29 Haziran 2015 Pazartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 51 - Oturumun kapatılması


“Bilgi”, “güç”tür diyorlar. Hayır, değil! “Güç, bilginin kullanılmasıdır. “Bilgi’yi başkalarına aktarmak ise “sorumluluk’tur... 

David Icke


“Oturum”un “Kapat”ılması...
(2005’te basılmış olan [Herşey “Sonsuz Sevgi”, Gerisi Hep İllüzyon] adlı kitabından...)

İnsan dediğimiz ‘beden kimliği’ne son vermedikçe, illüzyona köle olmaktan asla kurtulamayız. Neye inanıyorsak ve kendimizi nasıl algılıyorsak, bu bizi ya köle edecek, ya da özgür kılacaktır.

Kendinizi isminiz ve bedeniniz olarak tanımlarsanız, sınırlı duygu ve düşünceleriniz olur. Bir kez olsun bir deneyin ve görün. DNA programının bütün temeli, kurallara dayalı sanal holografik bir dünyanın yansıtılmasıdır. Adından de anlaşıldığı üzere kurallar hep sınırlayıcıdır. ‘Kurallar’ın katı duvarları, fizik yasaları, hastalıkları, yaşlanma, doğum ve ölüm çemberi ve birşeyin neden yapılamayacağını anlatan sayısız sebebi vardır. Yani bu alemde ‘ama’ kral durumunda. “Şunu yapmak isterdim, ama...”, “şuraya gitmek isterdim, ama...”, Kendimi iyileştirmek isterdim, ama...” ‘Matriks’, DNA’mız yoluyla bizi hep “ama zihniyeti” ile besliyor. Biz ise bir ‘algılama yanılması’ ile kendimizi o programa göre tanımlayınca, illüzyonun kölesi oluyoruz.

Sessizce otururken, düşüncelerinizi dinleyip, duygularınızı hissettiğiniz zaman, bunları deneyimleyen değil, gözlemleyen oluyorsunuz. Normal olarak sanki sadece düşüncelerimiz ve duygularımızmışız gibi hareket ediyor, kimliğimizi böyle tanımlıyor, kendimizi kişiliğimiz sanıyoruz. Bakınız, “hyperdictionary.com”adlı web sitesinde ‘kişilik’ tanımı şöyle verilmiş: “Özgün bir kişiyi karakterize eden davranışsal, değişken, duygusal ve zihinsel özellikler.”

Yani tarif ettiği, RNA tarafından okunan DNA yazılımının farklı versiyonları veya psikologların ‘ilk tip’ diye bildikleri şey. Özgün kişiler yok, çünkü hepimiz ‘bir’iz. Bu tanımı sadece bu realiteye bağlasanız bile, “Sonsuz Olasılık” söz konusu olduğunda özgün kişiler değil, bilinç vardır. Davranışsal, değişken, duygusal ve zihinsel derken, bunların hepsi bir programın ifadeleridir. Algıladığımız şekliyle, sadece “bilinç” bu özgünlüğü sağlar. Bizi ‘insan’ yapan o “program”dır.

Duyguların ne olduğunu yanlış anladığımız, yani algılamamızda bir yanılma olduğu için kendimizi duygularla tanımlarız. Duyguları, sevgi ve ilgi gösterme olarak değerlendiririz, ama bu yanlıştır. ‘Sevgi’ ve ‘duygu’ aynı şey değildir, duygunun empati ile de ilgisi yoktur. Asıl anlamıyla ‘sevgi’ ‘tek’likdir. ‘Tek Olan’ın dengesinde bizim bu illüzyonda deneyimlemekte olduğumuz gibi bir duygu yoktur. Sadece ‘birlik’le birlikte gelen coşku, mutluluk ve sevgi vardır. Duygu bölünmüşlüktür, ‘Bir’lik değil. Empati, ‘Tek’likten gelir, çünkü ‘Tek’ olanın diğer ifadesi ile tam olarak ancak bu yolla birleşebiliriz. Duygu; sevgi veya empati değildir, duygular bir dizi programlanmış tepkiler olup, sürekli olarak manipüle edilirler. 

Eğer o sessiz yeri bulup, kendinizi duygu ve düşüncelerinizle tanımlanmaz da, onları sadece dinlerseniz, onlar olmadığınızı anlarsınız. Deneyim açısından önemli olan, duyduğunuz ve hissettiklerinize tepki vermemektir. Sadece onları gözlemleyin, kesinlikle yargılamayın, yoksa sizi içine çeker. Sonuç olarak bu, radyo dinlemeye benzer. Duygularımız değiliz, onlar arasındaki sessizliğiz, dolayısıyla, programdan ancak ‘bilinç’in bu seviyesinde koparız. Kafanızdaki geveze olan düşünce ve hislerinizi gözlemlediğiniz zaman sadece o realiteyi deneyimlersiniz. ‘Sessizlik’ bilinciniz, ‘geveze’ ise programınızdır. Bilinç sessizliktir, çünkü söyleyecek hiçbirşeyi yoktur, o düşünmez, herşeyi bilir. ‘Bilmek’ için de sürekli olarak birşeyler çözmeye gerek yoktur. Bildiğiniz zaman, sürekli olarak gelecek için endişe etmez, geçmişten pişmanlık duymazsınız. Zihinsel ve duygusal söylemin ana kaynağı bunlardır. Zihin ve duygu, bilinç ile taban tabana zıttır.

