0:01: Bilinç, ‘zaman’ın olmadığı yerde faaliyet gösterir. Eğer hep ‘zaman’a bağlı olarak faaliyet gösterirsek, tamamen bunun doğasına bağlı olarak, başka bir algılama seviyesi olan ‘bilinç’ten koparız.
0:22: Sadece ‘şimdi’ var. Hepsi o! Diyebilirsiniz ki; “Hayır! Hayır! Şu geçmiş, şu da gelecek!”. Pekala, geleceği düşünün bir bakalım, neredesiniz? ‘Şu anda buradasınız öyle değil mi? Peki geçmiş anılarınızı düşündüğünüz zaman neredesiniz? Yine şimdide, yani şu anda buradasınız!
David Icke, global komplo konusunda ana akım inanç sistemlerini sorgulayanların arasında, bir çalar saat gibi en çok sayıda insanı uyandırmış olan bir ikon... Yazma konusunda çok güçlü ve etkili bir kalemi var. Olağanüstü doğal konuşma yeteneğinden başka kendisinden öncekilerde hiç olmayan bir başka becerisi de birbiriyle hiç bağlantısı yokmuş gibi görünen noktaları birleştirip, ortaya büyük bir tablo çıkarabilmesi. Bu tabloyu açık zihinlere açıkladığı zaman o kişilerin, piksellerden oluşmuş sis perdesinin arasındaki görüntüleri görebilmesini sağlıyor. Bu alandaki araştırmacılar arasında belki de insanların “Vay be! Şimdi anladım!” demesini en çok o sağlamıştır.
2009’da Melbourne’deki konuşmasını dinledikten sonra David Icke’ın şimdi okumakta olduğunuz bu yazıyı yazan kişinin, yani benim üzerinde de büyük bir etkisinin olduğu kesin. En sonunda, 11 Eylül saldırısının çok daha önemli bir dönüm noktası olduğunu ve çok daha kapsamlı bir hikayeye nasıl oturduğunu anladım. Bu, David Icke ‘ın, 26 yıldır araştırıp izini sürdüğü ve gittikçe güçlenen küresel gücün hikayesi. Ancak küresel komplo konusunda, David Icke’ın pek çok araştırmacıdan farklı olan yönü, noktaları birleştirmenin ötesinde, planın nerelere ulaşacağını da görüyor olabilmesi. Kitaplarında ve konuşmalarında verdiği bilgilerin çoğu doğru çıkıyor. Terör savaşı, küresel ekonomik çöküş, elit tabakanın pedofili halkaları, nakitsiz toplum, implant edilen mikroçipler, batının Rusya ve Çin’e karşı gerilimi tırmandırma politikası v.s.
Okuyacağınız yazı, aşağıdaki videonun çıkarılmış metnidir.
Holografik
Evren...
İşte gerçek boyutlarında onu burada açıklayabiliriz. Beden, biyolojik bir bilgisayar olup, kendi adına düşünme beceresine sahiptir. Amaç da bizim kendimizi beden bilgisayarımız olduğumuza inanmamızı sağlamaktır. Oysa ben buna “genetik uzay giysisi” diyorum. Bilirsiniz, aya ya da başka bir gezegene gidecek olursanız bir dış kabuğa ihtiyacınız olur. O realiteyi veya o bilinci deneyimleyecekseniz bir dış giysi gerekir. Zaten ırkçılığın ‘delilik’ olduğu buradan anlaşılıyor.
(0:35) Hepimiz, farklı deneyimler yaşayan ‘öz’ veya ‘bilinç’iz. Diyelim ki aya gitmiş iki astronot tartışıyor. Birisi, diğerinin uzay giysisini beğenmemiş, çünkü farklı bir şirket tarafından yapılmış ve rengi yeşil veya kırmızı değil de beyaz olsun. Böyle bir durumda tartıştıkları için astronotların kafalarını birbirine vurup, “Yahu siz manyak mısınız? Altı üstü lanet olası bir uzay giysisi! Bunun için tartışılır mı?” derdiniz değil mi? İşte ırkçılık da aynı şey!
