi denemiyoruz bile, bu da, üzerimizde teknoloji ve diğer teknikler kullanılarak kitlesel bir kontrol uygulanmasının yolunu açıyor. Böyle bir kontrol ve manipülasyona maruz kalınca da, ‘olası’olmadığı gerekçesiyle, olanların ‘olası’ olduğuna   inanamıyoruz.  Oh, ama bu gerçekten ‘olası’! Yani çok mümkün...’ Bu, bezelye büyüklüğündeki bir zihine hapsolmuş insan potansiyeli için değil, ama diğerleri için mümkün.
İnsanların dünyayı düşündüklerinden biraz farklı sanıyorlar, oysa hiç, ama hiç de sandıkları gibi değil! Yeni yüzyılın başlangıcından beri, bilmecenin parçaları bir seviye daha oluşturdu. Bu seviye; fiziksel realitenin illüzyonsu doğası oluyor...İşte bu açıdan bakıp da tavşan deliğinin derinliklerindekileri görmeye başlayınca milyonlarca kişide  jeton düştü!
Kitap yazarken, her zaman nasıl yönlendiriliyorsam,  İnsanoğlu Artık Dizlerinin Üzerinden Kalk’ adlı kitabımı yazarken de, Ay’ın, dünya’nın doğal bir uydusu olmayıp dünyaya bizim algılayacağımız realite menzilini kısıtlamak için bir ‘engel’ frekansı yaymakta olduğunu irdelemeye yönlendirilmiştim. Bu tıpkı, biz Internet’e heryerden ulaşabilirken, Çin’deki erişimin kısıtlanması için koyulmuş olan ‘güvenlik duvarı’ gibi birşey oluyordu. Daha önce de defalarca belirtmiş olduğum gibi, Ay’dan yayınlanan frekanslar, bizi sahte bir realite ile besliyor, yani dünyayı gerçekte olduğu gibi göremiyoruz.  Ben buna ‘Ay Matriksi’ diyorum.
Ancak bu kitabım basıldığından beri enerjik bilgiler, bu kez de güçlü bir şekilde Satürn’ü işaretliyor. Satürn de, dünyayı en az Ay kadar etkiliyor. Anahtar;  Satürn. Ve en azından bu seviyede bu konuda yaptığım araştırmalar ;  evrenin elektriksel doğasına, bilginin nasıl iletildiğine, dolayısıyla da nasıl ‘hack’lenebileceğine dair cevaplar sağladı.
Tabii ki, anlamak için oldukça  açık bir zihne, ya da daha doğrusu ‘bilinç’e  sahip olmak lazım. Neyse ki bugünlerde hızla uyanmakta olan çok kişi bunu görebiliyor. Grafik eğrisi, bastırılmış ve kontrol altına alınmış algılama ile iyice dibe vurmuşken, benim ‘Gerçek’in Titreşimleri’ adını vermiş olduğum enerjiler sayesinde tam bir yükselişe geçti. Sistem, uzun zamandan beri kitlesel bir uyanış olacağını biliyordu,  dolayısıyla gücünü kaybetmemek için derin uykusundan uyanmakta olan insanların üzerinde gittikçe artan bir baskı uygulamaya başladı. 
Dünyada ve güneşte, genel olarak evrende her seviyede, muazzam değişiklikler olacak. En çok da insanların kalplerinde ve zihinlerinde inanılmaz farklılıklar yer alacak. Bu olayların çoğu belki zorlayıcı olacak, ama çoğu harika, sonuç ise muhteşem olacak. Şimdi kontrol, kısıtlama ve baskı çağından, ancak rüya diyebileceğimiz alabildiğine gelişmiş bir farkındalık ve potansiyele doğru bir geçiş yapmanın eşiğindeyiz. Rüyayı görmeye bakın, o geliyor!  Çağlardan beri süregelen kontrol sistemi, tabii ki pek de öyle sessizce veya hızlı bir şekilde kaybolmayacak.  Ama gidecek! Titreşimsel yapısı gün geçtikçe tükeniyor. Titreşim hızlanıyor ve onu tepemizde tutanın kendimiz olduğunu kavradığımız anda, bu iskambil kağıtlarından yapılmış yapı çökecek!
Her zaman bilinmesi gereken hep daha çok şey olacak, ama şimdi büyük bir değişim  yaşanıyor. Dünyadaki insanlar,  artık görmekte olduklarından hiç hoşnut değiller. Tabii herkes neye inanmak isterse ona inanacaktır, bu herkesin kendi bileceği birşey, yani tamamen bir seçim meselesi...