Duygu ve düşüncelerimizin günlük hayata nasıl tepki gösterdiğini gözlemlemek bazen komik bile gelebilir. Hepsi aptaldır ve korkunun hakimiyeti altındadır. ‘Bilinç’in gözlemleme noktasından bakılacak olursa, tepkileri ve programlanmış yapıları pek kolay tahmin edilir. Daha önce bahsetmiş olduğum gibi, ilişki içindeki kişiler, adeta duygusal bir tilt oyunu oynarlar. Bu çok acı sonuçlar doğurabilir ve bu çember ancak, çift DNA programına göre hareket etmeye son verirse kırılabilir. Bu gerçekleşinceye kadar sürücü ata değil,at sürücüye biner. Programa tepki duymayı bıraktığımız anda geriye sadece ‘bilinç’ kalır ve RNA ‘lazer’ine, fiziksel realiteyi farklı şekilde okumasını söyler. Yazılım hep tepki ile ilgilidir. Matriks’in bizden istediği de budur. Tepki gösterdiğimiz zaman kendimizi o programla tanımlarız. Böyle olunca da bilincimizin ‘varlık’ hali kendi sandığı düşünce ve duyguları yansıtır ve Matriks’i besleyen enerjiyi üretir. Programlanmış tepkilerin siz olmadığını farkettiğiniz zaman, hayatınızda daha fazla ahenk ve huzur olur. Program; reaksiyon göstermeniz için sizi kandırır, ama bilincinizi ne kadar çok ifade ederseniz, programın gücü gittikçe azalır ve frene daha sık basmaya başlarsınız.

‘Yazılım oturumu’nu kapatıp, ‘bilinç oturumu’nu açarsanız, daha önce hiç olmadığı kadar çok ‘doğallık’ veya ‘kendiliğinden’lik yaşarsınız. Bu Matriks’in en büyük kabusudur, çünkü bilinç oturumunu açarsanız, ‘Sonsuz Olan’ın realitesini dışavuruyorsunuz demektir. İllüminati’nin kendi belgelerinden bazılarında, bu tür varlıkların, İllüminati planlarının en büyük düşmanı olduğu anlatılmaktadır. ‘Doğallık’, ‘ama’lara pabuç bırakmaz ve programlanmış toplumun kuralları için özgürlüğünden asla taviz vermez... 

“Bunu yapmak isterdim, ama...” 
Yap gitsin!
“Ama sonra başkaları ne düşünür?”
Yap gitsin!

Kimbilir kaç kez o anda birşey yapmak istemişinizdir de, düşünce ve duygular neden yapmamanız gerektiği konusunda önünüze uzun bir liste çıkarıp ‘doğal’lığınızı iyice şaşkına çevirmiştir... Tam herşey kendiliğinden olacakken, birden “yapamam”, “yapmamalıyım”, herhangi bir suçluluk duygusu veya “ya şöyle olursa?” denen programlanmış yangın hortumları ‘doğal’ olanı söndürür gider. ‘Doğallık’ bu tür asla kurallarla bağdaşmaz veya aslında olduğunu iddia ettiği gibi değildir.

Bu aynı zamanda, kimsenin üzerine birşey empoze etmeksizin başkalarının doğallığına da izin vermektir. Eğer kurallar konusunda obsesif iseniz, kurallar sizi sindirmişse bu, Matriks sizi esir etmiş demektir. ‘Kural kuraldır’ diyenler ve koşulsuz olarak kurallara uygulayanlarda doğallık olmaz, onlar aynı atlı karıncadaki atlar gibilerdir. Çoğunlukla da devlet memuru, park görevlisi, trafik polisi, güvenlikçi veya polis olurlar veya düşüncelerinin hepsine ‘kurallar kitabı’nın egemen olduğu realiteye sahip diğer mesleklerlerden gelirler. Bu kişiler, her duruma hep aynı şekilde muamele edilmesi gerektiğini sanan üniforma giymiş kameralara benzerler. Yani yine ‘sürüngen beyin’ iş başındadır... 

Geçenlerde kiralamış olduğum daireyi kontrol etmek üzere 5 dakikalık rutin ziyaretini yapan görevli kişi geldi. Adamın çalıştığı ofis, ev sahipleri adına yıllardan beri her ay bu kontrolü yapar. Çalıştığı yer bizim evden beş dakika yürüyüş mesafesinde olduğu halde eşimin hasta yatmakta olduğunu, dolayısıyla daha sonra gelirse daha iyi olacağını söyledim, ısrarla bunu yapamayacağını, aksi takdirde kendisine 30 pound ceza kesileceğini belirtti, o gün gelecek olduğunu bize bildirmiş olduğunu, (programlanmış olan kafasında) bunun kesinlikle değiştirilemeyeceğini söyledi. Böyle insanlarla karşılaştığım zaman adeta beynindeki devre kartının okunduğunu görür gibi oluyorum. Sanki RNA’sı ‘gir tuşuna’basıyor. Tıpkı birer bilgisayar gibiler...

Google’a tıkladığınız zaman bilgisayar sizi nereye yönlendirirse oraya gidersiniz, çünkü hep kurallar kitabını izler. Hiç, bir bilgisayarın “orayı boşver, şuraya girelim” dediğini duydunuz mu? Tipik bir bilgisayar programıdır. Doğallık ise programı ezer geçer, çünkü doğallık ‘Sonsuz Sevgi’nin, ‘bilinç’in bir ifadesidir. Bir bilgisayar bozulunca talimatları algılamaz ve sembolik olarak ‘hasta’ addedilir. Programlanmış insanlar, doğallığı da aynı şekilde değerlendirirler. Onu anlayamazlar, çünkü doğallık, kendilerini kontrol altında tutan programa hiç uymaz. Matriks filminde çok hoş bir replik vardır: “’Sevgi’ kavramı, ne kadar da çok deliliğe benziyor”. Evet, bu şekilde algılanırsa öyledir tabii. Oysa ‘Sevgi’ ‘Mümkün Olan Herşey’dir, dolayısıyla programlanmış kısıtlanmayla kıyaslanırsa delilik olarak değerlendirilmesine şaşmamak lazım. 

Tabii ki bu söylediklerim, doğallık adına gidip de Eyfel Kulesi’nden atlamak anlamına gelmez. Realitemiz, ‘yer çekimi’ gibi bir kural ile sınırlandığı programdan kopmadığı sürece bu mümkün olamaz. Yine Matriks filminde buna da güzel bir örnek verilmiştir; Morpheus binalar arasını kolaylıkla adımlayabilirken, Neo yüz üstü düşer. Morpheus derin seviyede sanal realiteye hapis değilken, Neo hapistir. Bu derece mucizeler gerçekleştirmek için programdan iyice kopmak gerekir. 

Kurallara hapsolmuşluktan, en azından “ölüm illüzyonundan korkmak”tan kurtularak bir başlangıç yapabiliriz. Eğer bu korkuya boyun eğmezsek bunu başarabiliriz. Fiziksel olarak yapmadan da kuleden atlamanın yolları vardır. Örneğin, tahammül edemediğiniz bir ‘iş’ten atlayabilir, güvenliğinizi yitirme korkusu olmadan düşlerinizin arkasından gidebilirsiniz. Sonuçların ne olacağı korkusunu salıp sizin için doğru olan ne ise onu yapabilirsiniz. Başkalarının sizin için ne düşüneceği korkusunun sizi esir etmesine son verebilirsiniz. Bunlar, zihin ve duygulardan kopan ‘bilinç’in proramı ezip geçmesine çok iyi birer örnektir. Korktuğunuz dünya sadece sizin zihninizde yer alır, dolayısıyla realite duyunuzu değiştirerek bunu her an gerçekleştirmeniz mümkündür. Hepimiz ‘Sonsuz Olasılık’ız. ‘Yapamam’ programının sizi kontrolü altında tutmasına izin vermezseniz, istediğiniz herşeyi gerçekleştirebilirsiniz. 

Kitaplarımda hep söz ettiğim gibi, kendimiz için düşünmeye ihtiyacımız var. “Sonsuz Özgürlük”e götürecek olan işlemin başlangıcı bu... Ancak yine de bu sadece bir başlangıç. İkinci aşama ise düşünmeye tamamen son vermek. “Bu David Icke da deli mi ne?”, diye düşünüyorsunuz değil mi? Acaba düşünmeden yaşamak mümkün mü? Oysa aslında düşünürsek yaşayamayız, çünkü düşünmek, zihinden gelir ve zihin/akıl da bir programdır. Zihin/akıl düşünür, oysa ‘bilinç’ hep bilir... 

Bu konuda ancak buraya kadar dille anlatabiliyorum, çünkü bunun tam olarak anlaşılabilmesi için yaşanması veya deneyimlenmesi lazım. Benim kelimelerle ifade edebildiğimden ve hala ulaşabileceğimden çok daha fazlası var. Düşünmek ile bilmek arasındaki fark uçurumu için de aynı şey söz konusu. Şöyle diyebiliriz: Birşey hakkında düşünmeniz gerekiyorsa bu Matriks’tir. ‘Bir düşüneyim’, ‘Bir düşünmem lazım’, Bir dakika, düşünüyorum’, gibi sözler hep programın çalışmakta olduğunu gösterir. ‘Bilinç’, yazılım programını ezip geçerse, o zaman sadece ‘bilir’iz. Cevaplar ararsanız ‘Matriks’ sizi esir alır. 

Cevap almak için sorular sorarsanız, ‘Herşeyi Bilen Sonsuz Olan’ın parçası olamazsınız, ama farkındalığın o seviyesine ulaştığınız zaman, herşeyin cevabını bilir, dolayısıyla da soru sormazsınız. 

Veya başka bir açıdan bakacak olursak, sorular olmayınca, cevaplar da olmaz. Sadece bilirsiniz, çünkü ‘Herşeyi Bilen Sonsuz Olan’a ulaşıyorsunuzdur. Bir durumla karşılaştığınız zaman ne yapacağınızı düşünmezsiniz, bilirsiniz. Neyin nasıl olduğunu anlamak için düşünmez, çözmeye çalışmazsınız, sadece bilirsiniz. Farkındalık ile ‘Herşeyi Bilen’e bağlanabilirseniz, nasıl bilmezsiniz ki? Bu ‘bilme hali’ne ulaşmak için birşey öğrenmeye veya bir yere gitmeye gerek yoktur. Öğreneceğimiz hiçbirşey yoktur ve her yerdeyizdir...

-“Her yere gitmek için bir bilet rica ediyorum lütfen”.
-“Afedersiniz efendim, gidemezsiniz, çünkü zaten oraya ulaşmış durumdasınız”.

