23 Mayıs 2015 Cumartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 50 - Zaman Algısı, Kalp ve Beyin

Tamamen farklı iki perspektif ve realite ile karşı karşıyayız. Bu ikisini, büyük bir ahenk ve karşılıklı anlayış içerisinde bir araya getirmeliyiz. 
David Icke


Zaman doldu...


Birçok kişi, ‘zaman’ denilen bir kavramı takıntı edinmiş ve onun esiri olmuş durumda. “Saat kaç?”, “Zaman bitti”, “Zaman uçup gidiyor”, v.s.


http://www.slicktext.com
http://businessamongmoms.com

Evet, “boşluk” olmadığı gibi “zaman” da yok. “Zaman”olarak deşifre ettiğimiz şey, sadece evrenin dalga boyu yapısına şifrelenmiş olan bir “bilgi”. Zamanın ne kadar hızlı veya yavaş geçmesi, tamamen bizim onu şifrelememize bağlı. Mesela bir yazılım diskindeki ‘bilgi’, bilgisayar ekranında, yer ve zaman varmış gibi algılanır, silsile bir sahneden diğerine hareket ederken de “zaman” geçiyormuş gibi görünür. Sahnelerin arasında ise, mesafe ve perspektif var sanılır, oysa bu, bilgisayar tarafından okunan diskteki “bilgi”dir. Boşluk ve zaman ile ilgili olarak yaptığımız budur. 


Bilim adamları “uzay-zaman”dan söz ederlerken, sözünü ettikleri şey, “uzay-zaman” olarak deşifre edilerek görünen bir bilgisayar oyununa benzer. Bunun tamamı bir ‘sanal veya illüzyon’dur. Gece gökyüzüne baktığımız zaman yıldızlar ve gezegenler arasında inanılmaz mesafeler varmış gibi algılarız, oysa bütün manzara sadece bizim deşifre etme sistemimizde yer alır. Aslında mesafe diye birşey de yoktur, uzay/boşluk diye de. Sadece sonsuzlukta yer alan sonsuz ‘herşey’ vardır. 



Okyanusta görünmeyen bir çizgiyi geçince “yarın”, ya da tam tersi geriye gidersek “dün” oluyorsa, zamanı nasıl gerçek gibi kabul edebiliriz ki? Bu, sözde gün değişme çizgisi, üstelik düz bile değil. Sadece yarında veya dünde olmak isteyenler için yer sağlıyor. Yıl boyunca takvim olarak kullanılan Gregorian takvimi ise bir şaka gibi. Neden mi? Çünkü 1582 yılında Papa 13.Gregory öyle olmasına karar vermiş ve bir ferman imzalamış. İlk defa sunulduğunda, hepsini birbirine uydurmak için 2 Eylül’ü 14 Eylül ile izlemek zorunda kalmışlar. 11 gün öylesine ortadan silinivermiş! 


Oysa tek bir an vardır, o da ‘şimdi’dir. Herşey o anda olur, o kadar. Çoğu kişi ‘şimdi’yi, geçmişten geleceğe taşıyan şimdiki zaman olarak görür. Oysa geçmiş de, gelecek de yoktur, sadece ‘şimdi’ vardır. Ama insanlar bağırırlar; “Ama olur mu? Bir geçmiş ve gelecek mutlaka vardır!” Pekala o zaman, geçmişten söz ediyorsak, neredeyiz? ‘Şimdi’de. Herşey sadece ‘şimdi’de olur. Ama alınma, pişmanlık, suçluluk, hatta nostalji gibi duygular yüzünden geçmişte, hırs, tedirginlik, korku veya “şimdi ne olacak?” endişeleri yüzünden de gelecekte yaşadığımız için ‘şimdi’yi etkileme gücümüz hep etkisini kaybeder.


