11 Ocak 2016 Pazartesi

Gerçeğin Titreşimleri - 58 - Sürüngen Beynimiz II


İnsanlar ‘Bilinç’lerine açılmadığı sürece program, onların bütün algılama ve tepkilerini kontrol altında tutmayı sürdürecektir. 
David Icke

Büyük resim için tıklayın
Büyük resim için tıklayın
Bilim adamlarına göre beyinin en eski bölümü R-Kompleks, yani ‘Sürüngen Beyin’... Hala kuyruk sokumunda kuyrukla doğan insanlar olduğu gibi, tarihimizin en belirgin kalıntılarından birisi sürüngen beyindir. İnsan düşünce ve algılamasının nasıl manipüle edildiğini anlamak için sürüngen beyinin nasıl çalıştığını bilmek gerekir. Çoğu kişinin, insan bedenindeki sürüngen mirastan ve bunun insan davranışını ne kadar etkilediğinden haberi bile yoktur.

Bilim adamları R-Kompleks’in sinir sisteminin çekirdeğini temsil ettiğini ve 205-240 milyon yıl önceki Triassic döneminde bütün dünyada yaşamış olan “memeli benzeri sürüngen”den geldiğini söylerler. Bunun, dinozorlar ve memeliler arasındaki bir gelişme bağlantısı olduğuna inanılır. Mutlaka başka açıklamalar da olmalı.

Bütün memelilerin beyninde, sürüngen özellikler taşıyan bu kısım var. Şimdi bilim adamlarının sürüngen beyinde var olduğunu kabul ettiği özelliklere bir bakalım.


R-kompleksin özellikleri arasına ‘bölgecilik’ (burası benim bölgem, çık!), saldırgan tutum, ‘güç haktır’ ve ‘kazanan herşeyi alır’ dürtüleri de eklenebilir. İnsan beyninin diğer bölümleri, çoğu insanda sürüngen özelliklerin aşırılıklarını dengeler. Örneğin, hayatlarını günlük ritüellerle yaşayanlar, her hafta aynı saatte aynı süpermarkete giderler. En ağırlıklı sürüngen özelliliği, ritüellerle kafayı bozmuş olanlarda görülür. Sistem, R-kompleks’in nasıl manipüle edileceğini de herkesten iyi bilir. Tahmin edilebileceği gibi insanlar, en çok beyinlerinin sürüngen bölümüyle kontrol altında tutulur veya yönetilirler.

İnsan beyninin iki yarım küresi vardır; bir sürü sinir hücresi ile bağlantılı olan sağ beyin ve sol beyin. Sol beyin rasyonel, mantıklı ve entellektüeldir. Fiziksel duyularla yakından çalışır.“Dokunabilir, görebilir, koklayabilir, tadabilirirsem, o halde var olması mümkündür” yaklaşımı içerir... Sol beyin, konuşma ve yazılı dil ile iletişim sağlar.

Sağ beyin; hayalleri, önseziyi, içgüdüleri, rüya hallerini ve bilinç altını dışavurur. Ressam, müzisyen, yaratıcıdır. Sağ taraf R-komplekse daha yakındır, sözlerle değil, görüntü ve sembollerle iletişim kurar. Sembollere dayalı tamamen gizli bir dili vardır. Bu da bize, insanları şartlandırma konusunda en etkin yöntemi gösterir, yani sinema ve televizyonu...

Skip Largent’in dediği gibi; “Bütün sinema filmleri ve televizyon, hepsi sürüngen beynin birer yansımasıdır. Peki, bu nasıl olur? Filmler, TV ve video oyunları birer rüya gibidir. Sadece sembolik bir realite açısından değil, insanlar rüya görürken aynı beyin dalgası motiflerini de deneyimlerler. Bilin bakalım rüya kafanızın neresinden kaynaklanır? Beynimizin başka bölümleri de etkilenir, ama en çok sürüngen beyinin etkisi altındadır. Sürüngen beyinin dili görsel hafızadır. Bütün iletişimlerin her biri özel anlamı olan görsel sembolik tasvirlerdir.”

Peki bu nasıl oluyor da insanları kontrol altında tutuyor? ‘Kontrol Sitemi’, yalnız sinema ve TV endüstrisinin sahibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu endüstrinin yaratıcısı durumunda. Normal koşullarda sürüngen beyinin egemen olduğu sağ beyin, gözler yoluyla görüntüyü veya hayali algılıyor, sol beyin bu görüntüleri düşünceye, sözlere ve sonuçlara deşifre ediyor. Amaç beyinin bu iki farklı fonksiyonlarını birbirinden koparmak. Böylece insanları sadece sol beyin bilincinde tutup, sağ beyin yoluyla manipüle etmek. Görüntüler; sembolizm, bilinçaltı mesajlar ve resimler kullanılarak sağ beyine implant ediliyor, bu arada sol beyine o görüntüleri nasıl yorumlaması gerektiği söyleniyor. Bu da ‘eğitim’, ‘bilim’ ve ‘medya’ yoluyla yapılıyor. TV haberleri tipik ve de çok klasik bir yol...Görüntüler aynı, ama hikaye veya yorum çok farklı olabiliyor. Gazetlerdeki resimler de aynı şekilde, başlık, okuyucunun sol beyninin yorumu oluyor. Oysa genellikle başlık, okuyucunun gördüklerinin aslı bile değil. Sürekli olarak olagelen şu; sol beyine hep, dış kaynaklardan sağ beynin algıladığı görüntüleri nasıl deşifre edeceği söyleniyor.

İnsanların acil olarak yapmaları gereken ise şu: kendi sol beyinlerinin kontrolünü ele geçirip, sağ beyinle algıladıkları görüntülerin ne anlama geldiğini anlamak. Böylece sürüden kopup gördüklerini ve duyduklarını kendi kendilerine düşünerek, sorgulayarak anlayabilirler. Burada bütün anlatılan budur.

Sürekli olarak reklamlarda hayal etme, düşleme kelimeleri kullanılır. Sağ beyini, bilinçsiz, hayal kurma halinde tutacak kelimeler kullanılırsa, insanların zihnine kolaylıkla ulaşılabilir, sonra da sol beyine “O arabayı istiyorum”, “Suç oranının azalması için polise daha fazla yetki verilmesi gerekir” veya “problemlerimizin çözülmesi için bir dünya devletine ihtiyacımız var” gibi mesajları bilinçli dile deşifre etmesi söylenir. TV ve sinema filmleri ile, bilinçsiz sağ beyni açmak amacıyla, uydurma bir fantazi dünya üretilir ve bu yolla bilinçli zihine gizli bir erişim sağlanmış olur.

Bu konuda en çok risk altında olanlar ise çocuklar! Fantazi görüntülerle bombardıman ediliyorlar. Erken yaşlarda zihin hali tamamen sürüngen beyinin kontrolü altında kalıyor ve ‘Disney’ gibi eğlenceler, bu bilgiyi istismar ediyorlar.

Müzik de aynı şekilde kullanılıyor. Müziğin kendisinde zararlı olan hiçbirşey yok, fantazi rüya hallerinin de... Sadece deşifre etme işlemimizi kendimiz yapmalıyız! Herşeyde olduğu gibi bunda da manipüle ediliyoruz. Müzik endüstrisini kim idare ediyor? Hollywood ve küresel medyayı kontrol altında tutanlar her kimse, onlar...

