Kendi Realitenizi Nasıl Yaratıyorsunuz... Sürekli olarak aynı şeyi yaparsanız, sürekli olarak aynı sonucu alırsınız...
David Icke
Hayatımızda, hoşlanmadığımız kişileri veya deneyimleri kendimize çekmek gibi hoşlanmadığımız birşeyler olduğu zaman, “Neden hep böyle şeyler beni bulur?” der, “Acaba dışarıya ne veriyorum da bana bu şekilde yansıyor?” diye düşünmeyiz. Hayatımızda ne yaratıyorsak, gücümüzü geri almak, kendi sorumluluğumuzu yüklenmek yerine, hep sorumluyu dışarıda ararız. Zaten bunu yapmak için de yeterince yönlendiriliyoruz...
Dolayısıyla olanları değiştirmek için asıl, yansıyanı değiştirmemiz gerekir. Nehrin kenarında dururken suda kendi yansımamızı görür, bu yansımadan pek de hoşnut olmadığımız için taş atar, suyu tekmeler, atlayıp tepinip suyu karıştırır, hayatlarımızda her zaman yaptığımız gibi sorumluyu hep dışarıda ararız. Oysa nehirdeki yansımayla olan kavga bitip, bütün taşlar atıldıktan sonra herşey yine eskiye döner, nehir aynı şeyi aksettirmeyi sürdürür, çünkü o yansıma, tam anlamıyla bir aynadır. İçimizi değiştirirsek, dışımız da değişir. İşte sistem bunu anlamamızı hiç istememiş, algılamamız baskılanmış ve engellenmiş. Halbuki gelişmemiz o kadar kolay ki. Aynen şu dizine göre gidiyor: deneyim yaşa, o deneyimden ders al, o deneyimin sonucuna göre de gelişim sağla..
Yarattığımız dünya, kendi düşüncelerimizin bir ürünüdür. Kendi düşüncelerimizi değiştirmedikçe onu değiştiremeyiz.
KENDİNİZİ DEĞİŞTİRİRSENİZ DÜNYAYI DA DEĞİŞTİREBİLİRSİNİZ...
-İllüminati giderse, iyi olur muyuz?
-Ama biz değişmezsek gidemezler...Mesele bu.
-O zaman ‘Bütün’ün açısından önemli bir rol oynayacağız...
-Birisi sana “Dünyada neler olup bitiyor?” diye sorsa, sen de “Hangi seviyedekini öğrenmek istiyorsun?” dersin değil mi? Bir seviyede bankacılık dümenleri, bir seviyede politik dolaplar, ama frekanslara veya tavşan deliğinin derinliklerine dalarsan aynı şey farklı bir şekil almaya başlar. Şimdi konuştuğumuz seviye için önce ‘tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan’ sözü akla geliyor. İnsanlar mı güçlerini kontrol sistemine veriyorlar, yoksa kontrol sistemi mi onları güçlerini vermeye ikna ediyor? Herhalde bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ancak mesele şu ki, güçlerini kollektif olarak kontrol sistemine veren insanlar... Yani insanlar, çok az sayıdaki bir gruba güçlerini kendileri veriyorlar... Bu kadar basit... Evet, onların nasıl çalıştığını, nasıl manipüle ettiklerini, amaçlarının ne olduğunu bilmemiz lazım, ama asıl anlamamız gereken şudur ki; onların dışa vurumu, bizim kollektif realitemizdeki mevcudiyetleri tamamen bizim içsel ‘hal’imize bağlı. Eğer BİZ değişirsek, o realite de değişir. BİZ değişmezsek, o da değişmez...
-O zaman ortaya ‘Ne yapabilirim?’ sorusu çıkıyor. Yani mesele sistemle savaşmak veya çatışmak değil.
