26 Nisan 2013 Cuma

Gerçek’in Titreşimleri - XVII





Bir ninnide yukarıda yükseklerde, gökkuşağının bir yerlerinde bir ülke bulunduğunu ,
Gökkuşağının bir yerlerinde, görmeye cesaret edebildiğin rüyaların da gerçek olduğunu duydum...                  

Somewhere over the rainbow” adlı şarkıdan...

 En azından bazı insanların, artık bu deli saçması titreşimsel tımarhane hücresinin illüzyonları ve kandırmacasının ötesinde yatmakta olan asıl realiteyi görebiliyor olmaları çok iyi. Bu dünya holografik bir illüzyon, ama ‘sonsuz realite’  bambaşka birşey. Yıllardan beri söylediğim ve yazdığım gibi hayatı, varoluşu ve varlığı kapsayan tek cümle şu:

Tek Gerçek Sonsuz Sevgi- Gerisi Hep İllüzyon...

Bundan on yıl kadar önce basılmış olan kitabımın adı buydu. Ve ne kadar güzel ki, şimdi de, benden başka birisi daha ‘sonsuz realite’nin, ‘Sonsuz Sevgi’ olduğunu teyit eden bir deneyim yaşamış, hem de bunu hatırlıyor ! Şimdiki realitemiz o ‘norm’un saptırılmış bir hali.

Hep kitaplarımda ve Wembley’deki sunumumda, bu saptırmanın nereden çıktığını,  realitemizin neden bu kadar dengesiz ve delice olduğunu, bu frekans menzilinin ötesindeki, ‘gökkuşağının ötesindeki cennet’ olarak ifade edilen alemi  anlattım.

Bu son örneğin, anlatmaya ve okunmaya değer oluşunun nedeni şu; bunu teyit eden kişinin, bütün hayatı boyunca  ‘hepsi bu dünyada, başkası yok’ inancında olup, sonsuz bilinç’ten kuşkulu, iyice betonlaşmış dogmatik bir zihine sahip Amerikalı bir beyin cerrahı oluşudur.  Birgün bu cerrahın beyni, yedi gün süreyle duruyor ve sonra geri geliyor. Ancak, geri gelen kişi, gitmiş olana hiç, ama hiç benzemiyor.





Dr. Eben Alexander, 15 yıl boyunca Harvard’da beyin cerrahı olarak görev yapmış, kendi ifadesiyle geleneksel bilimin çok hararetli bir savunucusu ve beden ölümünden sonra hayat olduğu düşüncesine de şiddetle karşı çıkan bir kişi imiş.

Ona göre, bilinci yaratan beyindir ve beyin görev yapamaz hale gelirse bilincin sürmesi mümkün değildir. Bu, bir kurgu olan bilimin, başından beri insanları gerçek sonsuz benliklerinden koparmak için tasarlamış olduğu bir saçmalık. Kitaplarım çok  kalın, konuşmalarım da çok uzun sürüyor, çünkü bu manipülasyonun dokusunu açığa çıkarmak için kurulacak o kadar çok bağlantı var ki...Örneğin, önce insanları zihinsel ve duygusal olarak köleleştirmiş olan ‘büyük  komplo’nun bilinmesi lazım. İnsanlar aldatılıyorlar ve cehaletleri yüzünden aslında kim olduklarını hatırlayamıyorlar. Komplonun da bütün amacı bu.

Kendi gerçek ve sonsuz doğasının farkında olan insanlar asla köle edilemezler, oysa kendisini sadece adı, işi, geçmişi, kültürü, ırkı veya gelir düzeyi ile tanımlayan insanların köle edilmesi ise çok kolaydır...

İkinci grup, realiteyi, beş duyuya dayalı, ‘görünen ışık’ denilen çok küçük bir frekans menzilinden deşifre ederken, sonsuz farkındalığına açılmış olanların çok daha gelişmiş vizyonları ve dünyanın yalan, aldatma ve sahte algılamalarını çok daha derinliğine görebilen önsezileri olur.    

Farkındalığın en baskılanmış hali, akademisyenlerin ve geleneksel ‘bilim’ adamlarının benimsemiş oldukları normlardır.  Eğitim sistemine girdikleri andan itibaren ellerine bir ‘realite şarkı notası’ verilir, üniversite sürüp, bilim veya tıpta akademisyenliğe geçerken de, vida gittikçe sıkılır da sıkılır.




"Öğrenmeme müdahale eden tek şey eğitimim... "Albert Einstein

Kişiler şarkının notasını sürdürürlerse, iyi işler, ünvanlar ve prestij ile ödüllendirilirler ve gerçek olan- olmayan, mümkün olan- olmayan, akıllıca- çılgınca herşeyin ‘ses’i olurlar.  Söyledikleri şeyler için kanıta-dayanağa gerek yoktur, çünkü kesin olan tek şey vardır, o da sistemin pek iyi bildiği,  pek sevip hep uyguladığı; ‘hiçbirşeyin sorgulanmaması’ gerekliliğidir.

Bu da insan nüfusuna,  “akademisyen/doktor/bilimadamı herşeyi en iyi bilir” şeklinde yayılır. Onlar neye inandıklarını söylemektedirler, ama o da aynen sistemin istediğidir. Zaten akademisyen/doktor/bilimadamları,  endoktrine edilmiş olan normların dışına çıktıkları takdirde işlerini, ünvanlarını, prestijlerini ve sistemin sağladığı yüklü gelirlerini kaybedeceklerini çok iyi bilirler.

Eben Alexander işin yüksek gelir kısmı ile motive olanlardan değilmiş, ama ona da gençliğinden itibaren şiirin, ‘bilim hep en iyisini bilir’ mısrası ezberletilmiş.  Gerçekten üzgünüm, ama bu pek doğru değil... Geleneksel bilimin tamamı bir insan olsaydı, bence ancak köyün aptalı olabilirdi.    

Bu tam, sistemin programlayıp da satmaya çalıştığı bir ‘realite ve hayatın doğası propogandası’. Birisi çıkıp da bu normlara kafa tutacak olursa veya ölüme yakın deneyim yaşamışsa veya ‘gerçek’i bilirse, derhal deli, sahtekar, şarlatan veya yalancı olarak damgalanır.   

Ama ne pahasına olursa olsun onların normlarını savunursanız,  kocaman eviniz ve  bütçeleriniz hep finanse edilir. 
         

"Sezgi aklı kutsal bir armağan, mantık aklı ise onun hizmetkarıdır. Öyle bir toplum yarattık ki, armağan unutuluyor ve hizmetkar onurlandırılıyor." Albert Einstein

Dr. Eben Alexander, ‘Cennetin Kanıtı’ adlı kitabında, ölüme yakın deneyimler yaşamış olan hastalarının, diğer realitelerdeki deneyimlerini önceleri nasıl görmezden gelmiş olduğunu şöyle anlatıyor: 


“Bence hepsi sadece birer rüyaydı. Bu insanların sık sık anlattıkları öbür dünya deneyimleri nasıl oluyordu? Bildiğimi iddia etmiyordum, ama bildiğim birşey varsa o da hepsi beyine dayalı birşeydi. Zaten bütün bilinç beyine dayalıdır. Beyniniz çalışmazsa bilinciniz de olmaz...  Çünkü bilinci  yaratan ve üreten makina beyindir. Makina bozulursa bilinç durur. Beyin işlemlerinin asıl mekaniği gizemli ve çok karmaşıktır, bütün mesele bu. Fişi çekersiniz TV ölür. Ne kadar eğleniyor olursanız olun, gösteri biter...”

            Gelgelelim Dr. Eben’in beyni durduğu halde gösteri devam etmiş!

Benim uzun zamandır anlatmaya çalıştığım ve savunduğum görüşüm ve iddiam şudur; beyin bir biyolojik bilgisayardır, ama bilinci yaratmaz ... Beynin rolü yaratmak değil, bilincin taşıdığı bilgiyi veya veriyi deşifre etmektir. Bu yüzden beyin ne kadar çok bilinç işlemi yaparsa, farkındalık bir o kadar artar ve deneyimlenmiş realite olarak dışavurur.

Beyinin en yaratıcı fonksiyonu, işlemlediği veriyi veya bilgiyi deşifre etmeyi  seçmektir. Neyi seçip deşifre ederse kişinin deneyimlediği realite o olur.

Aslında global komplonun tamamı, beyni, son derece kısıtlı bir realiteyi deşifre etmeye dayalıdır. Böylece insanların farkındalığı sınırlanmaktadır. Kapalı zihinleri kitleler halinde kontrol altında tutmak kolaydır, çünkü beyindeki bilginin çoğunu bloke edebilirler, ama gelişmiş bilince açık zihinler ise  tamamen farklıdır. 