Geçmiş ve gelecek birer zihin ‘hal’i ve duygusudur, gerçeklik ‘hal’i değillerdir. Derin meditasyona girip, algılanan ‘zaman’ aleminin ötesine geçtikleri zaman bazı insanların ‘realite’ ile ilişkileri farklı olur. Bu Peru’dayken ve Brezilya’daki yağmur ormanlarındayken bana da olmuştu ve o zamandan beri sayısız kere aynı deneyimi kaç kez yaşadım. Burada önemli bir nokta daha var: beden aklı sanal ‘zaman’da çalışırken bilinç ‘zaman’sız olup, sadece ‘şimdi’dedir. Sadece bu bile beden aklı ile bilinç arasında muazzam bir kopukluğa neden olur. Zaten bu nedenle insan toplumu birçok açıdan saate bağımlı hale getirilmiştir. İnsanların, zamana bağlı olarak başkalarıyla etkileşim içerisinde olmaları gerekebilir, dolayısıyla da ben şimdi burada “İnsanlar ‘zaman’ı veya saati ve tarihi boşversinler” demem de, şöyle derim: “İnsanlar örneğin 4’te buluşacaklarsa , bunun sanal bir zaman olduğunu, ‘şimdi’nin bir başka hali olduğunu bilsinler, yeter”... İllüzyonu bilirseniz, realite duygunuz daha rahatlar. Saat 4 de desek, 4’ü 25 geçe de desek birisiyle buluşacaksak bu sadece tek an ‘şimdi’de gerçekleşir. 1990’da medyum Betty Shine bana, algıladığımız şekliyle ‘zaman’ın sonradan ürkütecek boyutlarda hızlanacağını söylemişti. Zaten halen birçok insan ‘zaman’ın hızlandığını hissediyor.


Yıllardır kitaplarımda, ‘Zaman Döngüsü’ dediğim birşeyden söz ediyorum, hatta ‘Zaman Döngüsü’nden Hikayeler’ adlı bir kitabım da var. Bu terim evrenin, bizim deneyimlediğimiz şekliyle bir silsileden geçip başa döndüğü bir daireyi tarif ediyor. 


Zaman Döngüsü’nden Hikayeler
Biz döngünün ‘ömür’ denilen çok küçük bir bölümünü deneyimlerken bunu farketmez, geçmişten geleceğe geçtiğimizi sanırız. Asya’dakiler gibi eski toplumlar ve Orta Amerika’daki Mayalar ‘zaman’ın, hayat deneyiminin çok farklı olduğu farklı süreçler, yani çağ/yugalar içeren bir dairede döndüğüne inanırlardı. Bazı çağ veya yugaların farkındalığın çok gelişmesini sağladığını söyler, buna da ‘Altın Çağ’ derlerdi. Diğerleri ise baskılama, baskılanma ve bilgisizlik içeren ‘karanlık’ çağlardı. Bunların her biri farklı deneyimler sunar ve ‘bilinç’ bu yolculuğa nerede katılmak isterse orada katılırdı. Veya en azından böyle denilebilirdi. 


Ancak ben burada buna, kocaman bir ‘ama’ ekleyeceğim. Bugün burada olanlarımız, birçok başka şeyin yanısıra muazzam bir farkındalık değişimini deneyimlemeyi seçti. ‘Zaman’ın sanal, ama aynı zamanda dairesel olduğunu söylerken burada bir çelişki görebilirsiniz, ama çelişki yok. Biz ‘şimdi’deki bilgiyi belirgin bir olaylar dizisi olarak deşifre ederken “Zaman Döngüsü” algılamanın holografik bir seviyesi olur. Eğer herşeyi holografik alemde görebilseydik, bunu bir “döngü” ye benzetirdik. Ancak holografik olan, sadece dalga boyu bilgi yapısının deşifre edilmiş olan bir yansımasıdır, dolayısıyla bu bilgi, bir dairenin içinde hareket etmez, ‘şimdi’de titreşir. ‘Bilgi’yi değiştiren titreşimsel bir silsileden geçer, biz de onu holografik realiteye deşifre ederken geçmişten geleceğe hareket ediyormuş gibi oluruz. Oysa aslında öyle birşey olmaz. Bir kez daha vurguluyorum; ‘Zaman Döngüsü’ realiteyi deşifre edip deneyimleyiş yolumuzun yarattığı bir illüzyondur. Adına “Çağ” da desek, “Yuga”da desek, ‘döngü’nün her bölümü aynı ‘şimdi’de yer alır. 


‘Zaman’, bir DVD’de bir film izleme gibidir. O anda izlediğiniz veya deneyimlediğiniz sahne, sizin ‘şimdi’yi algılayışınız olur. İzlemiş olduğunuz sahneler sizin ‘geçmiş’ duygunuz, henüz izlemediğiniz sahneler ise ‘gelecek’ tir. Oysa bütün sinema filmi aynı ‘zaman’ içerisinde, yani ‘şimdi’de yer alır. Zaman açısından ‘nerede’ olduğunuz , lazerin bilgiyi hangi noktada deşifre edeceğine bağlıdır. Zaman Döngüsü de aynıdır, ama bu interaktif bir sanal realite oyunudur! Etkileşim içinde olduğumuz zaman realiteyi değiştirebildiğimiz gibi aynı şekilde o da bizi değiştirebilir. ‘Sonsuz Bilinç’e bağlanabilirsek, ‘Zaman Döngüsü’nün içyüzünü anlayabiliriz, ama beden aklı içine hapsolmuşsak bu tuhaf ve çılgın dünyada şaşkına dönüp kaybolabilir, kim, nerede ve neyi deneyimlemekte olduğumuzu asla anlayamayız. 


Bütün bunlar çok sıra dışı gibi geliyorsa şöyle düşünün: Hiçbirşey bizim algıladığımız şekilde bir sonuca götüren bir dizi hareket veya olaylar halinde inşa edilmemiş veya yapılmamış. Bir araba, bir ev veya çilekli yoğurt, adına ne derseniz... Önce araba, ev veya çilekli yoğurt yaratılıyor. Bunlar, “metafiziksel evren” dediğimiz görünmeyen dalga formu aleminde düşünce ile dışavurduktan sonra hareketler veya olaylar dizisi halinde algıladığımız bir realite oluşturuyorlar. Burada ‘sonra’ diyorum, ama aslında bunların hepsi aynı ‘sonsuz olan şimdi’de yer alıyor. Birşey veya düşüncenin gücü, hayal gücü ve bilinçten bir anda dışavurduğu zaman, insan “akıl beden bilgisayarı” ve programlanmış insan algılaması, o farkındalık seviyesini ve o potansiyeli anlayamaz, deşifre edemez veya bilemez, dolayısıyla da araba fabrikaları, inşaatçılar veya çeşitli tesisler şeklindeki fiziksel olanı (holografik) yaratma işlemine götüren bir dizi hareket ve olay deşifre eder. İşte bir araba, “bana bir araba yap” şekline dönüşür. Aynı şey kişisel deneyimler için de söz konusudur... Sonuç çoktan gerçekleşmiştir, oraya ‘gidiş’ ise (zaman çerçevesi) olasılık duygusu sınırları içinde bizim ‘zaman’ın varlığına olan inancımızı tatmin etmek üzere beden aklı tarafından inşa edilir. Üstelik bunu anlamamamız için de, bu ‘zaman’ çerçevesine girmeye insanları kontrol altında tutan sistem ve DNA programları tarafından teşvik ediliriz. Biliyorum, anlaşılması oldukça zor. 


Günlük algılamamız dahilinde, gerçek doğamızı ve realiteyi anlamaktan, daha doğrusu hatırlamaktan ne kadar uzağız değil mi? Bunların hepsi illüzyon veya sanal derken çok ciddiyim, inanın bu gerçek...