-Ne ile savaşırsan o olursun. Buna verebileceğim bir sürü örnek var. Şimdi sözünü ettiğimiz seviyede ne yapabiliriz? Kendimizi değiştirirsek dünya da değişir. Eğer yeterli sayıda insan değişirse dünya da değişecektir, bu kadar basit. Tekrar aynı noktaya dönüyoruz, iyi haber şu ki, sorunun çözümü dışarıda yani bizim kontrol altına alıp etkileyemeyeceğimiz bir yerlerde değil! Cevap içimizde, neden? Çünkü bireysel de toplumsal da olsa dünya içimizde...Dolayısıyla BİZ değişmeliyiz ki, ‘içsel hali’mize göre dışavurduğumuz hal de değişsin, çünkü dünya biziz, biz de dünya...
İşte herşeyin büyük bir hızla kökten değişeceği asıl seviye bu...Süregelen komplo ortaya çıkarken, bütün bu bankacılık dolapları, organize edilen savaşlar ve terör derken; “Hepsi onların suçu, şununla veya bununla savaşmalıyız!” dersek hep bu seviyede kalırız. Aksine böyle demeyip, “Bum, bum, bum” karæ®lı bir şekilde realitenin daha derin seviyelerinde ilerleyip, önce içimizdeki hali değiştirmeliyiz. Tabii ki neler olup bittiğini bilmekte yarar var, ama bu aşamada insanlar “Bundan çıkış yolu göremiyorum, çözümü bilemiyorum, ne yapabilirim?” diyeceklerdir.
Çözüme ancak ve ancak, realitenin derin seviyelerine inip, dünyanın, ‘insanın içsel hali’nin kollektif bir dışavurumu olduğununun farkındalığına varılırsa ulaşılır. Hepsini biz yaratıyoruz, dolayısıyla onu yaratmayıp, daha güzel birşey yaratabiliriz. Nasıl? Kişisel ve kollektif olarak önce kendimizi değiştirmemiz lazım. Barış dolu bir dünya istiyorsan önce kendinle barış! Sevecen bir dünya istiyorsan önce kendin sevecen ol. Düşünsene, çok sayıda insan sevecen olmaya karar verse ne olur? Ya da çok sayıda insan barışçıl olmaya karar verirse? Çok sayıda insan kararlarını doğru ve adil bir şekilde verirse ne olur? Dünya aynen bunun dışa vurumu olur. Yani değişir.
-John Lennon’un dediği gib; “Kimse savaşmazsa savaş olmaz.”
-Tabii ki, o zaman savaş olmaz. Hani şöyle diyorlar; “Savaşı durdurmak için savaşıyorum”. Hadi oradan. Önce üzerindeki şu üniformayı çıkar, sonra da silahını bırak. Böyle bir başlangıç yapabilirsin. Aslında insanları anlıyorum tabii. Kendilerini, hayatlarına dışarıdan birilerinin müdahale ettiğine inandırmışlar. Tabii, ama bu kısa süreli bir rahatlık sağlıyor onlara.“ Ben zaten çok talihsizim, onlar böyle yapmasaydı, ben bu durumda olmazdım.” Eh, bu belki kısa süreli bir mazeret olabilir, ama insanın içsel hali öyle değişmez. Bir şekilde neyi içeri çekmişseniz, kolay kolay onu dışarı atamazsınız. Bu mümkün değil. Bazen insanlar davranışlarının soromluluğunu üstlenip zayıflık belirtisi olarak nitelendirirler; “İtiraf ediyorum, hata yaptım.”derler.
Bir dakika, burada şöyle diyelim: Sıcağın sıcak olduğunu nasıl bilebilirsiniz? Tabii soğuğu bildiğiniz için. Dolayısıyla mukayese yaparsınız. Aynı şekilde şu deneyimi yaşadın, şu kararı verdin, ama bir bakmışsın belki de hayatının en iyi kararını vermişsin, çünkü birşeyler değişmiş, o zaman bir dahaki sefere daha iyi bir karar verirsin. Bu bir hata değildir. Bir deneyimdir...
Onu hatadan ziyade bir deneyim olarak görürsek kendimizi suçlamaz, hayatımızı öyle yaşadığımız için kendimizi negatif görmeyiz. Örnek verelim; Alkol ya da uyuşturucu bağımlılarına en iyi yardım edecek olan kim olur? Bir zamanlar kendileri de alkol ya da uyuşturucu bağımlısı olanlar mı,yoksa üniversitede kitaptan okuyup da “Şimdi seni bağımlılıktan kurtaracağım” diyenler mi? Şaka ediyor olmalısın. Tabii ki birisine yardımcı olmaya çalışmak harika birşey, o ayrı mesele. Ama eskiden bağımlı olan bir kişi bütün aşamaları, tuzakları, ayartılmaları bilir.