Bir havalık nefesten tutun, bir yağmur damlasına, bir dağdan on tonluk kamyona, hepsi titreşen enerjidir. Mikroskop altında herhangi birşeye bakın, ne kadar yoğun olursa olsun, ne kadar ‘katı’ görünürse görünsün, onun titreşen enerji olduğunu görürsünüz. Ne kadar yavaş titreşirse o kadar ‘katı’ görünür, ne kadar hızlı titreşirse o kadar ruhani ve şeffaf olur ve hızı bizim fiziksel ‘5’ duyumuzun ötesine geçinceye kadar görünür, sonra kaybolur... Bir bisiklet tekerleğine bir bakın. Yavaş dönüyorsa ‘katı’ görünür, ama hızlı dönüyorsa tekerleğin telleri bulanıklaşır ve artık ‘katı’ görünmez, hatta bisiklet ileri doğru gittiği halde tekerlekler ters yöne doğru gidiyormuş hissi verirler. Optik illüzyonlar, ‘Büyük İllüzyon’un sadece küçük birer ifadesidirler. Yıllardan beri yazıyorum; ışığın hızı, saniyede 186.000 mil, mümkün olan en yüksek hız değil. Sadece bizim frekans menzilimizin dış limiti. O hızın üzerinde hareket eden herhangi birşey, başka bir menzile, başka bir yoğunluğa girer ve biz onu algılayamayız. İşte UFO’lar ve dünya dışı varlıklar böyle görünüp kaybolurlar, çünkü frekanslarını değiştirirler. John A.Keel’in belirttiği gibi; UFO görüldüğü zaman boyutlar arası materiyalizasyonlardaki renk değişiklikleri, cisimlerin elektromanyetik spektrumu ‘taradıkları’ şeklinde tanımlanıyor. UFO’lar genellikle morumsu bir renkte görünüyor, sonra görülebilir ölçeğe gelince kırmızılaşıyor, o noktada bazen maddesel cisim gibi ‘katı’laşıyorlar.

Hepimiz, ‘Büyük Sonsuzluk’taki bütün boyut ve yoğunluklarda ‘mevcut’uz. Özümüz saf sevgi. Bazıları buna ‘Tanrı kıvılcımı’ veya ‘Tanrı alevi’ diyor. Form veya şekil yok. Saf enerjiyiz. Hepimiz ‘Bir’iz. Zaman yok, yer yok. Birbirimize geçmişiz. Sonsuzuz. Bu ‘Büyük İllüzyon’da şu anda ne yapıyor olursak olalım hepimiz hepimiziz... Deneyimin sonsuz yolculuğunda bütün yoğunlukları deneyimlemek için o kıvılcım, o saf sevgi, kendisini, deneyimlemek istediği frekans menzili ile titreşen bir dış kabukla sarmalamak zorunda. Bunu yapmazsa ‘dünya’ ile etkileşim içerisinde olamaz, çünkü o zaman ‘kadran’dan çok uzak düşer.

Örneğin şimdi benim bilincim/özüm bu dünya ile aynı frekans menzilinde olan fiziksel bedenim ile sarılı olmasaydı, şu anda bunları yazmak üzere bu klavyedeki tuşlara basıyor olamazdım. Bilincim/özüm klavyenin içinden geçerdi. İşte bu nedenle içimizdeki sevgi kıvılcımı, skaladaki bütün yoğunlukları baştan aşağıya deneyimlemek ve etkileşim içersinde olmak için çok sayıda dış bedenler ediniyor. Bu durumda, hepimiz biribirinin içinden çıkan, ama hepsi farklı hızda titreşen Rus oyuncak bebekleri/ Matryoşka gibiyiz. Bütün varoluşta birbirinin içine nüfuz eden o sevgi kıvılcımı hariç hepsi çeşitli ölçülerde illüzyonlar. Bu durumda en büyük illüzyonun parçası, bütün kabukların en dışında olan yoğun fiziksel beden oluyor, çünkü onun sadece kendi kişisel illüzyonları yok, diğer illüzyonları da sarıyor.

Yoğun fiziksel bedene en yakın olan eterik, astral, zihinsel ve duygusal bedenler oluyor. Hepsi bizim fiziksel duyularımızdan daha hızlı titreşiyor, dolayısıyla onları göremiyoruz, ama medyumlar o frekanslara eriştikleri zaman görebiliyorlar. Ancak bizler de bunları, ‘iyi’ ya da ‘kötü’ titreşimler/enerjiler olarak hissedebiliyoruz. Eterik, fiziksel olanın yansıması, ama daha az yoğun. Astral beden, frekans menzilinin daha alt seviyeleri; (daha düşük dördüncü boyut) ‘kötü’ varlıkların bulunduğu alem. Ezoterik düşüncede düşük astral seviye ‘ kötü’ varlıkların yuvası sayılıyor. Oysa insanların fiziksel illüzyona takılmış oldukları gibi, bu varlıklar da bir illüzyona takılmış durumdalar ve insanların zihin kontrolünden kurtuldukları anda kendilerinden çok daha güçlü potansiyellerinin olacağını biliyorlar. Sistemin amacı bizi, kendilerininkinden daha büyük bir illüzyonun içinde tutmak. Sözün özü bu miyopların, körleri manipüle etmesine benziyor.