Bu resim, sistemin empoze etmek için çok uğraştığı aklı sembolize ediyor. Birinde bilinç; bir izleyici. Burada realiteye, algılamaya, dolayısıyla da eylem ve davranışa, beynin yaptığı bilgisayar işlemi karar veriyor.  Bu tıpkı İnternet’e girdiğinizde, nereye gideceğinize, klavyeyi kullanan sizin değil,  bilgisayarın karar vermesine benziyor.

Bu, herşeyi bilen, hiç sorgulamayan ‘akademisyen, doktor, bilimadamı aklı’dır, ama aslında sisteme aittir. O olmadan sistem var olamaz.  Bu, Einstein’ın ‘rasyonel akıl/mantık’ dediği algılama halidir, ama aslında doğru olan kelime rasyonel değil! Doğru kelime ‘irrasyonel/mantıksız, yani akıl dışı’ olmalı-burada mantık, akla bahşedilmiş oluyor. Akıl, kendi bildiği uzlaşmaz sonuca ulaşmadan önce, elindeki bütün bulguları değerlendirmeyi  reddediyor. 



Ama bu resim uyanmakta olan zihni sembolize ediyor. Algılama imkanını; ‘Sonsuz İmkan’, ‘Sonsuz Olasılık’ veya ‘Mümkün Olan Herşey’e genişletiyor ve ‘Sonsuz Realite’nin, sevgisi ve bilgisi yoluyla ‘Hep Bil’meye taşıyor. Orada herşey birbirine bağlı, herşey ‘Tek’ ve hiçbir  ayırım veya bölünme illüzyonu yok. Einstein buna; ‘sezgisel akıl’ diyor. Bense ‘bilen’ akıl, ‘bilen’ zihin demeyi tercih ediyorum, ama yine de farkındalık hali, akıl hali değil. Bu, akılın çok ötesindeki bir ‘bilinç’...

İnsanların lisanında bu çeşit akıl;  ‘başına buyruk’, ‘mistik’, düşünenden de öte, ‘bilen’veya ‘bilge’ olarak  değerlendiriliyor. Ne yazık ki bu tür insanlar, tarih boyunca hep dışlanmış, alay edilmiş, lanetlenmiş, hapsedilmiş, hatta öldürülmüşler.

Kapalı zihin, açık zihinden korkar, çünkü anlayamadığı veya işlemleyemediği herşeyden korkar. Gölgelerde saklananlar ; cahilleri, bilinçli olanlara karşı manipüle ederler, çünkü bu ‘kabal’, uyanmakta olan insanların gizli potansiyelinin sonuçlarının ne olacağını çok iyi bilir. İşte bu yüzden cehalet her fırsatta bilinçli olanı bastırmak veya çökertmek için yollar ararlar. 



               Şimdiye  kadar hep böyle oldu- ama bu sefer değil. Oh, yoo, BU SEFER DEĞİL....

Eben Alexander’ın deneyimine geçmeden önce, yıllardır  realite hakkında,  kitaplarımda ve geçen yıl Wembley’deki sunumumda anlattıklarımı özetlemekte yarar var.

*Herşey aynı ‘Sonsuz Farkındalık’, aynı ‘Sonsuz Bilinç okyanusu’ ve bütün ayrılmalar, bölünmeler birer illüzyon. ‘Kişi’ dediğimiz ise, ‘Sonsuz Farkındalık’ veya ‘Sonsuz Bilinç’ içersinde sadece geçici birer odaklanma,  yani okyanustaki, birer damla.

*Bu bilinç okyanusu ‘Mümkün Olan Herşey’, yani heryerde ve hiçbiryerde ‘Sonsuz Olan’.

*’Sonsuz Olan’ın ana hali, sonsuz dinginlik ve huzur. Bazıları buna ‘hiçlik’ veya ‘boşluk’ diyorlar. Burada cevap da, bilen de, bilinen de, rüya gören de, rüyanın kendisi de hepsi aynı...

 *Hepimiz geçici odaklanmalarız. (Ben Charlie Jones, ben Mary Smith)
*Odaklanmamız seçimimize bağlı, seçtiğimiz büyüklükte de olabilir, sonsuzlukta da. Kendimizi Charlie Jones veya Mary Smith olarak da,  adı Charlie Jones veya Mary Smith olan geçici bir deneyim yaşamakta olan Sonsuz Farkındalık/Sonsuz bilinç olarak da  algılayabiliriz.



*Beden bilgisayarı biyolojik bir bilgisayar sistemi.  Bu sistem dikkati, geleneksel bilimde ‘görülebilen ışık’ şeklinde ifade edilen çok küçük bir frekans menziline odaklıyor. Bu menzil o kadar küçük ki, ‘Sonsuz Var Oluş’a oranla körlük gibi birşey.



*DNA çok daha engin bir realite ile etkileşim içersinde olan bilgi veya ‘veri alıcı- vericisi’dir.( Ben buna ‘kozmik internet’ diyorum.) Ve  DNA’nın ayarlı olduğu frekans dalgası da, ‘bilinç’li zihin olarak deşifre olup, deneyimlenmekte olan realiteye hükmeder.

*’Zaman’ ve ‘uzay/yer’, bizim realitemiz olarak deşifre olmuş olan illüzyonlardır. O minik frekans menzilinin ötedesinde zaman/uzay/yer yoktur.

*Dünyanın, bundan çok daha farklı, çok daha az yoğunlukta enerjisi olan, titreşen, canlı renkleri, beklentisiz-şartsız- koşulsuz sevgisi ve sınırsızlığı ile ancak rüya diyebileceğimiz başka frekans seviyeleri de vardır.


*  Wembley’deki sunumumda ‘archon’lar veya ‘cinler’ diye bahsettiğim güçler, (‘Reptilians’a bkn.) dünyanın realite seviyesini gaspedip, şimdiki haline saptırarak sahte bir alt realite yaratmışlar.  Aslında bu, birşeyin çok kötü bir kopyasını yapmak gibi birşey. Bu gaspetme;  ‘deneyimlenmekte olan realite’ olarak deşifre etmemiz için bize yoğun bir şekilde empoze ediliyor.

*Yani deneyimlemekte olduğumuz gaspedilmiş bir realite var ve bu da insanların ‘cehennem’ dedikleri enerji kaynağından yansıtılıyor. Yani şimdi bizim bu realitemiz,  ‘cehennem’in holografik bir projeksiyonu. Kısaca biz cehenneme gitmiyoruz,  zaten cehennemdeyiz! 



Cehenneme hoşgeldiniz, Nüfus: 666


Agnostikler, yani ‘bilinirci’ler, mistik veya şaman kişiler olup, hep baskılanmış, hatta zamanında en büyük güç olan Roma kilisesinin emirleriyle katledilmişler. Onlar, Mısır’daki Büyük İskender Kütüphanesinde bulunan yarım milyon yazılı parşömenden esinlenmiş kişiler. Vatikan’ın arşivlerinde olduğu kesin olan bu belgeler, ya yok edilmiş ya da kilise tarafından çalınmış.

Agnostikler, 1244’te Güney Fransa’daki Montsegur kuşatmasındandan sonra kitleler halinde katledilmiş olan Katar’larmış. Anlaşılan Agnostikler, Roma kilisesinin varlığını tehdit eden birşeyi, yani benim burada anlatmakta ve Wembley sunumumda bahsetmiş olduğum bilgileri biliyorlarmış.

1945’te, Mısır’da Nag Hammadi’de yaşayan bir köylü tarafından, çok sayıda  agnostik metin keşfedilmiş. Bunlar deri ile bağlanıp kapalı bir kaba saklanmış. Tarih M.S. 350-400 yıllarından kalma gibi görünüyor, ama orijinal metinlerin M.S.100’e dayandığı düşünülüyor. 




Bu, İskenderiye’deki Büyük Kütüphaninin yangınından önceymiş, ama o zaman bile metinlerin temsil ettiği bilgiler milattan çok öncelere, hatta bizim zamanı algılayışımıza göre, tarih öncesine  dayanıyormuş. Metinler, Pagan agnostiklerin çalışmalarıymış, sonradan ortaya çıkan Hristiyan agnostiklerin değil. Agnostiklerin bildiği ve inandığı bilgiler, 13 el yazması kitap ile 50 adet metin olarak derlenmiş.

1945’te Mısır’da bulunmuş olan bu metinlerin tercümelerini okuduğum zaman, büyük çapta,  benim araştırarak edinmiş olduğum bilgilerde olduğu gibi, insanları yöneten ve manipüle eden gizli gücün varlığından söz etmekte olduklarını gördüm.