Öğrenmemiz değil, tam tersine programın, inanmamız için bizi manipüle ettiği herşeyi silmemiz lazım. Akıl veya zihin, aydınlanmanın yolu değil, engelidir. Bilmek ve biliş aynı şeyler değildir. Bilmek akıldan veya zihinden gelir, biliş ise ‘bilinç’ten. Hiçbirşeyi öğrenmemiz gerekmiyor, sadece hipnotik transtan çıkıp kim olduğumuzu hatırlamamız gerekiyor. Bazıları buna “önsezi” veya “kalbi izlemek” diyorlar. Bu, bu realitede hep ortalıkta olandan çok daha uyanmış bir bilinç seviyesinden geliyor. Biliş, doğallığın karar verme kolu oluyor. Program, önsezili kararların sonuçlarını göz önüne almamız için akılı ve duyguları kullanarak bunu baskılama yolları arıyor, ‘biliş’in yapmamızı istediği şeyler için kendimizi suçlu hissetmemize neden oluyor ve bizi ‘zavallı aciz ben’ zihniyetimizle ‘biliş’ içerisinde olamayacağımız doğrultusunda yönlendiriyor. O zaman önsezisel bilişimiz de hemen şüpheye düşüyor. İşte bu, bizi kontrol altında tutmak için devreye giren program... Duyacağınız sözlerden birisi şu: “Öğreneceğiniz çok şey var.” Oysa yok! Sadece öyle olduğunu düşünüyoruz. Öğrenecek çok şeyimiz olduğunu kabul etmek, ‘Bütün’ün parçası olmadığımız anlamına geliyor. ‘Bütün’ nasıl küçük düşünebilir? Ancak Matriks’in esiri olduğu zaman...

Sistem, suçluluk ve pişmanlık duyguları içerisinde; kendinizi önemsiz, hayat oyununda hep ‘kaybeden’ kişiler olarak kötü hissetmenizi istiyor. Başarı, başarısızlık, iyi bir ebeveyn, iyi eş, iyi bu, iyi şu gibi kalıplar oluşturuyor. Bu kalıplara uymazsanız parmağını sallayarak sizi uyarıyor. Eğer sistemin realite versiyonunu kabul ederseniz, sizi kuralların Matriks tarafından yapılmış olan düşük titreşimli hallerde tutuyor. Dinler, insanların kendilerini suçlu hissetmeleri için çok iyi çalışıyor. ‘Günahkarlık zihniyeti’ DNA programında yazılı olup dini inkar edenleri bile etkiliyor. Bu tür bir genetikle de, kendi kendini istismar etme eyleminden bir türlü kopulamıyor. 

Oysa biz aklımız veya duygularımız veya kişiliğimiz değiliz, ‘Sonsuz Sevgi’yiz. Bu, sizi dışında tutan, ama herkes için ‘Sonsuz Sevgi’ demek değil... Kendinizi bilinçli veya bilinçsiz olarak beğenmezseniz, ‘Sonsuz Sevgi’ ile bağlanmazsınız. Yaptığınız veya yapmadığınız, söylediğiniz veya söylemediğiniz, hepsi son derece saçma. Düşünürken programa hapsolmuşsunuz. Şimdi artık maskeyi atıp, gerçek olan kendinizi seveceksiniz. Üstelik neden programlanmış kişiliğinizi de sevmeyesiniz ki? Ne de olsa o da ‘Sonsuz Sevgi’, sadece ‘biliş’ içerisinde değil. Programlanmış manipültörler de dahil, kendimizi ve başkalarını sevmek ve bağışlamak, bizi sanal bir bölünmenin içinde tutan suçluluk ve nefret yazılımını siler.

Dünyanın bir kez bir illüzyon veya sanal bir dünya, bedenlerimizin de ‘bilinç’i kapana kıstırmak için manipüle edilen bir yazılım programı olduğunu farkederseniz, realite ile oynayabilir, keyfini çıkarabilirsiniz. 

Çok kez bana şunu soruyorlar; “Para kazanmak veya şu ya da bu kariyeri oyuna düşmeden yapmak mümkün oluyor mu?” Bunun bir oyun olduğunu ve gerçek olmadığını bildiğiniz sürece ve bir kez ‘bilinç’e ulaştığınız zaman bu ‘kariyer’ meselesi farklı bir şekilde görünse de evet, oluyor... 

Burada kimseye bir dağın tepesine çıkıp da, “Hergün ‘Bütün’ün doğası için kafa patlatın” demiyorum. İllüzyonlar, onların gerçek olduklarını düşündüğümüz zaman bizi kontrol altına alırlar, ama onların birer illüzyon olduğunu bilmek o kontrolü kırar! 

‘Bilinçaltına mesaj verme amaçlı’ bir resme baktığınız zaman, siz onun farkına bile varmadan o sizin bilinçaltınıza hitap eder, ama içindeki gizli mesaja dikkatiniz çekildiği zaman, ne zaman baksanız artık onun gizli bir mesaj içerdiğini bilirsiniz. İllüzyon da öyledir. Bir kez oyunu anlarsanız, artık sizi kontrol edemez. Bir kişi parlak bir kariyer veya bir dolu para kazanmak isterse buyursun! Ama kazansa da kazanmasa da hepsinin bir illüzyon olduğunu da bilsin! 

Size bu konuda bir örnek vereyim. Bilindiği üzere spor, bütün dünyaya yayılmış bir çeşit eğlence. Çok fazla önemli olmadığına inandığınız sürece zararı yok. Eski bir futbolcu olarak futbol maçlarını izlemeyi çok severim. Küçük oğlum Jaymie’nin de futbol koçuyum. O çok başarılı bir kalecidir. Tabii ki kazanmasını istediğim takımlar da vardır, ama kazanmazlarsa ne olur? Hiç... Çünkü illüzyon olduğunu bilirim. Jaymie profesyonel futbolcu olmak istiyor, olur ya da olamazsa, bu bir başarı ya da başarısızlık olmaz ki! Her ikisi de holografik illüzyon ve o, her iki halde de ‘Sonsuz Bilinç’. Eğer herşeyi başarı ya da başarısızlık olarak düşünürseniz, Matriks’in esiri olmuşsunuz demektir. İllüzyonun gerçek olduğunu düşündüğünüz zaman futbol ve diğer sporlar da çok farklı şekillerde deneyimlenebilir. Destekledikleri takımın yaptıkları, bazı taraftarların bütün hayatlarını etkileyebilir, takımları kaybettiği zaman öfkelenip depresyona da girebilirler. Bazen insanların rakip takımlara karşı duydukları nefret beni hayrete düşürüyor. Onlar hayatlarını, futbol kulüplerinin ve kendi başarı veya başarısızlıklarına bağlı olarak yaşarlar. Tamamen Matriks’in esiridirler, çünkü onun gerçek olduğunu sanırlar, oysa hepsi illüzyonun içinde bir illüzyon, süper hologramdaki birer hologramdır. 

Spora olan bu tavır, genel olarak ‘Ben bir insan programıyım’ tarzı hayatı yansıtır. İnsanlara, statüye, ırka, milliyete, dine, paraya olan bütün bu bağımlılıklar bizi Matriks’e zincirler. Özgürlüğü ve huzuru bundan daha çok hiçbirşey boğamaz. Taraftarlar gibi hayatınızı tuttuğunuz takımın kazanmasına bağlarsanız, kendinizi hayal kırıklığına bağlıyorsunuz demektir. Ama hiçbir sonuca bağlı olmadan sadece maçtan keyif alırsanız, sonuç sizde hiçbir hayal kırıklığı veya travma yaratmaz, çünkü artık belirli bir senaryoya bağlı değilsinizdir. 

Bizi illüzyonun içinde herşeyden fazla tutan, zıtlık kimliğidir. Matriks varlığını, tamamen, ‘Bütün’ü bölmeye dayalı olarak sürdürür, titreşim dünyasının rezonansında zıtlıklar yaratır. Bu, iki zincirli DNA’da ve beyinin iki yarısında görülebilir. Her yerde aydınlık-karanlık, negatif-pozitif, sol-sağ, erkek-dişi, doğru-yanlış, iyi-kötü, yararlı-zararlı şeklinde zıtlıklar görürüz. Bu beş duyuya dayalı realitenin tamamı zıtlıklıklara dayalıdır. Bunu ve kimliğimizi bu şekilde kabul edersek, ‘Bütün’den koparız. Sadece bir tek ‘Tek’ olan vardır ve o da hiçbirşey ile rezone olmaz. Kendinizi erkek, kadın, İngiliz, Amerikalı, solcu,sağcı, Hristiyan, Müslüman diye tanımlarsanız, Matriks’in esiri olmuşsunuz demektir. 

Dişi hologramdan gözlemleyen ‘Sonsuz Bilinç’, sizi bir kadın yapmaz. Bunu yapan programdır. Kendinizi bir deneyim yaşamakta olan ‘Sonsuz Bilinç’ olarak tanımlarsanız, bedeniniz veya deneyiminiz olduğunuz tuzağına düşmezsiniz. Matriks açısından, hakları için savaşan kadınlar kadar onları inkar eden erkekler de önemlidir, çünkü bir zıtlık oluştururlar. Aynı sebeple politikadaki sol da, sağ kadar gereklidir. Eğer zıtlıkla tanımlanacak olursak, karşı tarafı yaratırız. Aydınlık inancı, karanlık inancını yaratır, çünkü o zaman aydınlık olmaz. Eğer pozitife inanırsanız, negatif illüzyonunu yaratırsınız, çünkü o zaman pozitif kelimesini kullanmazsınız. Tanrı inancı, ‘Şeytan’ı yaratır. Bunların hepsi zihnin illüzyonlarıdır. Karanlık ile savaşırsanız, ona inanarak onu yaratırsınız. 

Birçok Yeni Çağ’cı yıllar boyunca bana kendimi karanlık güçlerden korumam gerektiğini söylediler. Bunun için de bazı ritüeller yapmam ve ‘Işık’tan yardım istemem gerekiyordu. Neden kendimi bir illüzyondan korumam gereksin? Karanlıktan gelecek saldırılara karşı savunma yapmam gerektiğine inanarak sanal realitemde Karanlık’ı yaratıp, kendi gücümden vaz mı geçeceğim? 

Ne ile savaşırsanız o olursunuz. Muhalif gruplar hep aynen muhalif oldukları tarafın tavrını ve yöntemini uygular. Aralarındaki titreşim her iki tarafı da besler. Zıttırlar, ama aynı titreşime sahiptirler. Bu sebeple aşırı zıtlıkların tepkisi, tavrı ve yöntemi hep aynı olur. Sözde ‘sebep-tepki yasası’nın ardında zıtlıklar olup, bu tepki yasasından başka hiçbirşey değildir. Oysa bu bir ‘yasa’ değil, bir ‘program’dır... Matriks ve onun İllüminati yazılım programı, savaşa kışkırtıyor, bir zıtlık yaratılacağını biliyorlar, bu durumda bu ‘savaş karşıtlığı’ oluyor ve ilgili duygular da bir enerji kaynağı olarak çekiliyor. 

Problem-Tepki-İçine çekme... Savaşı ve haksızlıkları durdurmak isteyen milyonlarca iyi insan, birşeye karşı savaşma illüzyonu içinden Matriks’in tuzağına yakalanıyor. Barış için savaşmak , karşı gücü bastırmak için savaşmak, kısaca savaşmanın hangi şekli olursa olsun hepsi düşük titreşimli birer ‘hal’oluyor. Hele barış için savaşma ifadesine bayılıyorum. Ne kadar da aptalca bir kendini kandırma şekli! 

Ne yapacağınızı bilmek, asla doğru olduğuna inandığınız şey için ’savaşmak’la karıştırılmamalıdır. Bu, tamamen bir tarafta olmak ile tanımlanmayan bir farkındalık halidir, dolayısıyla bunda zıtlık yoktur. O sadece öyledir. İntikam isteğinin ardındaki güç tepkidir ve ondan daha etkin bir zıtlık yaratılamaz. “İntikamını al” derler, oysa ihtiyacımız olan sadece ‘bilinç’lenmektir. 

Bu beni çoğu kişinin anlamakta çok zorlanacağı bir yere getiriyor, çünkü anlatmak istediklerimi iletecek kelime bulmak çok zor. ‘Düşünmeyi bırakın” desem yeterince tuhaf olur mu? “Tek” olan ile gerçekten birleşme farkındalığı için bir takım seçimler yapmamız, birşeyleri değiştirmeye son vermemiz ve hiçbir amacımızın olmaması lazım. “Bu da ne demek?” diyeceksiniz. Biliyorum, ama dinleyin. Önce bu bacaklar çapraz vaziyette gözlerinizi duvara dikerek oturmak değil. Tabii ki bu deneyim, hayatınızın olmaz değil, olmasını sağlayan ve olması ‘hali’dir. 

Bir kez daha vurguluyorum; bu bilmemiz gereken birşey, zihinsel olarak anlamamız gereken değil. Anlaşılması çok güç biliyorum, ama kelimelerle anlatabilmek için elimden geleni yapacağım. Matriks film üçlemesinde ‘amaç’tan bahseden bazı satırlar var. Bu satırlardan birisi şöyle diyor: “Yaratılan her programın bir amacı olmalıdır. Olmazsa silinir.” Filmde bir bilgisayar programı olan Ajan Smith karakteri, şöyle gözlemliyor: “Amaç olmadan biz var olamayız. Bizi bağlayan amaç, birleştiren amaç, bizi iten ve rehberlik eden, iten hep amaç. Bizi tanımlayan ve saran da amaç.” 

Bence bir de şöyle demeliydi: “Bizi kontrol altında tutan da amaç!”. Malum olanı söyleyeceğim, ama bazen bu gerekiyor, çünkü hep gözden kaçırılıyor: Ufak bir olasılık ile tanımlanınca, muazzam ve ‘Sonsuz Olasılık’ olmak tabii ki mümkün olmuyor. Bir amacımız olursa, ‘Bütün’ ile birleşemeyiz, çünkü ‘Bütün’ün amacı yoktur. Ünlü yazar Oscar Wilde’ın dediği gibi; “Hırs, başarısızlığın en son sığınağıdır”. Hırs bir amaç ve isteme halidir, varlık değildir. 

Sözlükte ‘amaç’ kelimesi için şöyle deniyor: “Amaç niyet edilen bir sonuçtur veya sizin planlanmış eylemlerinize rehberlik eder.” Aynen öyle... Bağlantısı sonuç ile, ‘Sonsuz Bilinç’ ile değildir. Amaç, Matriks’in bir programıdır, çünkü Matriks filmindeki ajan Smith karakterinin dediği gibi, bizi tarif eder. Ve bizi ‘Bütün’ olarak değil, ayrı bir parça olarak tarif eder. 

Birşeyin ne olduğunuzu tarif edilebiliyorsanız Matriks’in esirisinizdir, oysa ‘Bütün’le olmanın tarifi yoktur. Birşey yapmak için bir amacınız varsa, o olursunuz. Kendinizi bir politikacı, avukat, yargıç, borsacı veya her ne ise onunla tanımlarsınız. Burada ‘amaç’sız olmak, oturup hiçbirşey yapmamak anlamına gelmez. Kendinizi yaptığınız şeyle tanımlamaya son vermektir. Ne yapıyorsanız önemli olan odur, ne olduğunuz değil... 

Komployu ifşa etmek üzere bu yolculuğa başladığım zaman bir amacım vardı ve beni o amaç tanımlıyordu. Neler olduğuna dair insanları uyarmak isteyen bir gerçek avcısıydım. Yaptığımı bir amaç için yapıyordum. Oysa artık değil. Artık yaptığımla ilgili bir amacım yok. Bunu anlayabilmek için bunun deneyimlenmesi lazım, çünkü tamamen farklı bir ‘varlık hali’... Bu kitabı insanları uyarmak, onları veya birşeyleri değiştirmek için yazmayı seçmedim. Sadece yazdım. Kelimeler öyle, kitap öyle...Öyle deyince, bu hem amaç içeriyor, hem içermiyor. Akıl ve duygular yoluyla seçim yaptığımız zaman bir amacı kovalıyor oluruz. Bu kitabı yazmayı seçmedim. Yazmayı başlamak için bir seçim yaptığım zaman bir amacım yoktu, öylece oldu, bir seçime gerek yoktu. Birşey için seçim yaptığımız zaman, akıl ve duyguları kullanır ve diğer olası seçimlerle bir zıtlık yaratırız. Seçim yapmazsanız zıtlık da olmaz. Seçimi düşünerek yaptığımız için o bir programdır. Oysa ‘biliş’ halinde olursak seçimler olmaz, çünkü alternatifler yoktur. ‘Biliş’ sadece bilir, seçenekleri seçmesi gerekmez...

Birşeyi değiştirmek istersek, statüko ile bir zıtlık yaratır, kontrol sistemine güç vermiş oluruz. Herşey, hep bir değişme halindedir ve o değişme olmazsa hiçbirşey var olamaz. Yine Matriks filmindeki Ajan Smith karakterine dönecek olursak, onun dediği gibi, “Amaç olmazsa var olamayız.” İşte programın bizim inanmamızı istediği şey bu! Amaç-seçim-değişim üçlüsü; Matriks oluyor. Hiçbir zaman değişmeyen ise ‘Sonsuz Bilinç’. O halde amaç, seçim ve değişim; şekil, sınırlanma ve zaman ile tanımlanan sanal bir kopma şeklinde tezahür ediyor. Amaç, geleceğe doğru hareket etme, oysa gelecek yok ki, hepsi sanal. Seçimler yapmak ise kişilikle ilgili, onun da ‘Sonsuzluk’ ile ilgisi yok. Değişim aramak ise; sinema filmi, yani illüzyon ile tanımlanmaktır, hiç değişmeyen ‘Tek’ olan değil. Zaten ne ile tanımlanırsak, gücümüzü ona veririz.

Pekala, sorunuzu duyar gibiyim ve gayet iyi anlıyorum. Amacı, seçimi ve değişimi takip etmezsek İllüminati, bir sürü terör, kontrol ve kaos yaratırken biz oturup hiçbirşey yapmayacak mıyız? Valla doğrusu ya, hem evet, hem hayır...Aslında bu birşey yapmak değil, birşey olma meselesi. Birisi seçim yapmak. Bu bir düşünce işlemi, tabii zıtlıklar yaratan da Matriks. Olmak ise, bilmek, biliş... Amacı kovalamak ve yerine getirmek onun önüne geçer. ‘Tek’lik hepsinin dengesidir. Oysa İllüminati planı denge değil, zıtlıklardır, dolayısıyla İllüminati ile savaşmak da denge değil, zıtlık olur. ‘Olmak’ ise ikisini de kucaklayıp, kendini ikisi ile de tanımlamaktır. ‘Tek’lik açısından bakıp ‘biliş’in akıntısı ile akarsak hiçbirşeyi seçmemize, düşünmemize, savaşmamıza veya kovalamamıza gerek kalmadan herşey yolunda gider. Bazen seçmiş gibi de görünebiliriz, mesela benim bu kitabı yazmakta olduğum gibi...Oysa bu ‘var olma’nın bir dışavurumu, çünkü bir değişiklik amacı ile bu işe kalkışmadım. Bütün bunların dil ve yazma yoluyla anlatmanın ne kadar güç olduğunu biliyorum, ama ‘biliş’ ve ‘olma’ moduna girdiğiniz zaman, kelimelerle ifade edilemeyeni bile gayet iyi anlamak mümkün. 

Özgürlük yolu ve ‘Tek’lik, zıtlık yaratmaz, onları kucaklar. Bana sordukları zaman, kendimi şöyle ifade ediyorum: “Ben benim, ben değilim. Herşeyim, hiçbirşey değilim. Her yerde, hiçbir yerdeyim. Mümkün olan herşeyim ve hiçbirşeyim.” Kimliğin zıtlıklara hapsolmuş olduğu bir dünyada hepsi ne kadar saçma geliyor değil mi? Nasıl bütün bu zıtlıklar olabilirim? Mutlaka biri ya da diğeri olmam lazım öyle değil mi? Ama eğer zıtlıksam, o zaman nasıl ‘Bir’ olabilirim? 

Bilimde, parçacık aleminde madde ve anti maddeden, negatif ve pozitif zıtlıklardan söz ediliyor. Bir parçacık ve anti-parçacık karşılaştığı zaman birbirlerini yok ediyor ve bütün kitle saf enerjiye dönüşüyor. Kutupların bu füzyonu ile oluşan güç müthiş birşey. Kendimizi tanımladığımız zıtlıklar, madde ve anti-madde zıtlıklarına benziyor. Bu ‘yok etme’ yi ‘Bir’ olmaya dönüştürebilriz. Birisi ile tanımlanmak yerine herikisi de olup onları dengeleyebiliriz. Sanal kısım ile değil, ‘Bütün’ ile tanımlanırız. Siz sizsiniz, siz değilsiniz. Heryerdesiniz, hiçbir yerde değilsiniz. Herşey ve hiçbirşey, negatif, pozitif, yapabilirsiniz, yapamazsınız, yapacaksınız, yapamayacaksınız, lehinde, aleyhindesiniz, inanırsınız, inanmazsınız. Herikisi de olmak suretiyle, herikisini de yok edince sadece ‘Bir’veya ‘Tek’lik kalır. Bunu yaparsak zıtlıklara dayalı Matriks’in gücü çöker. 

En azından algılamanın bu seviyesinde, ortak bir dönüşüm sürecinin ortasındayız. Programlanmış astrolojik hareketler veya zaman devrelerinden başka türlü birşeyler daha oluyor. Bu, farkındalık seviyesinden yayılan bir dönüşüm... Bilgisayar benzetmesine geri dönecek olursak, bu tıpkı ‘Tek’liğin, sistemi hack’lemesine benziyor. Rastlantı veya senkronizasyonun veya koordineli tesadüflerin çeşitli nedenleri olabilir. Bu Matriks programı da olabilir, reenkarnasyon ve karma devresi dediğimiz etki tepki illüzyonuna yakalanmış ‘bilinç’ de olabilir, ‘Tek’ veya ‘Bir’ olan ile farkındalığa bağlanmak da olabilir veya benzer ‘bilinç’ hallerine çekilme de olabilir. ‘Biliş’in eşzamanlılığı, sizi programın eşzamanlılığından özgür kılabilir. Burada tuzak, hangisinin ne olduğunu bilme meselesidir. 

‘Gerçek’in dönüşüm enerjisini taşıyan ‘Tek’lik ile bir bağlanış olabilir. İllüzyondan kopup gerçek ‘Tek’ olmaya dönen herkes bunu yapabilir. Matriks’in dönüşümü ile ‘Tek’liğin dönüşümü birlikte hareket ediyorlar. Bu yüzden onları ancak etkileri ile ayırdedebiliriz. Bir değişim veya olay sevgi mi getirir, kaos mu? Denge mi dengesizlik mi? Adalet mi, adaletsizlik mi? Daha da fazla bölünmüşlük mü getirir, birlik beraberlik mi? Hapis mi getirir, özgürlük mü? Matriks’in dönüşümü oyunu değiştirmek üzere... ‘Tek’liğin dönüşümü ise artık anladığımız üzere oyunun sonunu getiriyor. 

Enerji realite duygusunu izler ve ‘Tek’le bir olduğunuzu bildiğiniz ve bunu ifade ettiğiniz zaman aslınıza dönmüş olursunuz. Sınırlanmadan, ‘Mümkün Olan Herşey’e dönüşmek için yapacağınız tek şey bu. ‘Tek’le bir olmanın yarattığı denge, holografik alemin parçacıklarını bütün dengesiz düşünce ve duygulardan arındırır ve hiç titreşim kalmayıncaya kadar, daha hızlı bir şekilde titreşmesilerini sağlar. Kendisiyle bağlanınca, beden hologramlarını dengeler, sağlıklı kılar ve onların, fiziksel hayatlarında acı ve güçsüzlük veren yaşlılık süreçlerine son verir. 

‘Korku’dan ‘sevgi’ye geçince, Matriks’in merkez programına bu enerjiyi gönderip, onun programını yeniden yazmış oluruz. Bu oradan, süper hologramdaki diğer hologramlara aktarılır ve böylece o programlar da ‘sevgi’ diliyle yazılır. ‘Tek’liğe bağlanma, ‘aralık’ denilen kollektif realitemizin dokusundaki boşlukları da iyi eder. Onlar parçalanma belirtileridir ve ‘birlik’ içerisinde var olamazlar. Bu suretle ve beş duyunun ‘görülebilen ışık’ perdesinin ötesini görmek üzere büyük çapta artmış olan potansiyel ile, gizlenmiş olan o kadar çok şey açığa çıkar ki... Frekans yükseldikçe, ‘sanal’ zaman kavramı ile olan bağlantı da değişir ve kendisini ‘değişim/dönüşüm’ün akışına bırakanlar, ‘zaman’ın her zamankinden daha hızlı geçmesini deneyimlemeye başlarlar. 

‘Tek’ ile birlikte oluş, yani ‘Bir’lik her zaman oradaydı, ama şimdi yeniden hissedilmeye başladı ve ‘yuva’, kendilerini programdan kurtarabilenleri çağırıyor...

‘Gerçek’ olduğunu sandığımız bir rüya alemine yakalanmışız. Buna, illüzyonun diğer boyutları arasında hapis kalmış, bir programdan diğerine reenkarne olan Matriks’in bilinci de dahil. Yuvaya ulaşmanın yolu, zaten ve hep yuvada olduğumuzu bilmek, kendimizi şekilden, gelişme ihtiyacından, sayısız reenkarnasyon deneyimlerinden ders almaktan ve aşağı görmekten kurtarmaktır. Bunların hepsi örümcek ağının kontrol ipleri, filmdeki alt planlardır. Kendi korkularımızla yaratmış olduğumuz aptalca bir oyun olan bu illüzyonu olduğu gibi görüp ‘Tek’ ile birlik olduğumuzu ‘bil’ebiliriz... 

‘Tek’ ile bir olduğunuzu bilerek yaşarsanız, bütün bakış açınız değişir. O kadar çok önem vermiş olduğunuz şeyler veya sizi korkutan herşeye kahkahalarla gülebilir hale gelirsiniz. Yaşadığınız dünyaya da aynı perspektiften bakarsanız, sizi rahatsız eden, üzen, depresyona sokan, korkutan herşeyin ne kadar anlamsız olduğunu anlarsınız. Mesela aklınıza şu sorular gelebilir: ‘Tek’ olan buna nasıl bakardı? Birisi küfretse ne yapardı? Cinsel tercihi lanetler miydi? Bir spor takımı maça kazanamazsa kızar mıydı? Politik bir partiye oy verir miydi? Bir dinin mensubu olur muydu? Kendisini sanal bir karanlıktan korumak zorunda kalır mıydı? Astrolojisi ya da karması için endişe eder miydi? Birşeyi başarmak ya da birisi olmak ister miydi? Savaşı ya da barışır mıydı? Geçmiş için üzülüp, gelecek için endişe eder miydi? 

Bütün bu soruların hepsine HAYIR, çünkü bunların hepsi birer illüzyon, hepsi sanal! Peki ‘Tek’ ile birlik isek bunları neden yapıyoruz? Aradaki tek fark şu: ‘Tek’ ile birlik olan farkındalık içindedir, diğeri ise kendisinin ne olduğunu unutmuştur.

Kendimizi güzsüz veya küçük hissediyoruz, çünkü neye inanmaya programlanmışsak ona inanıyoruz. Oysa böyle olması gerekmiyor. ‘Bilinç’imizi özgür bırakıp ‘Tek’ ile birlik olduğumuzu bilebiliriz. Aslında kendimiz olmayan sahte bir kimlik içinde yaşıyoruz. Oysa sanal aynaya bakıp, ne gördüğümüzü sandığımızı yeniden değerlendirebiliriz. Adımız, bedenimiz, ailemiz, ırkımız, milliyetimiz veya dinimiz değiliz. Mal varlığımız, işimiz, şöhretimiz, başarımız ya da başarısızlığımız da değiliz. Hatta kişiliğimiz, düşüncelerimiz veya duygularımız bile değiliz. 

Peki biz neyiz? 
‘Sonsuz Sevgi’yiz.
Bunu nasıl biliyoruz?
Çok basit.
Başka hiçbirşey yok ki...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Paylaşım