HER İNSANIN İÇİNDE DIŞAVURULMAYI BEKLEYEN MÜTHİŞ BİR DEHA VAR! Bu alemdeki profesyonel ve yetenekli kişilerin başardıklarını gördükçe hayran oluyorum. Sanatının veya yeteneğinin doruklarında olan kişileri düşünün. Ve bu, bütün o manipülasyon ve baskılamaya rağmen böyle. Bu kontrolden kurtlduğumuz zaman neler başarabileceğimizi varın siz düşünün.

Peki bütün bu karmaşadan nasıl çıkacağız?

SİSTEMİN BİZE OLDUĞUMUZU SÖYLEDİĞİ KİMLİĞİ BIRAKIP, KENDİMİZİ, GERÇEKTEKİ KİMLİĞİMİZE AÇARAK BAŞARACAĞIZ!

Fiziksel illüzyonla birlikte bu manipülasyon, potansiyel bilincimizin sadece çok minik bir bölümüne ulaşabildiğimiz anlamına geliyor. Tam anlamıyla titreşimsel bir hapishanedeyiz. Bütün bu yöntemlerle, aslında o olduğumuz çoklu boyutlu okyanustan koparılıyoruz. Kontrol sistemi, bu durumu iyice geliştirip, milyonlarca insanı düşürmüş olduğu bu illüzyon tuzağının içerisinde kontrol altında tutuyor. Aynı zamanda illüzyonun, bizi üretmeye zorladığı düşük titreşimli duygusal enerji, düşük astral frekans menziline titreşiyor. Bu şu demektir; astral manipülatörlerin, fiziksel olaylar oluşturmak için kendi enerjilerini kullandıkları bir çember yaratılıyor. Bu enerji astral boyuta doluyor, astral varlıklar bunu sürdürüp çemberin sürekliliğini sağlıyorlar.

Aerospace/uzay bilim adamı Dr. Gordon Allen, ‘Enigma Fantastique/Fantastik Sır’ adlı kitabında şöyle diyor: “Bugünkü amaç, antik çağdaki büyücü bilim adamlarının zamanında, Mısırlıların, Sezarların, Roman Katolik Kilisesi ve Engizisyon’un rahipliğini kontrol altında tutma amacına benziyor. Yönetici durumunda olan hanedanlar, bu dünya aleminde maddesel bedenlerinde yaşayan insanları yönetme amacındaydılar. Doğulu filozoflar ülkelerin belirli bir takım hanedanların gizli kontrolleri altında olduğunu söylerlerdi.”

İtalyan fizikçi Guiliana Conforto ‘İnsan’ın Kozmik Oyunu’ adlı kitabında şöyle diyor; “İnsan bedeni fiziksel maddeden yapılmış, maddenin katı hali, bir kozmik düşünce, bilgi... Bu durumda birçok paralel evren düşüncenin farklı modları veya yazılımları; ya rijit, dual, tipik katı hal, ya da daha akışkan, dolayısıyla kozmik ‘teklik’e ayarlı veya uyumlanmış... Düşünce, ısı olarak daha sıcak bir paralel evrenden, insan bedenine, maddeyi sertleştiren faz dönüşümüne geçti ve düşünce modlarını sıkıştırdı. Öyleyse, birçok hermetik geleneğin önerdiği gibi, insan bedeninin yeniden yükselme olasılığının neden mümkün olacağını anlayabiliriz.”

Fiziksel bedenimiz öldüğü zaman, bilincimizin muhteşem aleme geri döndüğüne inananlar var. Ben şahsen böyle olduğunu düşünmüyorum. Ölüm, cehalete çare değil. Fiziksel beden öldüğünde bu fiziksel bedeni terkettiğimiz zaman, bilincimiz nereye odaklanırsa oraya çekiliriz. Nereye gideceğimize titreşimsel halimiz karar verir. Eğer saf sevginin bedenleşmiş haliysek, Rus bebekleri gibi ve bilincimiz o bütün varoluşu kapsayan o saf sevginin kıvılcımı olup dış kabuklarımızı atarız. Hala, çoğu kişinin olduğu gibi, o illüzyona takılı kalmışsak, astral alemden daha yükseğine geçemeyiz, çünkü titreşimsel halimiz bizi orada tutar.

Düşük titreşimsel bir hapishanedeyiz- Matriks - ve günlük illüzyonlar yaşıyoruz. Bütün gösteriyi bir arada tutan bu illüzyon. Kontrol sistemi, bu illüzyonu realite duygumuzun iyice derinliklerine programlayıp bilincimize egemen olmak için mesajlarla doldurmak üzere bütün medya, ilim, eğitim, din, tıp, finans ve iş dünyasını kullanıyor. Çoğu kişi bu tuzağa düştüğü için kurtulmamız çok zor görünüyor, çünkü uzun lafın kısası ‘Kontrol Sistemi’nin amacı insanların hayal gücünü manipüle etmek. Bu olmazsa planları asla çalışmaz, ama bizim seçimimiz çok açık: Büyük İllüzyonun içinde mi kalmak? Yoksa ‘Büyük Sonsuzluk’ta mı yaşamak? Başka bir deyişle: Hapishane mi istiyoruz, cennet mi? Cennet ise yapmamız gereken bazı şeyler var.

Seçme açısından oyun çok kritik noktalara gidiyor, ama oyun hiç sona ermez, o, sadece biz değişirsek değişir. Bizim seçimimiz olacaksa bazı kökten değişiklikler yapmak gerekiyor. Önce kendimizi illüzyondan ve Matriks zihniyetinin tepkilerinden kurtarmamız lazım. Kendimizi kurtarmadıkça, içsel benliğimizin dışavurumu olan dünyayı nasıl kurtarabiliriz? Kendimizi özgür zannederken dışsal bir hapishanede yaşıyoruz, oysa kendimizi özgür sandığımız içsel bir hapishanedeyiz! İçeride hapishane olmazsa dışarıda da olmaz. Kendimizi değiştirirsek, dünyayı da değiştirebiliriz. Aynaya bir bakın. Aynaya yansıyan görüntüyü değiştirmeden aynadaki görüntüyü nasıl değiştireceksiniz? Tabii ki değiştiremezsiniz, ama insanoğlu bunu binlerce yıldır yapmaya çalışıyor ve tabii ki değiştiremiyor. Daha önceleri de yazmış olduğum gibi kapıları açacağına ve çoklu boyutlu özgürlüğe ana girişleri sağlayacağına inandığım 3 çok önemli nokta var.

1. Başkalarının bizim hakkımızda ne düşüneceği korkusunu bırakıp, kendi hayat, hayat görüşü ve realitemizin özgünlüğünü ifade etmemiz lazım. Bunu yaparsak artık sürüye dahil değiliz demektir. Bunu yeterince kişi yaparsa ‘sürü’ diye birşey kalmaz.

2. Kendimiz farklı olmaktan dolayı kınanma ve alay edilme korkusundan kurtulursak başkalarını da kınayıp alay etmeyiz. Böylece başkalarının da özgür olmalarını sağlar, onların özgünlüğüne saygı duyarız. Bunu yaptığımız takdirde sürüyü kontrol altında tutan çoban köpeği durumunda olmaktan vazgeçeriz.

3. Hiç kimse inanç ve realitesini kimseye empoze etmezse, herkesin farklı seçimler yapmasına saygı duyulur.

Bu üç aşama değişimi tetikler, bu zihin hapishanesini cennete çevirir. Bütün yazdıklarımın içinde bu sayfalardan hatırlanacak tek bir cümleyi seçecek olsaydım, o da, Bill Hicks’in bütün gösterilerinin sonunda ifade ettiği şu sözler olurdu:

“Hepsi bir kozmik oyun. Bu sadece bir yolculuk. Ve istediğimiz zaman bunu değiştirebiliriz. ‘Gerçek’ dışarıda değil... İçinizde... O gerçek de ‘Sonsuz Sevgi’...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Paylaşım