Vurgulamak istediğim bir diğer nokta da şu ki;  ‘akıl’dan ‘bilinç’e geçmek için sürekli olarak meditasyon, Yoga veya Tai Chi, nefes alıştırmaları yapmaya, oruca girmeye veya başka ne varsa onları uygulamaya hiç gerek yok. Sadece bunu içtenlikle hissetmeniz yeterli olacaktır. Ben bunların hiçbirisini uygulamadım  ve meditasyona en yakın yaptığım şey, sessizce oturup derin derin düşünmek oldu. Biliyorum bu tür ‘gelenek’lerin ‘Guru’ları, uygulayıcıları veya savunucuları  bu dediklerime  itiraz edip, “Öyle şey olmaz! ‘Yüksek Bilinç’e bağlanmak için mutlaka şunu yapmalısın, bunu yapmalısın!” diyeceklerdir. Tabii bunu söylemeye hakları da olabilir. Zaten ben kimseye ‘bunları yapmayın’ demiyorumki, bu tamamen onların tercihi. Sadece ‘gerek kalmıyor’ diyorum. Birçok kişi, kendi bilincimize açılmamız işlemini çok komplike veya karmaşık bir hale getiriyor. Oysa hiç de karmaşık değil. ‘Bilinç’inize uyanmak sadece bir seçim, karar veya niyet meselesidir. Ondan sonra ‘bil’en kalbinizi  izleyerek, deneyimlerinize rehberlik etmesine izin verirsiniz, o da sizi ‘yuva’ya  ulaştırır. Bunun için kristallere veya tütsülere gerek yok. Tabii ki çevrenizde bulunmasından hoşlanıyor olabilirsiniz, ama inanın hiç gerekli değil. İşlem, çoğu kişinin iddia ettiği veya sandığı gibi zor değil, aksine son derece basit.
İşin püf noktası, amacına ulaşmaması için Kontrol Sistemi’ne odaklanmamak.  Eğer sisteme odaklanırsak, onu daha çok güçlendiririz. Yani kehanetlere inanırsak onların gerçekleşmesini sağlarız. Kendimizi, sistemi başarıya  ulaştıracak bütün bu düşüncelerden, Maya, Hopi ve Nostradamus  kehanetlerinden ve negatif enerjilerden arındırmalıyız.
Kalplerimizi ve zihinlerimizi, bir zihin hapishanesine dönüştürülmüş olan dünyayı eskiden olduğu gibi yeniden bir cennete dönüştürmeye odaklayabiliriz. Ben buraya, ortalığı  biraz dalgalandırıp, sonra dönüp gitmek için gelmedim. Çoklu realitelerdeki birçok varlık gibi, ‘zihin kontrol sistemi’nin yerine,  özgür bilinç ve sınırsız olasılığın gelmesini sağlamak için  geldim.
Son 30-40 yıldır, ‘uyanmış bilinç’ ile milyonlarca çocuk doğdu. Onlara genellikle ‘indigo çocuklar’ deniliyor. Onlar titreşimsel bölünmeyi aşarken ‘bilgi’lerini korudular. Yoksa, kendilerini bekleyen şeyin sadece global bir zihin hapishanesi olduğunu bile bile gelirler miydi? Onlar, insanların çağlardır süren zihin hapishanesi sona erdiği zaman, yeni bir dünya yaratmak üzere buradalar. Kontrol sistemi etkisini kaybediyor. Bir süre daha durum öyle görünmeyebilir, ama sonu yaklaştı. Bunu ‘bil’in. ‘Biliş’i hissedin. Kontrol sisteminin üzerine kurulmuş olduğu enerji bölünmesi veya sapması, ‘Gerçek’in Titreşimleri’ enerjisiyle şifa buluyor, iyileşiyor. Sürüngenler ve hibridleri, planlarını başarıya ulaştırmak için  tutunabildikleri ne varsa ona tutunacaklar. Kendi realitelerimizde bunun gerçekleşmesine izin vermezsek, insanların zihinsel köleliği sona erer ve insanlık gerçek ve muhteşem benliğine kavuşur.
Hatırlarsanız Matriks filminde bir sahne vardı: Neo, Oracle’a bir seçim yapma konusunda  bir soru sorar. O da; “Buraya seçim yapmak için gelmedin, o seçimi gelmeden önce zaten yapmıştın, şimdi bu seçimi neden yapmış olduğunu anlamak için buradasın.”der.
        Hepimiz bu seçimi buraya gelmeden önce yaptık. Neden? Dünyada,  bir cennet olarak dışavuracak olan huzurlu, sevgi dolu bir küresel bilinç değişimi yapma işleminin bir parçası olmak için buradayız. Bunu nasıl biliyoruz?  Artık hatırlıyoruz.
Kim olduğunuzu hatırlayın. Nerede olduğunuzu, nereden geldiğinizi hatırlayın. Sadece hatırlayın...
                                     
Remember Who You Are’ adlı kitabından...

10 Ocak 2014 Cuma

'Gerçek'in Titreşimleri - XXVIII



BUGÜN DÜNYA İÇİN NE YAPTINIZ?

Geçtiğimiz haftalarda, ‘Halkın Sesi’ kanalını yayına sokarken her türlü sosyal çevreden gelen insanlarla çalışmak muhteşem bir deneyim oldu. Gerçekten de, ilk fikrin belirmesinden sonra geçen altı ay içersinde bağışlarla geliştirilen fonla mucize gibi birşey gerçekleşmiş oldu.

Bu aşamaya gelmede çok büyük rolü olan çekirdek kadrodaki muhteşem insanlar, 'bu benim işim değil’ veya ‘artık çalışamayacak kadar çok yoruldum’ gibi cümleler kullanmayı hiç bilmiyorlar. Onlar gevezelik değil, iş yapıyorlar, zaten bizim aradığımız da bu: sürekli bir odaklanma. Yani  kişilerin, kendi çıkarları için kullanacakları birşey değil...

Onların hepsi çok özel kişiler. Yaptıkları da, sürekli olarak ‘sevgi’ ve ‘dünyayı değiştirme’ söylemleri satıp amaçları sadece kendilerine hizmet olan kişilerin maskelerini düşürmek!

13 Aralık 2013 Cuma

Gerçek'in Titreşimleri - XXVII

Eğitim borçları

Üniversiteye falan gitmedim... Zihinsel olarak okulda da pek az bulundum. Sınıfta hep pencere kenarına geçer, sürekli olarak hayallere dalardım. Futbol oynadığım zamanlar hariç, okul hayatımla ilgili pek az ayrıntı hatırlıyorum.

Sınıfın ön kısmında duran birisi durmadan konuşup, tebeşirle tahtaya birşeyler yazar, ben dalgın bir şekilde pencereden dışarıyı seyrederken de mutlaka “Icke, bu tarafa bak ve uyuma!” derdi, ama doğrusu ya, hayal kurmak onun anlattıklarından çok daha cazip gelirdi. Aynı nedenle sınavlarda da hep başarısız olurdum. Sadece yazmayı, hayal kurmayı ve takım için futbol oynamayı severdim, gerisi ise hiç bana göre değildi. Herhalde o zaman bile sisteme baş kaldıran bir asiymişim. Sırf beni adam etmek için ‘başkan’ bile yaptılar. Öbür çocuklar buna çok şaşırmışlardı, çünkü başkanlara okul kurallarını uygulama yetkisi verilir ya. Benim gibi bir asiyi içeriye aldıklarını sanmalarına çok gülerdim. Tenefüslerde çocukların okul binasına girmeleri yasak olduğu için İngiltere’nin o buz gibi soğuğunda dışarıda bekletilmeleri gerekirdi, ama ben hepsini içeriye alırdım. Ne yani, soğuktan donsalar mıydı? Son derece saçma birşeydi. Sonunda okul hiyerarşisi, beni okulun katı kurallarıyla yola sokamayacağını anladı.

1950’li yıllarda İngiltere’de okul eğitimi

Paylaşım