İşte, “hata” dediğimiz şeyleri bizi yeni bir farkındalığa taşıyan deneyimler olarak görürsek o zaman hepsi pozitife dönüşür, daha üst bir anlayışa basamak oluşturur, büyük bir bilgelik sağlar. Bazen ben de kendi hayatıma bakıyorum, en büyük hatalarım sandığım deneyimlerimin, en büyük armağanlarım olduklarını görüyorum...
2010 yılında Project Avalon’dan Bill Ryan’ın, “İnsanoğlu Artık Dizlerinin Üzerinden Kalk/Human Race Get Off Your Knees” adlı kitabının basılmasını takiben, Londra Brixton Akademisi’nde gerçekleştirmiş olduğu konferanstan sonra, David Icke ile yapmış olduğu 110 dakikalık videonun çevirisi...
-Ben, Project Avalon’dan Bill Ryan ve tarih 19 Mayıs 2010. David, şu el çırpma hareketini yapabilir misin?
-Tabii ki. Aslında iki elle değil de, bir buçuk el ile çırpma hareketi oluyor. İşte şöyle birşey… Bu benim en sessiz el çırpma hareketim. Bir ara Youtube’ta salağın biri benimle masonik şekilde el sıkıştığını iddia etmişti ya... Neyse, bir gösterelim bakalım. Bayanlar, baylar, bu Masonik bir el çırpmadır. Yani romatoid artriti olan iki mason arasında…Eski bir gelenek, ta Babil’e dayanır!
-Evet, ben Project Avalon’dan Bill Ryan. Tarih 19 Mayıs 2010. Biliyor musun, 2010’a nasıl geldik inanamıyorum. Geriye baktığın zaman tarih 1990 lardı, zaman uçuyor. Sen de öyle düşünüyor musun?
-Evet Bill, zaten hep öyle düşünüyorum. 1990’larda ilk uyanışımdan sonra arka arkaya gittiğim medyumlar aynı bilgiyi teyit ediyorlardı. İlk öğrendiğim şeylerden birisi, “Gerçek’in Titreşimleri’idi. Aslında bu, o konuda yazdığım ilk kitaptı ve adına da ‘Gerçek’in Titreşimleri’ demiştim. Aman Tanrım, Bill, o zamanlar, bugün gerçekleşmekte olan titreşim değişikliğinin olacağına dair en küçük bir işaret bile yoktu, biliyor musun? İnsanları kollektif bir koma halinde tutan kölelik yoğunluğunda bir kırılma olacak, insanlar uyanıp kendilerini farklı bir halde görecek, şimdiye kadar hep saklanmış olan herşeyi yüzeye çıkaracaktı. Biliyorsun 1990’larda en küçük bir işaret bile görünmüyordu, ama şimdi bir bak, inanılır gibi değil, dünyanın her yerinde inanılmaz sayıda insan uyanıyor. 20 yıl önce ortalıkta olmayan ne kadar çok bilgi yüzeye çıktı. 10 yıl önce böyleydi, 5 yıl önce böyle, derken grafik yükseliyor. O başlangıç yıllarında, medyumun söyledikleri arasında ilginç kavramlardan birisi de, zamanın büyük bir hızla geçeceği idi ki, bu korkutucu boyutlara tırmanacaktı, çünkü, bence, zaman ve uzay gerçek değil, birer kurgu. Üzerine bilgi kaydedilmiş olan bir bilgisayar diski alalım, buna belirli veriler programlanmış olsun, bilgisayara koyalım, o verileri okuyacak ve o dijital seviyeyi veya bilgi seviyesini, ekranda zaman ve uzay olarak verecek. Biz de onu yapıyoruz. Sol beyin bilgiyi alıyor ve senkronize ediyor. O sekansı ne kadar hızlı yaparsa, zaman da o kadar hızlı geçer.
Einstein’ın söylediği gibi, dişçinin bekleme odasında oturuyorsun, o sekans o kadar hızlı değil. Onun benzetmesiyle, eğer yanında güzel bir kadın varsa sekans çok hızlanıyor. Durum şu: Baskı çağından gelen enerji değişimi, gelişmeye, aydınlığa ve uyanışa dönüşüyor. Bu, bizim realiteyi veya sekansı deşifre ederken etkilenmemiz ile oluyor. Önceki gün bir dergide okudum, Nisan ayı geldi mi? Mart ayına ne oldu? Peki ben nasıl kaçırdım? Ya Noel ne zamandı? İki yıl önce mi? Çok şaşırtıcı, neler oluyor böyle?
(2005’te basılmış olan [Herşey “Sonsuz Sevgi”, Gerisi Hep İllüzyon] adlı kitabından...)
İnsan dediğimiz ‘beden kimliği’ne son vermedikçe, illüzyona köle olmaktan asla kurtulamayız. Neye inanıyorsak ve kendimizi nasıl algılıyorsak, bu bizi ya köle edecek, ya da özgür kılacaktır.
Kendinizi isminiz ve bedeniniz olarak tanımlarsanız, sınırlı duygu ve düşünceleriniz olur. Bir kez olsun bir deneyin ve görün. DNA programının bütün temeli, kurallara dayalı sanal holografik bir dünyanın yansıtılmasıdır. Adından de anlaşıldığı üzere kurallar hep sınırlayıcıdır. ‘Kurallar’ın katı duvarları, fizik yasaları, hastalıkları, yaşlanma, doğum ve ölüm çemberi ve birşeyin neden yapılamayacağını anlatan sayısız sebebi vardır. Yani bu alemde ‘ama’ kral durumunda. “Şunu yapmak isterdim, ama...”, “şuraya gitmek isterdim, ama...”, Kendimi iyileştirmek isterdim, ama...” ‘Matriks’, DNA’mız yoluyla bizi hep “ama zihniyeti” ile besliyor. Biz ise bir ‘algılama yanılması’ ile kendimizi o programa göre tanımlayınca, illüzyonun kölesi oluyoruz.
Kerry Cassidy (KC): Ben Kerry Cassidy, burada David Icke ve Bill Ryan ile birlikteyiz. Şimdi ‘geleceğin konuşması’ denilen şeyi yapacağız. Fikirlerin çevresinde dolanacağımız bir sohbet olacak. Tabii odak noktası sensin ve bu çerçevede hangi konulardan söz etmek istersen senden dinlemek istiyoruz.
David Icke (DI): Pekala, o halde.
KC: Sonra da sohbetin akışına bırakalım.
Bill Ryan (BR): Ben birşey söylemek istiyorum. Üç yıldır yaptığımız işi yaparken, aldığımız maillerde herkes seninle röportaj yapmamızı istiyordu, şimdiye kadar bu neden olmadı, mutlaka ilginç bir sebebi vardır.
DI: Şimdi hep birlikteyiz, buradayız, neticede herşey çok senkronistik.
BR: Sonunda.
KC: Kesinlikle. Şimdi Sedona’dayız, sen de buradasın ve bağlantı kurabilmiş olmamız harika.
DI: Ever, harika.
KC: Hepimiz gerçekleri arıyoruz. Ve merak ediyorum, yıllardır sana bu bilgileri veren gizli bir kaynağın mı var?
Evet, “boşluk” olmadığı gibi “zaman” da yok. “Zaman”olarak deşifre ettiğimiz şey, sadece evrenin dalga boyu yapısına şifrelenmiş olan bir “bilgi”. Zamanın ne kadar hızlı veya yavaş geçmesi, tamamen bizim onu şifrelememize bağlı. Mesela bir yazılım diskindeki ‘bilgi’, bilgisayar ekranında, yer ve zaman varmış gibi algılanır, silsile bir sahneden diğerine hareket ederken de “zaman” geçiyormuş gibi görünür. Sahnelerin arasında ise, mesafe ve perspektif var sanılır, oysa bu, bilgisayar tarafından okunan diskteki “bilgi”dir. Boşluk ve zaman ile ilgili olarak yaptığımız budur.
Bilim adamları “uzay-zaman”dan söz ederlerken, sözünü ettikleri şey, “uzay-zaman” olarak deşifre edilerek görünen bir bilgisayar oyununa benzer. Bunun tamamı bir ‘sanal veya illüzyon’dur. Gece gökyüzüne baktığımız zaman yıldızlar ve gezegenler arasında inanılmaz mesafeler varmış gibi algılarız, oysa bütün manzara sadece bizim deşifre etme sistemimizde yer alır. Aslında mesafe diye birşey de yoktur, uzay/boşluk diye de. Sadece sonsuzlukta yer alan sonsuz ‘herşey’ vardır.
Yaşamak için sadece 10 dakikalık bir süreniz kaldığını, hayatınızı gözden geçirmekte olduğunuzu düşünün. ‘Sorun’ yapmış olduğunuz olayları bir düşünün. Değer miydi? Hayır. Trafik ışıklarında birisi önünüze geçti ve eve herzamankinden bir iki dakika daha geç gittiniz, sinirlendiğinize değdi mi? Hayır. Yıllar önce, hatta diyelim ki geçtiğimiz hafta birisi sizin için ‘şunu’ demiş, ‘bunu’ demiş, alındığınıza değdi mi? Hayır. Tuttuğunuz takım çok önemli bir maçı kaybetti veya kazandı, ne oldu?
Değen nedir biliyor musunuz? Ne kadar sevdiğiniz veya sevildiğiniz... Ne kadar mutlu olduğunuz veya başkalarını ne kadar mutlu ettiğiniz... Şimdi yaşamak için önünüzde 10 dakikalık bir süreniz değil, uzun bir hayat var. Eğer bundan sonra hep bu ölüm döşeğinde olabilecek algılama ile düşünecek olursanız, hayatınızı, gönül ferahlığı içersinde, sevgi ile mutlu bir şekilde sürdürürsünüz.
David Icke
David Icke’ın 1996’da Liverpool’da yapmış olduğu konferanstan...
Çağlar boyunca toplumlarda sahte savaşlar yaratılmış. Sağ ile sol, muhafazakar ile liberal, cumhuriyetçi ile demokrat, patronlarla işçiler, totalist ile sosyalist, patron ile sendikacı arasındaki savaşlar hala sürüyor. Ana fikir, böl ve yönet. İşte bu sahte savaşlar da bölüp yönetmek için kullanılmış. Hiç geriye dönüp, bizleri oynatmak için bu ipleri kimler kullanmış bakmamışız. Manipülatörler, bir siyah bir beyaz, katı bir dogmatik inanç sistemini karşıtına vurdurup savaşlar, anlaşmazlıklar çıkarmışlar. Savaş korkusu başka savaşları getirmiş. Siyah ve beyazı bırakıp, ardında gerçeğin yattığı griyi göremezsek aldatılmayı hak ederiz.
Irkçılık, cinsiyet ayırımı ve herşey, birbirimize neler yapıyoruz böyle? Kendilerini ırk ve cinsiyet olarak üstün görenler aslında ne yapıyorlar? “Benim genetik uzay giysim seninkinden farklı renkte, o zaman ben daha üstünüm” demiş oluyorlar. Bu bilgi baskılanmış olduğu için, dünyanın heryerinde savaşlar var, çünkü bu fiziksel bedenin içinde bu bilinci kendimiz sanıyoruz. Böylece belirli bir nesil, geçmişine bakıyor, belki de yüzyıl önce olmuş bir olay için intikam alıyor. Bu böylece nesiller boyunca sürüp gidiyor. Bu açıdan bakacak olursak, birbirimize yaptıklarımızı gören ‘Yaratıcı’ üzüntüyle başını sallıyordur. A.B.D.’nde doğmuş olan birisi, Meksika’da doğmuş olan birinden farklı değil. Londra’da doğmuş olan biri Liverpool’da doğmuş olan birinden farklı değil. Hepsinin bedeni de, deneyim yaşamak için kullandıkları birer araç!