Nag Hammadi’de bulunmuş olan metinlerin beşte birinde, ‘archon’ denilen insan olmayan  manipülatörlerden söz ediliyor. Bunlar insan zihnine nüfuz edip, insanların ‘gerçek’i  algılamalarını yönetiyorlar. Bu metinlerde sürüngen varlıklar var, bunlara bugün ‘Archon’ları temsilen ‘Greys’(Gri’ler) deniliyor. ‘Gri’ler, henüz oluşmamış bir bebek veya fetusunki gibi grimsi derisi ve sabit siyah gözleri olan varlıklar şeklinde tarif ediliyorlar. Bu arada bu bilgilerin, 2000 yıl önce yazılmış olduğunu da hatırlatalım.

Nag Hammadi metinlerinde John II. ‘archon’lar hakkında şöyle diyor: İnsan düşüncesinin, kendilerininkinden daha üstün olduğunu gördükleri için insanların psikolojik ve algılayış fonksiyonlarına egemen olma yolları aradılar. Onların memnuniyeti acımsı, güzellikten yoksun, zaferleri ise kötü yola götüren aldatmaya dayalı, çünkü kendi yapılarında hiçbir ilahi yön yok.
           
Archon’lar/Sürüngenler/Gri’ler; benim ‘yaratıcılık’ diye adlandıracağım özellikten yoksunlar. Doğrudan hiçbirşey yaratamıyor, ama yaratılmış olanı evirip çevirip bozuyorlar. Agnostikler onları, ‘görünürdeki gerçek’lik duygusu yaratıp insanları manipüle ederek aldatma konusunda çok ‘usta’olarak tanımlıyorlar. Dünyayı ‘hack’leyerek, gaspederek, gerçek dünyanın defolu bir holografik kopyasını yapmışlar. Onların dünyası, ‘cehennem’ tanımına tam uyuyor, oradan yansıttıkları da çoğu kişi için dünyanın cehennemsi şimdiki hali...

Wembley’deki sunumumda, robota benzeyen ‘archon’ların, insan toplumuna dönüştürülmüş olan karanlık, iç karartıcı, makinaya benzer dünyalarını sembolize etmek için bu iki resmi kullandım.  





Karanlık, kasvetli, mekanik olduğu gibi, hiçbir ilham veya yaratıcılık duygusu taşımıyor ve büyük çapta ölüm ve çürümüşlük kokuyor.

Dr.Eban Alexander’ın 2008’de yaşamış olduğu deneyime gelince. Birgün bu doktor, birdenbire e-koli menenjite yakalanıyor ve beyni tahrip oluyor. Derhal acile alınıyor, ama beyninin ve omurilik sıvısının tamamen iltihaplanmış olduğu görülüyor. Yaşama şansı ise neredeyse hiç yok. Mucizevi bir şekilde yaşasa bile hayatının sonuna kadar bitkisel hayatta kalacak. Sonuç olarak onun için herşey bitmiş görünüyor.


Ailesi, yedi gün boyunca, hiçbir hayat veya bilinç belirtisi göstermeyen Dr.Eben’in başında beklerken o, bir zamanlar hiç dikkate almamış olduğu ‘realite’nin alemlerine inanılmaz bir yolculuk yapıyor.

 O ve birçok başka akademisyen, doktor veya bilimadamı, buna benzer milyonlarca ölüme yakın deneyim hakkında, ‘beyinin nörolojik koşullara bir tepkisi’ şeklinde baştan savma açıklamalar yapmışlar. Ama bu açıklamalar, Eben Alexander’ın deneyimine hiç uymamış! Çünkü, bu tür fantazilerin kaynaklandığı söylenen beyinin o bölümü, yedi gün boyunca tamamen kapalıymış, yani şalter inmiş, hiç çalışmıyor, dolayısıyla da hiçbir rüya/fantazi üretmiyormuş. Doktor Eben’in beyninin sadece en ilkel kısmı çalışır durumda olup, onun tamamen ölmesi için gereken çizgiyi geçmesine sadece bu engel oluyormuş.

Eben’in bilinci, artık çalışmayan beyinden kopup, perilere, meleklere karışmış. Bedenin dışındayken ilk  deneyimlediği realite pek de iç açıcı değilmiş. ‘Cennetin Kanıtı’ adlı kitabının bu bölümünde şöyle anlatıyor: “Burası sanki ‘görünür bir karanlık’ gibiydi. Sanki çamurun içine batmış gibiydim, ama sanki camın içinden bakıyormuş gibi görebiliyordum.”

Dr. Eben’in burada bir farkındalığı var, ama kendini tanımlama bilinci yok. Buna ‘Solucan gözüyle görünen alem’ demiş. Sonra uzaktan, ama güçlü bir şekilde ritmik bir tıkırtı, biraz kalp çarpmasına benzeyen, ama daha karanlık ve mekanik-sanki bir metali başka bir metale vurma sesi veya dev bir örse vuruluyormuş gibi sesler duymuş...O kadar güçlü vuruşlar ki, dünyayı veya çamuru veya nerede ise orayı titretiyor gibi... 



Bence burada Dr.Eben, ‘archon’ların alemine girmiş. Yani gaspedilmiş olan dünyanın kötü kopyası bize işte buradan yansıtılıyor.  Eğer insanlar, çok düşük enerji seviyesi ile ölmüşlerse buradan kurtulamıyorlar.  Sonra da, ya orada kalıyor, ya da şimdi bizim deneyimlemekte olduğumuz dünyanın bu kötü kopyasına yeniden enkarne oluyorlar. Sözünü ettiğim bu yolculuğu, yaşadığımız bu dünyada,  ‘ruhunu şeytana satmış’ diye ifade ettiğimiz, yani insanlığı manipüle eden archon-sürüngen soy ve onlarla bağlıntılı kukla kişiler yapıyorlar...   


Ölüme yakın deneyim yaşamış olan kişilerin ortak teması, ucunda bir ışık olan bir tünelden geçip çok önceden ölmüş olan yakınları veya başka varlıklarla karşılaşmaları, sonra da sonsuz bir sevgi, huzur, sevinç ve neşe realitesi deneyimlemeleri. Bence bu tünel bilincin, ‘archon’ların düşük frekans menzilinden korunarak  çıkışını sağlayan, yani kurtuluşa iten veya çeken bir çeşit girdap noktası.



Dr.Eben ise bu tünel deneyimini yaşamamış. Bunun yerine, kendisini bilinçten kopuk ‘yaşayan bir ölü’ olarak tarif etmiş. İlk bulunduğu yerde iyi olduğunu sanmış, az önce terketmiş olduğu dünya da dahil, hiçbirşeyi hatırlamadığını da sadece çok kısıtlı bir farkındalık içersindeyken algılamış.

Buradayken bir insan değildim. Hayvan da değildim. Sanki önceden vardım ve aşağıda birşeydim, o kadar.  Sadece kızıl kahverengi ebedi bir denizdeki yalnız bir farkındalık noktasıydım...” diye anlatıyor.

Kopukluk azalmaya başlayınca, farkındalığa doğru bir dönüş oluşmuş. Derken ortam bu sefer biraz ürkütücü olmaya başlamış. Doktor Eben, burada yanından geçen, kendisine kaygan ve dikenli derileri ile sürtünen sürüngen veya solucan gibi yaratıkları tarif ediyor.

Karanlığın içinden çirkin ve ürkütücü suratlar çıkıyormuş. Sanki yeraltında çalışan bir cüce ordusunun demirle örse vurması gibi sesler halindeki ritim gittikçe artıyormuş. Sonra bir koku almış, biraz dışkı-biraz kan-biraz kusmuk gibi. Dr.Eben kitabında bunu, “Biyolojik bir koku, başka bir deyişle biyolojik ölüm kokusu, biyolojik yaşam kokusu değil...”diye anlatıyor.

Bu, archon-sürüngenlerin, bizim dünyamızda da, elit soyun ajanlarının alemi. Ölüm, kan dökme, çürüme ve acı verme obsesyonu içersindeler. Bunların hepsi, bu archon-sürüngenlerin beslendiği düşük frekanslı enerji ile ürüyor. Dr.Eben’in tarif ettiği alem bu.

Bu varlıklar, mezarlıklara ve ölülerin bulunduğu yerlere dadanıyorlar. Frekans açısından bizim realitemize yakınlar ve bazen etkileşim olabiliyor, bu yüzden bazı insanlar ‘hayalet gördüm!’ veya ‘gölge gibi birşey gördüm!’diyorlar. Hayaletlerle ilgili temaların tek açıklaması bu değil kuşkusuz, ama onlardan birisi.


Satanik ritüellerde bu alemdeki varlıklarla bağlantı kuruluyor. Çok güçlü ritüeller bu varlıkları, özel enerji alanlarının kullanılması yoluyla bizim realitemize getirebiliyor. Tanrılara insan kurban etme ayinleri, Dr.Eben’in ‘Solucan gözüyle görünen alem’ olarak tanımladığı alemi, ölüm ve terör enejisi ile besliyor.

İnsanlar korku, terör ve ölüm enerjisi üretmek için ne kadar çok manipüle edilirlerse, bu alem daha iyi besleniyor  ve insanlara bir o kadar daha düşük frekanslı enerjiler ürettiriyor.  

Dr.Eben kitabında, ritmik bir şekilde tekrarlanan donuk, iç karartıcı, kükrer gibi ürkütücü, ama aşina gelen sesler duyduğunu anlatıyor. Tıpkı insan satanistlerin,  ‘archon’ realitesinden yansıyan ritüelleri gibi.

Önemli bir nokta daha var; kendilerine ‘medyum’ diyen bazı kişiler, bu ‘archon’alemine geçip, manipülatif ve doğru olmayan zırvalara kanal oluyorlar. Gerçek medyum veya kanal kişiler ise farkındalıklarını iyice geliştirmiş olup, bu ‘archon’ tipi tımarhanenin çok ötesindeki,  çok daha yüksek frekanslara bağlanabiliyorlar.




Kimse korkusuna yenik düşmesin, bu ‘cehennem’, ‘Sonsuz’ olanın geriye kalan kısmında, ancak  filin üzerindeki bir sinek gibi kalır. Bütün güçlerin en güçlüsü;  nefret değil, acı çekmek değil, ‘cehennem’ bile değil, ama ‘Sonsuz Sevgi’nin gücü... Tek Gerçek ‘Sonsuz Sevgi’, gerisi hep illüzyon. Evet, buna özellikle ‘karanlık taraf’olarak algıladığımız kavram da dahil.

Onların gücü mü? Şaka mı ediyorsunuz? Onların gücü, sadece bizim onların gücü olarak algıladığımız kadar var. Eğer onları  bizde olmayan güce sahip olarak algılarsak, çok güçlü olurlar. Oysa insanoğlu olağanüstü bir güce sahip...

Şimdi ayrıntılara girerek Dr.Eben Alexander’ın kitabını okuyacak olanların zevkini kaçırmayalım, ama özet olarak şunu diyebiliriz ki; girmiş olduğu cehenneme benzeyen alemden, güzel bir kız formundaki ışık ve sonsuz sevgi tarafından kurtarılıyor ve kız onu,  sonsuz sevgi, huzur, mutluluk ve ‘Tek’ olunan sonsuzluğa geçiriyor. “Gördüğüm en güzel dünyaydı” diye yazmış kitabında. “Kendimi doğuyor gibi hissediyordum, ama bu, yeniden doğmak gibi değildi, sadece doğuyordum.”

Dr.Eben realitesine hakim olma gücünü hatırlayınca, ‘archon’ alemine yeniden girip, isteyerek çıkmış ve artık orada görmüş ve deneyimlemiş olduklarından korkmuyor. Gerçek, yüksek benliğinin gücüne kavuşmuş.

‘Fizik’biliminin saçmalık olduğunu farketmiş. Bedenini terkettikten sonra zamanın olmadığını, bilincinden sorduğu soruya derhal bir cevap geldiğini görmüş. Onun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum- ben de buna benzer bir deneyim yaşadım. ‘Zaman’ diye birşey yoktu. Ne zamandır söylüyorum, zaman, manipüle edilen kötü kopya bir realitede deşifre edilen bir kurgu...

Bu da başka bir ölüme yakın deneyim geçirmiş bir kişinin anlattıkları:

..en başından beri herşey, doğumum, atalarım, çocuklarım, karım, herşey aynı anda bir araya gelmişti. Kendim ve yakınlarım hakkındaki herşey çevremdeydi. Şimdi düşündüklerini de, önceden düşündüklerini de, şu anda olanları da hepsini görüyordum. Zaman yok, olaylar zinciri yok, sınırlama, mesafe, süre, yer yok. Aynı anda istediğim yerde olabiliyordum.

Sanıyorum, aşağıdaki şu resim, Dr.Eben Alexander’ın deneyimini yansıtabilir.


Wembley’deki sunumumda, yıllardır yazdığım kitaplarımın konusunu sembolize etmek için bu resmi kullandım.
Realitelerin en gerçeği; durgun, dingin ve sessiz,   ‘Var Olan Herşey’. Eben Alexander, ‘Öz’ veya ‘büyüleyici bir karanlık’ dediği  deneyimi şöyle tanımlıyor: “En saf sevginin doğduğu, herşeyin ‘bil’indiği alem”.

Onun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum, ben de orada bulundum...

 Ona rehberlik ederek ‘archon’ aleminden çıkaran kız bir ‘ışık’ şeklinde görünmüş ve ‘şartsız- koşulsuz sevgi’ olan gerçek realite hakkındaki iletişim sözlerle değil, düşünce yoluyla olmuş. Eben Alexander’a şunlar söylenmiş:

-Seviliyorsun, değer veriliyorsun, ‘bağır’a  basılıyorsun.
-Korkacağın hiçbirşey yok.
-Yanlış yapacağın hiçbirşey yok.

Kuşkusuz,  ‘Sevgi’ herşeyin temeli.” diye yazmış  Dr.Eben. “Dünyada bile, kötülükten daha çok sevgi var, ama dünyada, varoluşun yüksek seviyelerinde asla mümkün olmayacak bir şey olan, kötülüğün güç kazanmasına izin veriliyor, göz yumuluyor. Yaratıcının, kötülüğün bazen üstün gelmesine izin vermesi, bizler gibi varlıklara tanınan özgür irade lütfunun gerekli bir sonucu oluyor. Evrenin her tarafına küçük çaplı kötülükler saçılmış, ama bu; iyilik, bereket, umut ve koşulsuz sevgi ile dolu olan evrenin tamamı ile kıyaslandığında,  tıpkı alabildiğine uzanan bir kumsaldaki bir kum taneciğine benzer.


Diğer boyutun ana dokusu sevgi ve teslimiyettir. Bu niteliklere sahip olmayan, hiçbir şekilde orada olamaz.   



"Sevgi ve bir evrenin doğuşu."

Ben de dahil olmak üzere birçok kişi, sürekli olarak acı ve üzüntü veren manipüle edilmiş realitede yaşıyoruz. Çoğunlukla algılamasak da ‘O’ hep orada. Sessizlikte derinlemesine düşündüğümüz zaman  bunu somut bir şekilde hissedilebiliriz. Bazen bağrından geldiğimiz, hep sevgi, huzur ve mutluluğun olduğu ‘Sonsuz’luğa olan özlemimizle yüreğimizde bir sızı olur.


Haberin en güzeli ise döneceğimiz yerin orası oluşu. Ancak şimdi işimiz şu; kollektif  olarak kalbimizi ve zihnimizi açıp içimizi, bizi de, ‘archon’ları da özgür kılacak olan sevgi ve farkındalıkla doldurmamız lazım.

Dr.Eben Alexander, beyni durduktan yedi gün sonra, doktorların şaşkın bakışları arasında gözlerini açtı. Oysa o durumda ölmesi gerekiyordu, belki de en iyi ihtimalle bitkisel hayat yaşardı. Ama öyle olmadı. Beyni yeniden yüklenip geçiş süresi tamamlandığı zaman,  fiziksel beyni ve bedeni gitmeden önceki ile aynı kaldı, ama o artık aynı kişi değildi.

Böyle bir mucize nasıl mı oldu?

‘Tek Gerçek Sonsuz Sevgi- gerisi hep illüzyon’...





Yazar, 'Proof of Heaven: A Neurosurgeon’s Journey into the Afterlife' (Cennetin Kanıtı: Bir Beyin Cerrahının Öte Alem Yolculuğu)
 03/29/2013 12:42’de blogunda çıkan yazıdan...