(1:06) Irkçılık, asıl olduğumuz bilinç yerine, kendimizi, kullanmakta olduğumuz vasıta, yani bedenimiz ile tanımladığımız en klasik, en yaygın yoldur. Oysa hepimiz ‘TEK’ ‘öz’ ya da ‘bilinç’iz. Hazin olan şu ki, Yahudi de olsak, zenci de, orta sınıf da olsak, Amerikalı veya beyaz da, eğer yeterince farklı deneyimler yaşayıp tekamül edersek hepimiz aynı ‘Sonsuz Bilinç’iz. Kendimizi böyle göremezsek, aynen şimdi olduğu gibi bölünüp idare ediliriz. Irkçılık son derece aptalca birşey!
(1:41) Peki
insanlar nedir? İnsanlar birer yazılım programıdır. Beden
bilgisayarında çalışan farklı yazılım programları. Kendimizi
yetersiz hissettiğimiz için, ‘Ben sadece bir insanım’ gibi
sözler söyleriz. Hayır, sen insan değilsin, o sadece yaşamakta
olduğun bir deneyim, insan bedeni ve insan olarak dışavuran bir
araç! Biz yazılım programı...
Eğer
evrene yeniden bağlanacaksak, eğer “Gerçek
kendim olmak ve varolan herşeye yeniden bağlanmak istiyorum”
dersek, o niyetimiz daima, bize bunun için gerekli olan deneyimleri
çekecektir. Her zaman... Ve o bağlantıyı kurabilmek için
ihtiyacımız olan tek şey de o düşük titreşimli olumsuz
duyguların ‘foseptik’ seviyesinden temizlenmektir. Oysa bütün
yaptığımız şu; içimizdeki bütün o şeyleri inkar ediyor,
“Boşver,
gel konuyu değiştirelim arkadaş, bu konuya girmek istemiyorum!”
diyor, sonra da bu işi başarmamıza engel olacak ne kadar deneyim
ve kişi varsa, kendimize hep onları çekiyoruz.
Gerçekte
olduğumuz varlığımız neyse, bizi ondan koparan bütün o düşük
titreşimli duygusal molozları temizlememiz lazım. Eğer bu
yolculuğa çıkmak üzere hazırsak ve mücadeleler başladığı
zaman “Valla,
spiritüelliği seviyorum, ama o kadar da çok değil, teşekkür
ederim, ben almayayım”
dersek, olmaz. Aslında bizi özgür kılacak olan bu mücadeleler...
Bir
adım geriye çekilip, bizi asıl özgür kılacak olan şeyin bu
deneyim olduğunu farketmemiz lazım. Bunlar, sanki bizler iyi
insanlar değilmişiz de kötü olaylar geçiriyormuşuz gibi
algılanıyor. Hep duyuyorum, bazıları; “Önceki
hayatımda çok kötü birşey yapmış olmalıyım!”diyorlar.
Öyle bir süreçteyiz ki, insan bilinci ve farkındalığının şekillenmesi işleminde büyük bir aşama görülüyor. Bazıları buna ‘Gelişme/Değişme’, bazıları da ‘Titreşimsel Hızlanma’ diyor. Ben ise 20 yıl önce bir medyumla ilk görüşmemden sonraki günlerde, buna “Gerçek’in Titreşimleri” demiştim. O uyanışın başlamasını takiben yazdığım ilk kitabın adı da “Gerçek’in Titreşimleri” idi. Bu hala da sürüyor. Benim ‘Farkındalık’ım başladığı zaman ortada bu konuda hiçbir bilgi yoktu, ama gelmekte olan titreşimsel bir değişiklik vardı. O zamanlar bu konuda hiçbir fikrim yoktu, ama gelen mesajlara göre, spiritüel bir çalar saat gibi insanları bir koma halinde oldukları derin uykularından uyandıracaktım. Yani çok uzun zamandır bu konunun içindeyim.