Beyinin iki kişiliği veya yarım küresini ve nasıl çalıştıklarını anlamadan insan toplumunu da anlayamayız, bu hapishane realitesini de... Sol beyin ile sağ beyin arasında bu iki kısmı birleştiren Korpus Kallosum denilen bir köprü vardır. Bu köprünün, beynin iki yarım küresini birbiriyle konuşturması, birlikte çalışması ve bizi ‘tek’ beyinli yapması gerekir. Ancak çoğumuz öyle değiliz. İnsan toplumunun yapısı ve doğası bunu özellikle engellemeye yönlendirilir. Beyinin iki yarısının fonksiyonları çok farklıdır. Sol beyin, mantığa dayalı olup şimdideki bilgiyi bir silsileye deşifre eder. İşte zaman buradan kaynaklanır. Sol beyin bu silsileyi ne kadar çabuk aşarsa, zaman o kadar hızlı geçer, ya da ne kadar yavaş aşarsa zaman o kadar yavaş geçer. Sol yarım küre analitik ve objektiftir. Sadece beş duyu algılamasına dayalıdır. Realiteyi tek bütün olarak değil, bölünmüş olarak deşifre eder. Sol beyin herşeyi aralarında boşluk varmış gibi birbirinden ayrı görür. Hep yapılar yaratır, hatta buna bayılır bile diyebiliriz. Ve dili deşifre eder. İşte şimdi tam yaşadığımız dünyayı tarif etmiş oldum. Bir sol beyin realitesinde yaşıyoruz, çünkü böyle olması için manipüle edilmişiz. 


(tinylanscapes.files.wordpress.com)

Sağ beyin ise başına buyruktur. Önsezili, sanatçı ve yaratıcıdır. Sağ beyin herşeyi bir araya getirir, bölümleri değil, “bütün”ü algılar. Sol beyin ayrı ayrı noktaları görürken sağ beyin onların nasıl bir araya geldiğini görür. Sol beyinin hakim olduğu kişiler bilime, akademiye, tıbba, politikaya, büyük ‘iş’çevrelerine, dine, medyaya ve orduya egemendir. Bunlar kapıdaki muhafızlar gibi sağ beyin realitesini uzak tutarlar. Nüfuz ve güç pozisyonlarındaki kişiler sol yarım küreye mahkumdurlar. Bu da bölünmüşlük, kopukluk, yapısalcılık, dil ve mantık alemidir. Burası kontrol sisteminin bizim olmamızı istediği yerdir. Sistem, insan sağ beyninin noktaları birleştirip tablonun tamamını görmesini, doğaçlama yapmasını ve özgün olmasını istemez. Bir koyun sürüsünün tek bir çoban köpeği ile nasıl yönetildiğine bir bakın. Koyunlar özgünlüklerini ve doğaçlama özelliklerini ifade edebilselerdi kontrol altında tutulmaları imkansız olurdu. Bunun yerine, hep aynı davranışlarda bulunurlar.


İnsan toplumu özellikle sol beyinde köleleştirilmiş durumda. Sol beyinliler ödüllendirilirken sağ beyinliler tecrit ediliyorlar. Bu eğitimde o kadar belirgin ki. Artık okul öncesi çocuklarının sol beyinlerini koşullandırmak için akademik bilgiler sunuluyor, hayal gücünü güçlendirecek ve sağ beyini koşullandıracak olan doğaçlama süreci azaltılıyor. ‘Eğitim’ sol beyini akademik bilgi ile hedef alıyor, sonra öğrencinin, sınav kağıdında, sistemin kendisine ‘gerçek’ olarak söylediği neyse onu tekrarlamasını istiyor. Eğer bunu iyi yaparsanız, sınavlarınızı geçiyorsunuz, ama sonra üniversiteyi okumak için girdiğiniz borcu geri ödemek için hayatınız boyunca didinip duruyorsunuz. Sınav kağıtlarında veilen bilgiyi tekrarlamanız sizi programlamanın üst seviyesine geçiriyor. Sonra iyi notlarınızla hayata atılıyor, bilim adamı, doktor, öğretmen veya ‘Dogma’Dawkins gibi profesör oluyorsunuz. 


Sol beyinli olunca, sistemin realite versiyonunu daha da çok ezberleme zorunluluğunuz oluyor. Sistemin dayattığı realite duygusunu ne kadar derinliğine öğrenmişsiniz, onu kontrol etmek amacıyla daha fazla sınava sokmaları gerekiyor. Bu sosis yapma makinasına giren çoğu kişi, hayatlarının sonuna kadar sol beyine hapsolmuş durumda kalıyor. Bu sol beyine mahkum kişiler, sol beyine mahkum toplumu daha da çoğaltmak için bilim, tıp ve devlet yönetiminde yer alıyorlar. Politikaya, bilime, tıp bilimine ve medyaya hep sol beyinciler egemen durumda. 


Gazetecilerin çoğu, sadece kendileri gibi sol beyine mahkumu olanların inanç ve kararlarını aktarırlar. Bilimcilerin çoğu ise, doğada herşeyin birbiriyle ne kadar bağlantılı olduğunu görmesi gerekirken, doğanın gerçeğini sadece kendi sol beyin mikroskobu veya merceği yoluyla görür. Sol beyin doğadaki herşeyin birbirleriyle bağlantılı olduğunu deşifre edemez. Noktaların nasıl birleştiğini anlamak için herşeyi parçalar halinde değil de bir bütün olarak görmeleri gerekirken, dünyada gerçekten neler olup bittiğini bize sol beyin mahkumu gazeteciler nasıl anlatabilir ki? 


Beyinin sol ve sağ yarım küreleri, ‘iyi’ ya da ‘kötü’ kahramanlar değildir. İkisinin birlikte çalışması gerekir ki en doğru olan görülebilsin. Sağ beyinli son derece yaratıcı birçok kişiye de sol beyin egemen toplum hakim durumda...Sağ yarım küre, hipnotik önerim ve programlamaya da çok açık. Yani mesele birisi ya da diğeri değil, her ikisinin birlik içerisinde çalışmaları... Ancak tabii ki bu kontrol sisteminin hiç istemediği birşey. ‘Otistik dahi’ler, zihinin olağanüstü özellikleriyle harikalar yaratıyorlar. Tabii ki bu, insan potansiyelini son derece kısıtlı koşullarda görenlerin yaklaşımı. İngiltere’den bir otistik dahi olan Stephen Wiltshire, kısa süreli bir helikopter gezisinden sonra büyük şehirlerin havadan görüntüsünü ezbere çizen bir kişi. Kendisine, 1987’de henüz 12 yaşındayken Londra üzerinde yarım saatlik bir heliopter turu yaptırılırken not almasına ve ya fotoğraf çekmesine izin bile verilmemiş. Yere indikten sonra, 200 kadar bina içeren Londra’nın inanılmaz ayrıntılı havadan bir resmini çizmiş. Otizmi nedeniyle sayı sayamadığı halde binaların yüzlerce penceresini son derece doğru sayıda resmetmiş. Stephen’in eserlerini www.stephenwiltshire.com linkinde görebilirsiniz. 


Stephen, İstanbul’un havadan görüntüsünü çiziyor.


Daniel Tammet de olağanüstü zihinsel becerileri olan bir otistik deha. Matematiksel hesapları bilgisayar hızıyla yapıp aynı hızla son derece zor yabancı dilleri öğrenebiliyor. Bir TV programında bir haftada İzlanda dilini öğrenmeye davet edilmiş. Bunu başardığı zaman, dil öğretmeni onu için; “O bir insan değil, o bir dahi!” demiş. Oysa o bir insan, evet, hepimizin bir zamanlar sahip olduğu potansiyelde bir insan. Birileri bizi genetik, zihinsel ve duygusal olarak değiştirmeden önce bizler de öyleydik. Bu olağanüstü beceriler, bir sağ beyin resminin veya bir dilin bir bütün olarak algılınmasına dayanıyor. Sol beyin insanları, bir dili hecelere bölerken veya binaları tek tek akılda tutmaya kalkarken, bu dahiler hepsini bir anda yakalıyorlar.


Bu bağlamda önemle vurgulamakta yarar olan bir konu daha var ki; o da kalbin herşeyin anahtarı oluşu...


Çoğu kişi kalbin sadece kan (bilgi) pompalayan bir elektrik pompası olduğunu düşünüyor, oysa bunun çok daha ötesi var.


Son yıllarda A.B.D.’ndeki Kalp Matematiği Enstitüsü’nden ve diğer başka kaynaklardan elde edilen bilgiler itibariyle, kalbin duyguları dengeleme ve akıl, sinir sistemi ve kendisi ile duygular arasındaki etkileşimi de ahenge sokma açısından çok büyük bir öneminin olduğu vurgulanıyor. Bu; kalp, akıl ve duygular üçlüsü. Onların arasında bir uyumsuzluk olursa bu bize yansıyor. Araştırmalar, kalbin beyinden çok daha öte, kendisine özgü bir kalıtsal zeka, ‘Kalp beyni’ denilen bir sinir sisteminin olduğunu ve bilgiyi şifreleyen ve deşifre eden çok hassas bir organ olduğunu gösteriyor. Kalpten beyine giden sinirler, beyinden kalbe giden sinirlerden daha fazla. Kalp sürekli olarak beyin ve bütün beden ile sinir sistemi, elektromanyetik alanlar, hormonlar, diğer kimyasal reaksiyonlar ve kan basıncı dalgaları aracılığıyla iletişim içerisinde...


Kalp aynı zamanda, kanser dahil birçok hastalığı iyileştirebilecek endokrin bezi hormonu salgılıyor! Tampa, James A.Haley VA Hastanesi’nde endokrinoloji, diyabet ve metabolizma bölümünün başkanı ve Güney Florida Üniversitesi’nde moleküler farmakoloji ve fizyoloji profesörü olan Dr. David Vesely, kalp hormonlarının, bir hücre ekiminde 24 saatte kanserlerin %97’sini yok ettiğini keşfetmiş. 


Doğrusu ya, kalbin sadece elektrik pompası olmasının düşünüldüğü bilgilerden öteye çok yol katettik... Önsezisel bilişimiz var. Bunu, kalpten ve kalp çakrasının bulunduğu girdap noktasında hissediyoruz. Beyin düşünüyor, kalp ise biliyor. Örneğin, birşey hakkında bir önsezimiz varsa, oturup düşünmesi için aklımıza ihtiyacımız olmaz. Öylesine biliriz. Ertesi gün belirli bir yerde olmanız gerektiğine dair bir önseziniz varsa, olasılıklar, koşullar, eğerler veya ‘ama’lar düşünmezsiniz. Sadece orada olmanız gerektiğini bilirsiniz. Kalbin beyinden 60 kere daha fazla elektriksel verimi olup, kalp çakrasındaki girdap noktası yoluyla bizi farkındalığın yüksek seviyelerine bağlar. İşte bu nedenle önsezi bilir. İnsanlara, önsezilerine güvenmeme baskısı yapılıp, akıllarıyla düşünmeye koşullandırılırlar, oysa böylece hep tekrarlanan davranışlar ve uyumlu olma motiflerine köle olurlar. Deşifre etme sistemimizin asıl dahisi kalp olup bizi daha da büyük dahiye bağlar. Kontrol sistemi insan algılamasını manipüle etmiş olduğu için kalp, beyin ve akıla tapma eğilimi tarafından gasp edilmiştir. Şimdi bizim deneyimlemekte olduğumuz tam bir ‘akıl toplumu’dur. Oysa ‘kalp toplumu’; sevgi, saygı, huzur, ahenk, aklın inanılmaz seviyeleri ve günlük yaratıcılık ve anlayış içerisinde olur. 


1990’lı yıllardaki ilk uyanışımı takiben herşeyde hep kalbimi dinledim. Önüme dünyada neler olduğuna dair çok miktarda kaynak akarken, bazen A bilgisine gidip B bilgisini reddediyordum, çünkü önsezime göre hareket edip herşeyi bir yana bırakıyor, o anda olmam gereken yerde olunca hep önemli birşeyler keşfediyordum. Oysa beynim, ya da aklım sürekli olarak neden onu yapmamam gerektiği konusunda kafamı dürtüp duruyordu. Ancak sonra öyle bir an geldi ki, ne kadar zorluk çıkarsa çıksın, önsezi ile kalbimi dinlediğim takdirde herşey yoluna girer oldu. İşte kalbimin ve aklımın bir araya geldiği anlar o anlardı. O zamandan beri de hep böyle yapıyorum. Kalbim, “böyle yapman gerekir” diyor, aklım da “Pekala haydi öyleyse gidelim” diyor. Önsezisel olarak biliyorum. Bugün dünyada birçok kişinin kafası ile kalbi savaş halinde. Çoğunlukla da akıl kazanıyor. Artık bunu değiştirmenin zamanı geldi, bunu yaparak dünyayı bir hapishaneden bir cennete dönüştürebiliriz. İşte bu nedenle kontrol sistemi en çok kalbi hedef alıyor. Manipülatörler kalp aklı, bilgelik ve ‘bilme’ bağlantısını baskılamak istiyorlar. Eğer insanları 5 duyu realitesine hapsetmek istiyorlarsa bu onlar açısından çok önemli. Bunu yapmanın yollarından birisi de düşük titreşimli, dengesiz duyguları tetikleyecek olan olaylar çıkarmak. Bizim öfke, korku, hayal kırıklığı, gücenme, depresif ve asabi olmamızı, kalbimizi kapatıp, realiteyi ve algılamayı deşifre ederken kalbimizin seyirci kalmasını istiyorlar.


Değişen kalp ritmleri

Yukarıdaki grafik hayal kırıklığı duygusunu

Alttaki grafik takdir duygusunu gösteriyor
Hatırı sayılır miktarda araştırma bu duygusal hallerin, tutarsız, dengesiz kalp ritmi motifleri ürettiğini gösteriyor. Bu da kalp, sinir sistemi ve beyin arasındaki ilişkiyi bozuyor, sonunda da zihinsel, duygusal ve fiziksel bir kıyamet kopuyor...


Şimdi artık kalp hastalıklarının neden dünyadaki en büyük ölüm nedeni olduğunu biliyoruz; kalpteki ritim bozukluğundan kaynaklanıyor. Kalp sonuna kadar dayanıyor, ama stres ve diğer duygusal sebepler, kalp krizlerine böyle neden oluyor. İnsanlar kalp kırıklığından ölüyorlar, çünkü bir travma veya şok, çok ciddi kalp ritmi dengesizliğine yol açıyor. Sevgi, merhamet, şefkat ve takdir duyguları ise tam tersini sağlıyor. A.B.D.’ndeki Kalp Metamatiği Enstitüsü bazı teknikler geliştirmiş; sadece kalbin kendi elektriksel verimi bedene duygusal istikrar sağlıyor ve varlığımızın geriye kalan kısmıyla uyumlu bir şekilde çalışıyor. Bu arada ‘Raincoast Kitapları’dan bir kitap tavsiye edeceğim, “Öfkenin dönüşümü” adlı 2003 baskısı bu kitap, Kalp Matematiği Enstitüsü’nün kurucusu olan Dr.Childre ve Deborah Rozman tarafından yazılmış.


Realiteyi nasıl deşifre ediyoruz? Beyin ve genetik yapı yoluyla tireşimsel halden holografik olanı algılıyoruz, dolayısıyla burada kalbin anahtar konumda olduğunu iyi vurgulamak gerekiyor. Kalbin en önemli rolü yeni bir realite deşifre etmek-bu da sevgi, huzur, ahenk ve evet, programlanmış beyinin sağlayacağı herşeyin çok ötesindeki gerçek, kalıtsal zeka oluyor.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Paylaşım