Yaşadığımız evrende herşey birbiriyle bağlantılı. Bedeninizdeki her bir atom ve o atomları oluşturan her bir atomaltı parçacık, evrendeki bütün diğer atomlarla ve bütün parçacıklarla alabildiğine ve doğrudan bir ilişki içersinde. Bu evren katı, sübtil maddeden değil, enerjiden, enerji de ‘bilinç’ denilen birşeyden oluşmuş.  Bilinç hiçbirşeyden oluşmuyor, çünkü bütün maddeselliği aşıyor. Yine de ‘bilinç’in birşeyden oluşmuş olduğunu tasavvur etmekte ısrar edersek, o madde ‘Yaratıcı’nın kendisi olur.
Kesinlikle ve gerçekten hepimiz Yaratıcı’nın yansımalarıyız. Ancak ne yazık ki çoğunlukla bu gerçekten  habersiziz. ‘O’nunla olan yakınlığımızın, ‘O’nun sürekli bizimle olduğunun bilincinde değiliz. Günlük bilincimizin seviyesindeki,insanların ve cisimlerin dolanıp durduğu bu bölünme dünyasında, sürekli olarak birbirimizle etkileşim içersindeyiz, ama aslında hep yalnızız.
Ama ayrı cisimlerin bu soğuk ve ölü dünyası bir illüzyon. Bu aslında bizim yaşadığımız dünya değil. Bizim yaşadığımız dünyanın, bizim algılayamayacağımız kadar çok boyutları var. Bilincin, ruh ve ‘öz’ün sadece gerçek değil, fiziksel olandan da gerçek olduğu bir dünya var ve fiziksel bedenlerimizi terkettiğimiz zaman dünyadaki ‘zaman’la bizi bağlayan bütün sınırlamalar ortadan kalkacak. 

31 Mart 2013 Pazar

Gerçek'in Titreşimleri - XVI

Bir ‘Matriks fenomeni’ olan Yeni Çağ hakkında...  



Bir Matrix fenomeni olan Yeni Çağ  da, kaynaklandığı doğu felsefesi gibi kurallara boğulmuş durumda...

Şu ya da bu ritüeli yapacaksın”, “ruhlarla belirli yöntemlere göre konuşacaksın” veya “kendini şu mantra ile koruyacaksın” v.s. Yeni Çağ’cı birçok tanıdığım, dünya ile konuşmak için kuzeye, güneye, doğuya veya batıya dönüyor. Kendi kutsal ağaçları, kılıçları, çeşitli  araçları var ve bu sembollere olan takıntıları, bilinen bütün dinlerde görülenlerden farksız. Yani bu da bir illüzyon. Yeryüzünün bilinci var, ama fiziksel formu bir yazılım programı, dolayısıyla kuzey, güney, doğu, batı, diğer gezegen ve yıldızlar da öyle. Neden kozmik bir oyun oynuyor gibiyiz? Çünkü hepsi tuzak...

Tabii ki, Yeni Çağ akımındaki öğretilerin hepsi yanlış demiyorum, ama bu akımın,  gerçeği kontrol sisteminin dışından algıladığını sanması yanlış.  Astrolojiyi ele alalım. Tipik bir Yeni Çağ aracı. Doğru ellerde çok doğru ve bu beş duyuya dayalı alem için de çok yararlı. Gezegenlerin ve yıldızların hareketleri, Matriks’in bir programı, yani bir ‘Planetarium’un tavanına yansıtılan her ne ise, onun holografik bir verisyonu.

Gezegenlerin bu hareketleri, insanları ve diğer hayat formlarını etkileyen titreşimsel değişimleri tetikliyor, çünkü DNA ile, sistemin veri alış verişini etkiliyor. ‘Zaman döngüsü’ne girdiğimiz noktada DNA etkileniyor. Astroloji;  yıldız devreleri ile oluşan titreşim alanları arasındaki bir etkileşimdir ve bizim DNA programımız da, biz devrenin neresinde doğmuşsak, orada etkilenir.

Ancak ben hala diyorum ki; bu etkileşim bizim bilincimiz ile gezegenin hareketleri arasında değil, gezegenlerle bizim DNA’mız arasında yer alıyor ve buna akıl ve duygular da dahil. Bu aşamada, derin ve detaylı şekliyle astroloji,  kesinlikle Matriks ile bağlantılı bir kurgu... Astrolojik kanunlardan, ancak bilincimizi ‘akıl’ın ötesindeki ‘Bütün’ün bilincine yükseltebilirsek etkilenmeyiz.

‘Kader’ denilen şey, ‘bilinç’in kaçınılmaz bir deneyimi değildir, o sadece yüksek bilinç müdahale etmediği takdirde, DNA bilgisayar programının kaçınılmaz bir sonucu olabilir...Kader; bir matriks yazılımıdır. ‘Bütün’ veya ‘Tek’ olanda, ‘kader’ yoktur. ‘Mümkün olan herşey’de hiçbirşey olup bitmez!

Brezilya’da geçirmiş olduğum deneyimde ‘o ses’;  astrolojinin, Matriks’in, zamanın geçmesi illüzyonunu desteklemek ve insanları kendi illüzyonsu kişilikleri ile tanımlamalarını sağlamak için kullandığı bir araç olduğunu söylemişti. “Ben Boğa  burcuyum,  Aslan burcuyum, Oğlak burcuyum v.s, v.s. Bunlar her zaman,  bölünmüşlüğü teşvik etmek için varlar, ‘Bütün’lük için değil...

‘O ses’;  Sence ‘Sonsuz Olan’ burcunu okutuyor mudur? Veya “Geleceğini öğrenmek için bir medyuma veya Tarot falcısına gidiyor mudur?” demişti. Bu sözleri duyduğum sırada bana, sembolik olarak ‘Sonsuz Olan’ın,  bir masada otururken, kendisine bir gazete getirildiği görüntüsü gösterilmişti. ‘Sonsuz Olan’,  astroloji sayfasında burçlara bakınca “Eyvah, şimdi bu iş, benim bütün  sabahımı alır, çünkü ben hepsiyim” diyordu.  Tabii ki bu söylediklerim ;  medyumların veya Tarot falcılarının oynadıkları rolün önemli olmadığı anlamına gelmemelidir, ama onlar Matriks’in içindeki varlık ve enerjilerle iletişim kuruyor ve yine aynı şekilde Matriks’in illüzyonsu realitesine yakalanıyorlar.

‘Yeni Çağ’ düşüncesinin en derin aldatmalarından birisi de, deneyimlerimizden geçerken  ‘gelişmekte’ olduğumuzdur. Bunun neden bu şekilde anlaşıldığını  anlıyorum, çünkü bu, yanlış bir şekilde Charles Darwin’e atfedilen gelişim teorisinin spiritüel versiyonu oluyor, çünkü Darwin Teorisi (‘Ve Gerçek Seni Özgür Kılacak’ kitabıma bkn.) en güçlünün hayatta kalması ve çağlar boyunca gereken genetik değişimin tetiklenmesinden söz ediyor. Bu durumda Yeni Çağ, sonsuzluk içinde spiritüel olarak geliştiğimiz, bu dünyada tekrarlanan bir çembere, yani enkarnasyona inanıyor. Yani, fiziksel dünya ile spiritüel alem arasında her hayatı deneyimliyor, bu suretle yaşanan derslerden birşeyler öğrenip spiritüel olarak daha yüksek titreşimlere ulaşıyor ve sonunda ‘Tek’ olanla bütünleşiyoruz. Oysa biz zaten ‘Sonsuz Bütün’ ve ‘Mümkün olan herşey’iz. Neden zaten olduğumuz birşey olmak için gelişelim ki? Bu inanç, Matriks’in bizim realitemizi ;  sadece Zaman Döngüsü’nde değil, fiziksel olmayan seviyelerde de tutmasını  sağlıyor.

Aydınlanmak için gelişmemize gerek yok, çünkü zaten aydınlanmış durumdayız, sadece bu illüzyona yakalanmış olduğumuz için kim olduğumuzu unutmuşuz. O ses, “ ‘Sonsuz olan’ın enkarne olmaya ihtiyacı var mıdır sence?” diye sormuştu, “Matriks’deki bilinç de ‘Sonsuz’, o halde neden enkarne olsun ki?” ...

İnsanlar, deneyimlerden öğrendiklerini söylüyorlar, bunu gayet iyi anlıyorum, ama ben şöyle olduğunu söylüyorum;  deneyim onlara hiçbirşey öğretmiyor,  sadece perdenin bir katını daha açıyor, o kadar, böylece zaten bildikleri birşeyi daha kolay hatırlıyorlar.

Enkarnasyon fikrine bir itirazım yok, ama o konuda da bilinmesi gereken çok şey var. Bilincin;  Matriks’in ve yazılım programının veya zaman döngüsü DVD’sinin diğer seviyeleri arasındaki çembere yakalanmış olduğuna eminim, karşı olduğum  bu değil, bunun ‘aydınlanma için gerekli’ olduğu düşüncesidir. Bu durumda tam tersini söyleyeceğim, çünkü enkarnasyon, Matriks’in empoze ettiği ; “Gelişmeliyiz” realitesini destekliyor, bu da bilinci, ‘bir yerden bir yere ulaştığı inancı’na köle ediyor.

Yine Brezilya’daki deneyimim sırasında sembolik olarak bana, insanların gökten, tarladaki bir patikaya düşmeleri gösterildi. ‘O ses’, Matriks’teki bilincin, enkarnasyon yoluyla zaman döngüsünün içindeki, ‘içine bir girip bir çıkma çemberi’ne yakalanmış olması nedeniyle, insanların sadece tek bir fiziksel ‘zaman inancı’na koşullandırılmamış olup, aynı zamanda, zaman döngüsündeki sonsuz deneyimlere, yani DVD’nin farklı bölümlerine de koşullandırılmış olduklarını söylemişti.   Bu fiziksel geziler arasında insanlar, illüzyonsu halin bir başka formundaydılar.  Zaman döngüsü realitesine daha girerken koşullandırılmışken, daha da fazla koşullandırılıyorlardı. İşte insanlar, bu nedenle koşullanmış köle mentalitesine bu kadar kolay düşüyorlardı, çünkü zaten daha önceleri de çok kez düşmüşlerdi. Bu sözler söylendiği zaman, sürekli olarak aynı yere basıldığı için patikanın,  çiğnenmekten yiv gibi olduğunu gördüm. Gittikçe derinleşiyordu ve figürler kayboluncaya kadar iyice derinleşti.  ‘O ses’, “İnsanlar hep ‘Tanrı’larını arıyorlar” dedi, “Işığı görebildikleri tek yer orası.” Enkarnasyonu, yani karma çemberini savunanlar, geçmiş hayat anıları üzerinde de çok dururlar. Aslında o, DNA’daki programdır, enkarne olan bilincin hatırlaması değildir...

Ölümden sonra bile illüzyonsu hale devam etmek konusu çok önemli, çünkü bu diğer seviyeler, Yeni Çağ ve Spiritüalizm’in medyum ve kanal bilgileri... Bunların doğru olmadığını söylemiyorum, ama bu iletişimcilerin de Matriks’in içinde olduklarının anlaşılmasının gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Bu diğer alemler illüzyona daha açık olabilirler, çünkü çok daha az yoğunluktaki yüksek titreşimlerde çalışırlar.  Zaman döngüsünün yoğunluğu ile kıyaslandığında, mutlaka cennete benziyordur.

Brezilya’daki ve sonraki deneyimlerimdeki ‘O ses’, Matriks’in diğer seviyelerinde nasıl bir Hristiyan, Müslüman, Hindu ve Yahudi cennetleri olduğunu anlattı. Bunlar gerçek değil, bu dünyada kendi realitemizi yaratmamız gibi aynı inancın bir dışavurumuydu. Yani, bize o realiteyi empoze eden zihnin yazılım programı, ama işin aslı hiç öyle değil.

Hristiyanlar öldükleri zaman İsa’yı göreceklerine inanıyorlarsa göreceklerdir. O realitedeki inanç o ise, gördükleri de o olacaktır. Hatta zamanında Avrupalı ressamların yaratmış olduğu İsa görüntüsü ile göreceklerdir, çünkü İsa’nın öyle göründüğüne inanmışlardır. Ölmüş birçok Hristiyan ile yaşamış oldukları deneyimleri anlatan birçok medyumla konuştum, özellikle de iki alem arasına takılıp kalmış olan Roman Katolikler, dünyadayken öyle olacağına inandıkları için Tanr’nın kendilerini yargılamasını bekliyorlarmış.  Anlaşılan o ki, illüzyon, ölümle bile bitmiyor, çünkü Matriks’in birçok seviyesi var.

Ölüm, bilmemek için bir mazeret değil” sözünü çok seviyorum, çünkü çok derin bir anlamı var. Ölümde, enkarne olan bilinç, sempatik rezonansın prensibi tarafından kendi halini titreşimsel olarak yansıtan aleme çekiliyor. Daha basit bir ifadeyle, ölürken inandığın neyse, nereye gideceğini de o tayin ediyor... Ancak Matriks’in içinde nereye gidersen git, hep illüzyonun içinde kalıyorsun.

Bu nedenle, programlanmış inanç çemberini kırıp kendimizi ‘Sonsuz Bilinç’e açmamız lazım. Haham Furst gibi kişiler, buradaki icraatler nedeniyle sonraki hayatta cezaya inanıyorlarsa, bilinçleri onu yaratacaktır. İnandığınız sürece gerçek o olacaktır. Medyum ve kanal kişiler, yeni boyutlarında, sürekli olarak cennetten söz eden veya spiritüel gelişimlerine ‘öğrenme holü’nde devam etmekte olduklarını anlatan  ölmüş kişilere bağlanıyorlar. Bunun onların realitesinde doğru olmadığını söylemiyorum, sadece başka bir Matriks programı olduğunu söylüyorum. Bu, deneyim yoluyla gelişme söyleminin başka bir versiyonu o kadar.

Hepimiz ‘Bir’iz, hepimiz aydınlanmış haldeyiz, hepimiz ‘sonsuz bilinç’iz, hiçbir okula gerek yok...

Yeni Çağ düşüncesi;  dünyanın spiritüel bir üniversite olduğuna, insanların zor dersler aldıklarına ve ‘karma’ları üzerinde çalıştıklarına inanıyor. Brezilya’daki deneyimimde ‘o ses’in bana söylediği gibi, bu da bir illüzyon. “’Sonsuz olan’ın, herşeyi bilirken, öğrenmek için okula gitmeye ihtiyacının olduğunu mu sanıyorsun?” diye sormuş,  karma için de, ‘Sonsuz olan’ kendi deneyimlemiş olduğunu neden deneyimlettirsin ki?  demişti. ‘Karma’ düşüncesi de, ‘zaman’ içersinde bir inancın gelişimini teyit eden bir Matriks hayali.  Yani suçluluk ve isteksizlik halini teşvik ediyor. Oysa ‘Sonsuz Sevgi’ kendisini yargılamaz, bunların hepsi ‘Bütün’ ile bağlanmayı engelleme illüzyonlarıdır...

Bütün bunları anlamaya çalışırken, zihnimde Matriks’in bir resmi oluşmuştu. Çocukken oynadığımız bir ‘Yılanlar ve Merdivenler’ oyunu vardı. Zarla attığınız sayı merdivene rast gelirse ilerlersiniz, yılana gelirse gerilersiniz.  Tıpkı o oyundaki gibi bilinç, Tanrı’ya doğru titreşimsel seviyeleri tırmanıyor, sonra birden yılana gelip, kayarak aşağıya iniyor, sonra yeni baştan başlıyordu. Matriks, ağa zaten yakalanmış olan ‘bilinç’i bırakmadığı gibi, hep daha da fazlasını yakalamak istiyor.

Yeni Çağ’a baktığınız zaman, sürekli olarak inkar ettiğini iddia ettiği dinlerle bir paralellik görüyorsunuz. Kendi gücünüzü ifade etmeniz ve başkasına vermemeniz gerektiğine dair çok güzel söylemleri var, ama içinde bir sürü çelişki ve müthiş bir hiyerarşi de mevcut. Bu dünyada ve diğerlerinde sonsuz sayıda spiritüel masterlar var. Dünyadaki dinlerde insanlar, zihinlerini tanrılara ve rahiplere teslim ediyorlar, aynı şekilde Yeni Çağ’cılar da ‘master’lara, ‘guru’lara ve başka boyut iletişimcilerine boyun eğiyorlar. 

Bir de ‘Büyük Beyaz Kardeşlik’ ve Ashtar komutanlığının komutasındaki UFO filoları var. Bunlarla kafalarımız iyice karışıyor.  Büyük Beyaz Kardeşlik, Beyaz Loca/Kardeşlik/Işık Kardeşliği olarak da biliniyor ve çerçevede, dünyadan ölümsüzlüğe yükselmiş olan ‘master’lardan oluşan spiritüel bir organizasyon olduğu iddia ediliyor. Bunlar, dünyadaki kız ve erkek kardeşlerini bırakıp kozmik yüksekliklere gidebilirken, kalıp yardım edeceklerini söylemişler. Karma ve yeniden doğma çemberlerini  aşıp, ruhun ebedi yeri olan yüksek realiteye ulaşmış oldukları söyleniyor.

Öğrendiğim kadarıyla bu kardeşlik;  özel toplantılar, seminerler, yazılar, kitaplar ve kişisel müritlik ve eğitim ile veriliyormuş. Ayrıca Aziz Germain’in Büyük Altın Çağının doğuşunu sağlayan kozmik yasanın özel izni ile bütün öğretileri açıklayacaklarmış. Aziz Germain, bu Kardeşliğin üyelerinden birisi...İşte buyrun...Böyle bir kozmik yasamız var, çünkü bu da Matriks’in bir oyunu. Ve neden bu Aziz Germain denilen kişinin bu altın çağ telif hakkı veya markası var? Oysa bu herkes için değil miydi?  Hani Yeni Çağ, gücümüzü başkalarına vermemizi istemiyordu?  Ama tabii Hristiyan İsa  ile onun Yeni Çağ versiyonu olan Sananda’nın tasvirine yakalanmışsak, o zaman iş değişiyor...

İsa’nın klasik tasviri batılı ressamların eseridir, ama hem Hristiyanlık, hem de Yeni Çağ onu aynen Matriks’teki gibi tasvir ediyor. Yine hiyerarşi ve aynı heykelleştirilen kahramanlar. Önce şunu bilmekte yarar var; eğer ortada bir hiyerarşi varsa o mutlaka Matriks’tir, çünkü bu tür yapılar ‘Tek’ olanda var olamaz. Var olan sadece ‘Tek’ veya ‘Bütün’ ise, onda nasıl hiyerarşi olabilir?  Bu, ‘Büyük Beyaz Kardeşlik’in, Tanrı’nın en yüksek amaçları için İsa, Gautamam Buddha ve diğer dünya ‘öğretmen’leri için oluşturmuş olduğu bir organizasyondur.

İsa teması her yerde karşımıza çıkıyor. Yeni Çağ’cılar onu Sananda olarak biliyorlar, yani Büyük Beyaz Kardeşlik’in yükselmiş ‘master’ı. Sananda’nın, tıpkı Hristiyan İsa’nın klasik imajıyla tasvir edilmesi ne kadar ilginç değil mi? Üstelik bu klasik portre de, sadece batılı ressamların eseri. İncil’de İsa’nın nasıl göründüğüne dair en küçük bir ifade bile yok, çünkü bunu, onu yazanlar da bilmiyorlardı! Ama nasıl oluyorsa hem Hristiyan, hem de Yeni Çağ’cıların İsa’sı aynı yüze sahip...’Büyük Beyaz Kardeşlik’ de bir de, “ ‘Kutsal Ev Sahipliği’ üyelerinden başka, spiritüel hiyerarşi, doğrudan doğruya dünyamızın gelişimiyle bağlantılı olup,  bizim esenliğimiz ile ilgilenen başka gezegenlerin ‘Hayırsever üyeleri’nden başka ‘henüz yükselmemiş ‘chela/müritler’ in olduğu da belirtiliyor. Ne? Bu henüz yükselmemiş chela/müritler de nereden çıktı?

Bu, ‘yükselmemiş chela/mürit’ de ne demek? Durun bekleyin, uzun sürmez şimdi onu da bulurum. Google’a teşekkürler. Anladığım kadarıyla bu ‘chela/mürit’ler, Mahatma’nın müritleri.  Bunu hiç bilemezdim doğrusu...Bunların, ‘chelaship/ müritlik’ denilen yapıda yer aldıkları besbelli ve bunun için de Sankritçedeki ‘chela’ kelimesi kullanılıyor ki, bugün kullandığımız anlamdaki ‘mürit’ veya ‘havari’ kelimesinden daha çarpıcı olsun...Bir ‘chela/mürit/havari olmak için, seçilmiş öğretmenlerden birine olan sadakat derecesi çok önemli. Bu durumda bu dünya ‘chela/havariler’ tarafından yönetiliyor ve prensipleri de;  insanlara  inanmalarının söylendiği herşey, yani dinler, politika, ekonomi, tıp, hukuk, askerlik ve hepsi...

Okuduklarımdan anladığım kadarıyla Asthar Komutanlığı da, ‘Büyük Beyaz Kardeşlik’in hava indirme birlikleri oluyor. Karma çemberinini aşmış, yeniden doğup, ‘Yüksek Realite’ye yükselmiş master’ların ne diye hava kuvvetlerine ihtiyacı olsun ki?  İşte bütün bu UFO/dünyadışı inanç sistemi, Matriks programının başka bir bölümü, tıpkı ‘insan’ versiyonu gibi... ‘Zaman Döngüsü’ içersinde ve bağlantılı alemlerde veya boyutlarda, dünyadışı dediğimiz başka varlıkların olmadığını söylemiyorum, sadece onlar da aynı illüzyona kapılmış olup, holografik filmde başka bir alt plan, o kadar.

Ekran koruyucu yazılımı için ‘UFO istilası’ adlı;  klasik bilgisayar oyunları, UFO’lar, uzaylılar, askeri araçlar ve birçok karakterin olduğu multi fonksiyonel bir ekran koruyucu reklamı görmüştüm. Bütün bu uzaylılar/UFO v.s., onun holografik versiyonu idi. ‘Goblenler’, minik periler, periler ve ülkelerin ulusal masallarından fırlamış minik insanlar, yani bugün bizim ‘dünyadışı’ dediğimiz varlıklar. Eğer Matriks, aynı bu reklam gibi, deneyimlenmekte olan DVD’nin bölümlerini içeren bir yazılımı sağlarsa, ileride bu da gerçekleşebilir. Diyelim ki filmin 1306. kısmında dünya dışı varlıklar, o çağa uygun bir forma sokulabiliyorsa, bilgisayarla 21.yüzyıla uygun bilimkurgu varlıkları olarak gösterilebilirler.  Veya bu, Ashtar Komutanlığı gibi, takipçilerinin inandığı gibi bir peri masalı olabilir.   

Internet arama makinasına ‘Ashtar Komutanlığı’ yazınca 17.000 den fazla sayfa açılıyor. Buna ‘O’nun resimleri de dahil. İnanca göre, günü kurtarmak için dünyadışından kahraman süvariler geliyor. Bu İsa’nın,  Hristiyan versiyonunda mesih/kurtarıcı, Yahudi versiyonunda da,  kurtarıcı/mesih olduğu aynı program... Hatta Ashtar takipçilerin bana anlattıkları üzere, seçilmiş olanların  dünyadan  alınıp 5.boyut varlıkları haline dönüştürülecekleri bile aynı tema. Bir web sitesi, “Ashtar Komutanlığı’ndaki 7.filo’nun komutanı Starene’den gelen mesajı aktarıyor. ‘Gökkuşağı Işığı’ adlı gemisi, bizim dünyamızdaki uyumu dengelemek üzere  bizim güneş sistemimize yardıma çağırılmış.  Bunu, Venüs sisteminden pulsar dalgalara sevgi göndererek ve komutanlıktaki diğer gemiler ile birlikte, dünyanın olumsuz etkilenmiş ve uyumsuzluğa neden olan bölgelerine doğrudan ‘Uyum ışınları’ yollayarak  gerçekleştiriyormuş. Bu mesajın aralarına, Yeni Çağ ile ilgili olan konuların  çoğunda rastlayabileceğiniz cinsten saf  bir aşırı heyecanla, ünlem işaretleri serpiştirilmiş. Komutan Starene geometri ile çalışıyormuş ve bütün gemiler, çözüm bulmak için ülkeler ve lideriyle stratejiler planlıyorlarmış.  Umarım bu çözüm, bütün bunlara safça inananlar için de bir çözüm içeriyordur.

Gemiler bekleme konumunda  diye devam ediyormuş mesaj, “Ve yükselerek bu  gezegeni  terkeden varlıklar açısından oluşabilecek bir tersliğe karşı hazır durumdalar”. Komutan Starene, herşeyin gözlendiğini belirtmiş; “Komutanlığın bütün üyeleri, spiritüel veya ışık bedenleri içersinde yoğun bir şekilde işlerini yapmakla meşguller” diyormuş. “Sevgili sevilenler, ben Starene, size en altın gül sevgi titreşimlerini gönderiyorum, hepinize! Bizi dinlediğiniz ve bizimle bağlantı kurduğunuz için çok mutluyuz. Hep barış içinde olun...Sevgi içinde olun, sizi, hepinizi seviyoruz. Adonai! Kadoish, Kadoish, Kadoish, Adonai, Tsebayoth! Sevgi ve ışık! SheLaeLa!  Starene, Ashtar Komutsı, 7.Filo.”

Tanrı programının farklı bir versiyonu içersinde gizlenmiş yine bir kurtarıcı/mesih teması... Hepsinde olduğu gibi, ne zaman kurtarıcının geleceği kehanetinde bulunulsa, şimdi de bu Ashtar Komutanlığı temasında olduğu gibi, her zaman gecikme için bir mazeret bulunuyor. En önemli İllüminati tanrıçası Babil kraliçesi, A.B.D.’ndeki Özgürlük Heykeli’nde tasvir edilmiş olan Semiramis de aynı zamanda Isthar veya Ashtar olarak biliniyor. Bunu her zaman çok ilginç bulurum. Sanıyorum burada büyük bir rastlantı ile karşı karşıyayız. Yani yine bir yerlerden İsa’nın çıkacağını tahmin ettik.

Ashtar Komutanlığı, bir eterik; dünya dışı, melek, ışık varlıklar grubudur, milyonlarca yıldız gemisi, batı yarım küresinde uzay filosu faaliyetlerini  koordine eder. Hepsi,  İsa/Mesih olarak enkarne olmuş olan yükselmiş master Sananda’nın spiritüel rehberliği altındadır.  Bilir misiniz bilmem, aynı kişi Tammuz, Mithra ve Dionisos olarak da tanınır. Daha sayısız isimleri de vardır.  Ashtar websitesi Meryem Ana’dan Noel tebrikleri verdi, yani bu da Tanrı programında,  bir Yeni Çağ-Hristiyan köprüsü oluyor. Galaktik filonun komutanı ve Gezegenlerin Konfederasyonunun Evrensel Konsül’ü olan Ashtar’ın kendisi de, anladığım kadarıyla, dünyanın yükseliş işlemi ile ilgili. Bayağı rahatladım diyebilirim. Buyrun okuyun;

Komutanlığa bağlı, Kartallar denilen  144.000 ışık işçisi var ve bunlar yükseliş işlemi için gerekli olan minimum ruh sayısını oluşturuyorlar. Bu kartallar belirli bir gezegen ile tanımlanmayan bir grup ruh. ‘Herşey ile bir olduklarını ve İsa/Mesih/Kurtarıcı olduklarını biliyorlar. Yeni Çağ Hristiyanlığında Yeni Çağcılar İsa’yı, yani gerçek bir insanı ve ‘İsa bilinci’ni farklı görüyor, ama her zaman kutsal, çoğunlukla da kozmik bir varlık olarak tanıyorlar. Yükselme işleminde, kozmik ebeler gibi hizmet ediyor, yani insanların yoğun fiziksel halden, fiziksel-eterik ışık bedenlerine geçişlerine, başka bir deyişle, doğumlarına yardımcı oluyorlar.  Işık çalışmaları, İsa’nın Sevgi ve Işık mesajı günlük hayatımızı kapsıyor, en sonunda da Yüksek Benlik’imiz ile bağlanıyor.

Birgün bir kadın, 144.000 ışık işçisinden biri olduğunu söyleyince, bunu nereden bildiğini sordum. Glastonbury (Arizona’daki Sedona’nın İngiltere versiyonu)’deki bir atölye çalışmasına katılmış ve ev sahibi durumundaki kişi de ona güzel haberleri olduğunu, onun Atlantis’in taş basamaklarından aşağıya doğru yürüyen bir tanrıça gibi görmüş olduğunu söylemiş.  Birkaç ay sonra tanıştığım bir başka kadın da 144.000 işçiden biri olduğunu söyledi. Onun da mı Glastonbury’deki atölye çalışmasına katıldığını ve master’ının onu, Atlantis’in taş merdivenlerinden inerken   görmüş olduğunu sorunca bana; “ Nereden biliyorsun?” diye sordu.

Yine okuduklarıma göre, İsa (Sananda olarak) ve Lady Nada (kim olduğunu hiç öğrenemedim), her ikisi de fanatikliği iyileştirmek ve derin ibadet odaklanmasını yükseltmek için 6. ışın ile çalışıyorlar. İşte mesele bu... Bütün bu Matriks programları, ibadet şekillerini savunuyorlar. Matriks bizim yukarı bakıp birşey veya birisini görmemizi istiyor, çünkü böylece aşağıda olan ‘ben’ ile yukarıda olan ‘o’ veya ‘onlar’ kavramı oluşsun. Bu asla , ‘Tek’ veya ‘Bütün’ olmak olamaz, çünkü tamamen bölünmüşlük ve hiyerarşi içeriyor.

Yeni Çağ, ‘Tek’ veya ‘Bütün’ olmaktan söz ediyor, ama polarite, zıtlık dilini kullanıyor. İşte, titreşim dünyasının dışavurduğu da aynı sistem... Bütün dinler gibi, Yeni Çağ da, ‘ışık’ ve ‘karanlık’ın mevcudiyetine inanıyor, oysa bu zıtlıklar birbirini yaratıyorlar.

 ‘Işık’a inanıyorsanız, ‘karanlık’a da inanmanız gerekir veya ikisini ayıramazsınız. Birşeye inanmak, diğerini yaratır. Işık, ya da karanlık diye birşey yok, işte  Matriks’i kaplayan en büyük illüzyon bu! Işık ve karanlık da, iyi-kötü veya erkek -dişi gibi bir program... Oysa herşey ‘Tek’, ‘Bir’ veya ‘Bütün’, yani hiç bölünme yok, halbuki  bu anlatılanların hepsi illüzyon.

Brezilya’daki deneyimimde ‘o ses’ ; “Şeytanlar, sadece ona inanan zihinlerde var olur.” demişti.   Tek gerçek ‘Sonsuz Sevgi’, gerisi hep  illüzyon” ise,  o zaman şeytanlar nasıl illüzyondan başka birşey olabilirler? Daha önce de belirtmiş olduğum gibi, ne ile savaşırsan,  o savaş sen olursun. Ne ile savaşırsak onu yaratır ve güç veririz. Bu,  ışık için bir savaş veya karanlığa karşı bir savaş değil. Savaşmak bir Matriks programıdır... Neden savaştığımız da, kiminle, ne ile savaştığımız da Matriks’in umurunda bile değildir...

Bir kilisede de olsa, taş çember içinde de olsa,  farklı şekillerde hepsi  aynı ‘Tanrı programı’. Matriks olan realite labirentinin derinliklerinde, bizi DNA yoluyla, hiçbir yere ulaştırmayacak bir yola  yönlendirmeye çalışıyorlar. Matriks sizi bir yöne çekemezse diğer yönü deniyor. Bu anlattıklarımdan amacım, dinleri izleyenleri suçlamak değil, hepsine saygım var, ama içindeki tuzakları açıklamaya çalışıyorum, çünkü Hristiyanlığı, Yahudiliği, Müslümanlığı, Yeni Çağı, Sihliği  savunan, izleyen kocaman açık yürekli nice harika insan var. Kendi yaptıklarına inanmaya da,  benim saçmaladığımı söylemeye de yerden göğe kadar hakları var.

Amerika’dayken bunları anlattığım bir radyo programında arayanlardan birisi, İsa’nın var olmadığını söylediğim için bana ‘Satanist’ dedi.  Olabilir, herkesin düşündüğünü ifade etmeye hakkı var, ama yine söylüyorum, İsa da Şeytan da aynı ‘Tanrı programı’nın farklı ifadeleridir. Birçok Hristiyan, Yahudi, Müslüman, Yeni Çağcı, her türlü politikacı, hatta global komployu araştıran çoğu kişi bana tepki gösteriyor.

Normalde bu insanların ortak noktası hiç yok gibi görünüyor, oysa aslında hepsinin birbirleriyle derin bağlantıları var, çünkü hepsi bir dogmayı savunuyor ve bu dogmalar da hepsine derinlemesine empoze edilmiş. Bense,  farklı görünen bu grupları, işte bu nedenle aynı veya bir tutuyor gibi görünüyorum, çünkü dinler, Matriks tarafından yapılmış olan aynı programın farklı versiyonları ... Dolayısıyla bu rüya gibi realiteyi ifşa ederken ben de, kaçınılmaz olarak bazı kişileri hayal kırıklığına uğratıyor veya öfkelendiriyorum.  Böyle olması gerekiyorsa mesele yok, tabii ki  dinlerine inanmaya hakları var, ama çoğu kişi, özgürlüğü kendi inançlarını kabul ettirmek için istiyor, yani başkalarına empoze etmeye çalışıyor ve özgürce başka görüş bildirenleri de susturmaya çalışıyorlar. İşte o zaman da bu, Matriks’in bir oyunu  oluyor, dolayısıyla da bütün bu empozelerin en güçlüsü olması gereken hak ve adalet yerini bulamıyor...





(2005’te çıkan “Infinite Love Is The Only Truth, Everything Else Is Illusion/ “Tek gerçek ‘Sonsuz Sevgi’, Gerisi Hep İllüzyon” adlı kitabından...)


























1 Mart 2013 Cuma

Video: David Icke nasıl korunuyor?

David Icke, "Kendinizi gerek manevi, gerekse fizikî anlamda koruyor musunuz?"
sorusunu cevaplıyor.



Turkish Subtitled version of the video: 

David Icke Interview for 25th September Prague presentation part 4. 
Much love and greetings to user "Saharin111"

Paylaşım