Aman Tanrım, yirmi yıl sonra bunun doğru olduğu kanıtlanıyor. Saklı tutulmuş olan ne varsa hepsi ortaya çıkacak ve gerçek ortaya çıktığı gibi, çıkışı da durdurulamayacaktı, çünkü bu titreşimsel değişim onu yüzeye çıkarıyordu. Dediğim gibi yirmi yıl önce... Uyanmak mı? Yeni bilinç mi? Ne? Gerçek ortaya mı çıkacak? Şaka mı yapıyorsunuz? Aradan yirmi yıl geçti, ama şimdi görüyorsunuz işte...
Dünya dışımızda değil, sadece öyle görünüyor, sizi temin ederim. Oysa öyle değil! Bu bir illüzyon. Herşey içimizde, realiteyi içimizde deşifre ediyoruz. Anahtarı da kalbimiz!... Çıkış kapısı, hapishaneden çıkış bu! Gün boyunca bunu ayrıntılı bir şekilde anlatacağım.
Kalbin müthiş bir gücü var! Hep akılı, beyini düşünüyoruz, oysa bunlar çok düşük seviyede bir farkındalık... Aslında bizi illüzyon dünyasının çok ötesindeki daha yüce farkındalık okyanusuna, daha yüce sevgiye, önseziye bağlayan kalbimiz! Peki bu önsezi nereden geliyor? Hiçbirzaman “Önsezim öyle söylüyor” diyerek beynimizi işaret etmeyiz, değil mi? Hep “Önsezim böyle söylüyor” diyerek elimizle kalbimizi gösteririz! Vücut dili neyin nereden geldiğini bilir. Bu da bir çeşit içsel bir akıl... “Üniversiteye gittim de bütün bunları hatırlıyorum da, dogma öyle söyledi da, sınavlarımı geçtim de”, v.s... Hayır, akıl bu değil, bu ağırlıklı olarak sadece hafıza. Oysa gerçek içsel akıl; kalp...
Tabii ki, kan pompalayan kalbi kastetmiyorum. Spiritüel kalp olan kalp çakrasından söz ediyorum. Bizi yüce okyanusa açan kalp. Eğer açarsak tabii...Eğer açmazsak yüce okyanustan kopuk oluruz.
Ruhsal yolculuk gittikçe daha derin bir şekilde önümüze serilirken, kendi realitemizi kendi yarattığımızı anlamadan, dünyada olanları ve bunu değiştirmenin mümkün olduğunun farkındalığına varmak çok zor. Gerçek olduğunu düşündüğümüz şey, bizim deneyimlediğimiz realite oluyor, örneğin; kendinizi güçsüz hisseder ve “Ben halktan güçsüz ve aciz Joe, benim ne gücüm olabilir ki” diye düşündüğünüz zaman nasıl bir hayatınız olur? Zavallı aciz siz olan güçsüz bir hayatınız olur. Oysa ‘zavallı, aciz ben” diye birşey yok! Bu sadece, sizin realiteyi algılayış şekliniz...
Zaten kontrol sisteminin bütün amacı da, beşikten mezara bütün insanları, hiç güçlerinin olmadığına, hayatlarının iyi veya kötü şans ve de tesadüflerden ibaret olduğuna, dolayısıyla güçlerini, her şeyi daha iyi bildikleri için güçlü olanlara vermeleri gerektiğine inandırmak.
Dünyadaki ─saymadım bilmiyorum, duyduğum bu─ altı yedi milyar insanın büyük bir çoğunluğu bu konuda bilinçli değil. Ben onlara “beden bilinçli” veya “5 duyu bilinci’ olanlar diyorum. Yani bu, bilinçliliğin daha yüksek bilgi seviyelerine sahip, daha derin ve daha bilge olan bir bilinçlilik değil. Oysa aslında aynen öyleler! Neyse ki, yine de artık insanlar bilinçlerine uyanıyorlar. Bazı kişilerden duyuyorum; “Birdenbire uyandım ve görmeye başladım!”...
Peki bu “Uyanmak da nedir?” diye sorulacak olursa cevabı şu: