16 Aralık 2016 Cuma

Gerçeğin Titreşimleri - 62 - Holografik Evren

Okuyacağınız yazı, aşağıdaki videonun çıkarılmış metnidir.


Holografik Evren...

İşte gerçek boyutlarında onu burada açıklayabiliriz. Beden, biyolojik bir bilgisayar olup, kendi adına düşünme beceresine sahiptir. Amaç da bizim kendimizi beden bilgisayarımız olduğumuza inanmamızı sağlamaktır. Oysa ben buna “genetik uzay giysisi” diyorum. Bilirsiniz, aya ya da başka bir gezegene gidecek olursanız bir dış kabuğa ihtiyacınız olur. O realiteyi veya o bilinci deneyimleyecekseniz bir dış giysi gerekir. Zaten ırkçılığın ‘delilik’ olduğu buradan anlaşılıyor.

(0:35) Hepimiz, farklı deneyimler yaşayan ‘öz’ veya ‘bilinç’iz. Diyelim ki aya gitmiş iki astronot tartışıyor. Birisi, diğerinin uzay giysisini beğenmemiş, çünkü farklı bir şirket tarafından yapılmış ve rengi yeşil veya kırmızı değil de beyaz olsun. Böyle bir durumda tartıştıkları için astronotların kafalarını birbirine vurup, “Yahu siz manyak mısınız? Altı üstü lanet olası bir uzay giysisi! Bunun için tartışılır mı?” derdiniz değil mi? İşte ırkçılık da aynı şey! 

(1:06) Irkçılık, asıl olduğumuz bilinç yerine, kendimizi, kullanmakta olduğumuz vasıta, yani bedenimiz ile tanımladığımız en klasik, en yaygın yoldur. Oysa hepimiz ‘TEK’ ‘öz’ ya da ‘bilinç’iz. Hazin olan şu ki, Yahudi de olsak, zenci de, orta sınıf da olsak, Amerikalı veya beyaz da, eğer yeterince farklı deneyimler yaşayıp tekamül edersek hepimiz aynı ‘Sonsuz Bilinç’iz. Kendimizi böyle göremezsek, aynen şimdi olduğu gibi bölünüp idare ediliriz. Irkçılık son derece aptalca birşey!

(1:41) Peki insanlar nedir? İnsanlar birer yazılım programıdır. Beden bilgisayarında çalışan farklı yazılım programları. Kendimizi yetersiz hissettiğimiz için, ‘Ben sadece bir insanım’ gibi sözler söyleriz. Hayır, sen insan değilsin, o sadece yaşamakta olduğun bir deneyim, insan bedeni ve insan olarak dışavuran bir araç! Biz yazılım programı...

(2:06) Bakın, San Fransicco gazetesinden bir makalede ne diyor; “DNA, bakteriden insanlara, evrensel bir yazılım şifresidir, yaşam için gereken en temel gereklilikler aynı dilde yazılmıştır”. Hepsi son derece gelişmiş bir bilgisayar oyunudur! Bu da onun bir parçası! Bedenin dışavurduğu farklılıklar açısından kıyaslanırsa, bir insan ile bir farenin DNA’sı arasındaki fark çok azdır. DNA 4 şifreden oluşur, ACGT. Bir kurt, bir karınca, bir virüs ya da insan, fiziksel form olarak nasıl dışavuracağını bu farklı şifreler ve bunların birbirleriyle olan bağlantısı tayin eder.

(2:57) “Matriks” filmini hatırlarsanız, bilgisayar ekranlarındaki şifreler, realiteye çok benzer. Belki tam değil, ama birçok yönden realitenin, illüzyonsu bir fiziksel hal olarak nasıl deşifre edildiğini gösterir. Yani o şifreleri, DNA şifrelerine benzetebiliriz, çünkü o seviyede bu realite dijitaldir. Neyse, bu ayrıntıya daha sonra gireceğiz.

(3:26) Şimdi ne yapıyorlar, tabii ki, bilgisayar beyin arayüzü dedikleri şeyde bilgisayarları beyine bağlıyorlar, beyin de bilgisayarı ellere gerek kalmadan çalıştırıyor. Bunu yapabilmesinin sebebi çok basit, sadece bilgisayar sistemine bağlanıyorlar. Tabii ki, biri, diğerinden inanılmaz derecede daha çok gelişmiş, ama yine de aynı. İnsan bedeni çok daha gelişmiş bir bilgisayar sisteminde çalışıyor.

(4:00) Bilgisayarınıza virüs girerse bir problem oluşur, alet yavaşlar vs. Bilgisayar kapandığı zaman ‘uyku’ modundadır. Dün gece ben de uyuyamadım, bir haftadır buradayım, ama hala İngiltere saatinden çıkamadım, üstelik şimdi da tam uykuda olduğum zaman, neyse endişelenmeyin, elimden geleni yapacağım.

(5:03) Norton antivirüs veya bütün bu virüsler, ne yapıyorlar? Bilgisayarı dışarıdan gelecek tehditlere karşı koruyorlar.İşte insanların bağışıklık sistemi de bunu olağanüstü gelişmiş bir şekilde yapıyor; beden bilgisayar sistemini saldırılardan koruyor. Tıpkı bilgisayar antivirüs sisteminde olduğu gibi, ortaya, programında olmayan bir virüs çıktığı zaman bilgisayar da işgale uğramış gibi olur ya. Hani Avrupalılar, Kuzey Amerika’ya ilk gittikleri zaman, Kızılderililerin daha önce hiç karşılaşmamış oldukları “suçiçeği virüsü”nü onlara bulaştırmışlar ya...Bu, Kızılderililerin bağışıklık sisteminin hiç tanımadığı bir virüs olduğu için, hepsi sinekler gibi ölmüşler.

(5:49) Solda Paris’teki Nekar Hastanesi’nde çekilmiş olan bir resim var. Bedenin akupunktur noktalarına izleyici boya enjekte edip, meridyen sisteminin fotoğraflarını çekmişler. Birisi bunu bana gösterdiği zaman aklıma ilk gelen şey, bilgisayarın “ana kart” görüntüsü oldu. İşte insan meridyen sistemi de aynı. Enerji. O enerji de bilgi! Bu realitedeki herşey, çeşitli şekillerde olan bilgi. Titreşimsel, dijital, elektriksel bilgi hep şifreleniyor. Hepsi bu şekilde bir araya gelip dışa vuruyor. Çinliler bu enerjiye ‘ki’ diyorlar, bunun akışı değiştiği zaman insanlarda hastalık olarak dışavuruyor. Neden? Çünkü bu ‘ki’ bir bilgi. Bu ‘bilgi’yeterince hızlı dolaşmazsa, beden bilgisayarı iyi çalışmaz. Masaüstü bilgisayarınıza virüs girerse ne olur? “Hey, bilgisayarım yavaşladı!” deriz, çünkü ‘bilgi’ her yere yeterince hızlı ulaşmıyordur. Akupunkturun yaptığı da bu. İğneler bu enerjinin akışını manipüle ediyor ve fiziksel sağlığa kavuşturuyor.

(7:37) Bilgisayarımızda ise bilgiyi işlemleyen, bilgi trafiğini yöneten “ana işlemci”dir. Bu, bilgisayarın beynidir, çünkü sürekli olarak bilgi trafiğini süzer, değerlendirir, bedenin farklı yerlerinden gelen bilgiyi alır ve bu aldığı bilgiye göre tepki verir. Bu vasıtayla sağlıklı oluruz, bu yolla düzgün düşünür ve dengeli duygulara sahip oluruz. Birisi çıkıp bu işleme müdahale ederse, kolaylıkla insanları zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak manipüle edebilir.

(8:32) Dolayısıyla sonunda hepsi realiteyi, sadece zihnimizde yer alan bu fiziksel dünyaya nasıl deşifre ettiğimize bağlı! Dediğim gibi, genel olarak genetik yapı olan DNA, temel bilgiyi tutan bir “sabit sürücü” durumunda. Deneyim yaşadıkça DNA’ya daha çok bilgi kaydediliyor. Bu sadece fiziksel seviye değil, bir enerji seviyesi de var ve beden bilgisayarının varlığını bu ikisi oluşturuyor.

(8:56) İnsan familyasındaki ırk ve kültür dediğimiz ‘insan’ familyasının bütün bu farklı ifadelerin hepsi sadece deneyimlememiz gereken yazılım programları! Bu konuya biraz vakıf olunca, yazılım programlarını çok daha iyi anlayabiliyorsunuz.

(9:22) Bu kişi William Sheridan. New York’taki bir hastanede kalp nakli beklerken zaman geçirmek için resim kurslarına katılıyor.O zamanlar, onun da resme olan kabiliyeti benim gibi berbatmış! Üstte görüldüğü gibi yapabildiği en güzel resim böyleymiş. Sonra kalp nakli yapılmış ve nekahat döneminde yeniden resim kurslarına başlamış. Ancak naılsa birdenbire çok güzel resimler yapmaya başlamış. Kalp bağışını yapan kişinin annesi ile karşılaştığında, resim konusundaki olağanüstü gelişmesine, başta kurs hocası olmak üzere hiç kimsenin bir anlam verememiş olduğunu söyleyip, bağışı yapan çocuğun annesine, oğlunun sanata ilgisinin olup olmadığını sormuş. Annesi ise, oğlunun 18 aylıktan itibaren sıradan oyuncaklarla değil, daha çok resim malzemeleriyle ilgilendiğini ve hep deliler gibi resim yaptığını anlatmış.

(10:22) Amerika’da bu konuyu çok araştırmış olan bir doktor var. Organ nakli yapılmış olan çok sayıda insanda, özellikle kalp ve akciğer gibi organların nakli yapılmış olanlarda, organı bağışlanan kişilerin karakter özelliklerinin görüldüğü anlaşılıyor. Bunun nedeni, bir çeşit yükleme yapılması. Gerçi fiziksel olarak deşifre ediyoruz ama, enerjisel bilgiyi alıp başka bir beden bilgisayarına yüklüyorsunuz. O bilgi, o bilgisayara geçmiş oluyor, dolayısıyla da realiteyi algılayış şekli o oluyor.

(11:20) Afrika’da Zulu kabilesinin Şaman’ı olan büyük dostum Credo Mutwa 90 yaşlarında. Bu konuda onunla de görüşmüştüm. Afrika’da yamyamlık yapıldığı devirde yenecek olan kişilerin belirli bir derecede kaynatılmalarının gerektiğinin çok önemli bir altın kural olduğun anlatmıştı. Bu eski Afrikalı kuralına göre, yiyen kişi, yenilen kişinin özelliklerini alırmış! Tabii, çünkü hepsi ‘bilgi’ ve sanırım beden bilgisayarı olmak da olağanüstü bir deneyim! Tamam bir kadın veya bir adam olabiliriz, ama hayır değiliz, bu sadece yaşadığımız bir deneyim! Arada çok büyük bir fark var, tabii ki kadın ya da adam olmakta yanlış olan birşey yok, hepsi sadece hepsinin birer deneyim olduğunu anlamak lazım. Bunu kabullenirsek, o zaman o tuzağa düşmez ve gerçekte kim veya ne olduğumuzu anlarız.

(12:21) Bundan 3-4 yıl önce İngiltere’de bütün gazetelerde yer almış olan Freaky adında bir tavukla ilgili bir hikaye vardı. Freaky, önce yumurtlayan bir tavukken birdenbire testosteron üretmeye başlamış, ibiği büyümüş ve şafakta horoz gibi ötmeye ve tavukları kovalama başlamış. Şimdi burada olan; beden bilgisayarında bir kimyasal değişimin gerçekleşmiş olması. Freaky dişilikten erkekliğe geçmiş. Madem sadece bir erkek veya kadınız, o zaman sadece kimyasal bir değişimle ya da ameliyatla nasıl birinden diğerine geçebiliyoruz? Çünkü biz bu değiliz, bu sadece bir deneyim...

(13:18) BBC’nin web sitesinde görmüştüm. Bilim adamları, sineklerin beyinlerini kontrol altına alıp, dişi sineklerin erkek sinek gibi davranmalarını sağlıyorlarmış. Araştırmacılar, böceklerin genetiği ile oynuyorlar. Cinsel davranışları kontrol eden beyin hücreleri, bir şekilde değiştirilebiliyor. Ekip; dişi meyve sineklerinin, sadece erkek sineklerde görülen kur yapma sesini dişi sineklerin çıkarmasını sağlamış. Kaynak BBC Haberleri. İşte yine, beden bilgisayarı manipüle ediliyor.

(13:46) Bazen kitap yazarken sabahları çok erken kalkarım. İngiltere’de güneş doğar doğmaz kuşlar öter. Sanki elinde değneği ile bir orkestra şefi mi var da “ötmeye başlayın!” diye emir veriyor? Freaky de şafakta horoz gibi ötmeye başlamış. Bunu ona kim söylüyor? Hiçkimse! Sadece beden bilgisayar programı çalışıyor.

(14:15) Başka bir konumuz da duygular. Biz duygularımızız. Birçok kişi ‘Ölüme Yakın Deneyim’ yaşamış. Bu konuda çok şey okudum, bu deneyimi yaşamış çok sayıda kişiyle görüştüm. Bedenimizi terkettiğimiz zaman, bedenimizin içindeyken hissettiğimiz gibi duygular hissedilmediğini söylüyorlar. Tabii ki, çünkü duygu kimyasal bir ifade ve bedene kimyasal verildiği zaman onu etkiliyor.

(14:48) Yine yıllar önce İngiltere’de gazetelere akseden bir kadının hikayesi vardı. Kadın 40 yıl boyunca depresif bir halde yaşamış. Sürekli o klinik benim, o hastane senin dolaşmış. Birgün birisi; “Bu depresif halinin başladığı zaman önemli bir olay olmuş muydu, hatırlıyor musun?” diye sormuş. Kadın, sadece ağzındaki 19 tane dişe, cıva dolgu yapılmış olduğunu hatırlamış. Bu cıva dolguların çıkarılması ve cıva detoksunu takiben kadının depresif hali geçmiş. Kadın, “Kendimi yeniden buldum!” diyormuş. Düşünün, 40 yıl boyunca kadına sorsalar, “manik depresif”im dermiş. Hayır, hayır, kimyasallar verildiği için bütün beden bilgisayar sistemi bozulmuş. Davranışlarımız açısından nasıl görünüyorsak kendimizi o sanıyoruz. Oysa biz o değiliz.

(16:08) İyi huylar, kötü huylar veya iyi davranışlar, kötü davranışlar. Bunlar bizden kaynaklanmıyor, hepsi birer bilgisayar programı! Bizim realiteyi deşifre ediş şeklimiz çoğunlukla beden bilgisayarımızın ‘hal’lerine dayalı. Kendimizi hep onunla tanımlıyoruz.

(16:27) Şimdi bu bilgisayar işini beyine getirelim. Beyinin iki yarım küresi vardır. Sağ ve sol beyin. “Korpus kolosum” ikisini birleştiren köprü durumundadır. Realite açısından ise, bu iki yarım kürenin farklı rolleri vardır.

(16:49) Dünyadaki çoğu insan sol beyini ile yaşar. Eğitim sistemi, derinlemesine burada tasarlanır. Çok büyük bir soğukkanlılıkla tasarlanmış olduğu üzere, sol beyin herşeyi birbirinden ayrı olarak algılar, dil ve yapı ile ilgilidir. Yaşadığımız topluma bir bakarsanız, bir ‘sol beyin’ toplumu olduğumuzu görürsünüz, çünkü toplum da sol beyinin hakim olduğu insanlar tarafından yapılandırılmıştır.

(17:22) Eğitim sistemine, yani endoktrinasyon sistemine girdiğiniz zaman ne olur? Ağırlıklı olarak sol beyine dayalı bilgiler konusunda, kelimeler ve sayılar konusunda gelişme sağlarsınız, bilgiyi orada tutar, sonra hepsini bir sınav kağıdına aktarırsınız. Bunu ne kadar iyi yaparsanız, bu sistemin bünyesinde o kadar gelişme ve ilerleme veya başarı kaydedersiniz. Gerçekten ‘iyi’ iseniz, ‘iyi’ üniversitelere gidersiniz, ‘iyi’ dereceler alırsınız, bilim, hukuk, politika, tıp v.s.’de uzmanlaşırsınız. Başarılı uzmanlık sınavları verirsiniz. Daha sonra en başarılı olanlar toplumun üst seviyelerinde, tıp enstitülerinde, bilim akademilerinde v.s. yer alır. Tabii ki oraya ulaşmak için içinden geçmiş oldukları sistemin bir sonucu olarak da sol beyin hapishanesine mahkum olurlar.

(18:31) Sağ beyin ise, “Yüksek Benlik” ile bağlantıdadır. Yaratıcılık, ilham orada oluşur, sanat sağ beyinde yaşar. Sanatçılar, yaratıcı kişiler daha ziyade sağ beyinlidirler, çünkü bu, onları sonsuz yaratıcılık ve yüksek potansiyelin alemine bağlar.

(19:09) Sembolik olarak beyinin iki yarım küresini bağlayan korpus kolosum köprüsü, bilinç ile zihin veya akılı birbirine bağlar, ama sistem sağ beyinli insanları istemez.

(19:19) İki yarım kürenin arasındaki farkları size bir örnek ile anlatayım: Bu, Jill Bolte Taylor adında bir nöro-anatomist, bir beyin bilimci. 1996 yılında inanılmaz bir deneyim yaşamış. Sol beyninde kanama olmuş, ama uzun süre kendinden geçmeden bilinçli kalabilmiş. Beyin bilimci olunca birçok kişinin yapamayacağı şekilde geçirdiği deneyimi gözlemleyebilmiş. Hikayesi şöyle:

(20:02) “Kendimi çok iyi hissetmesem de o sabah yürüyüş bandına çıktım, ama bir süre sonra ellerime bakınca, sanki aletin kollarını tutan eler benim değil de bir hayvanın pençeleriymiş gibi geldi. Bu çok garipti. Vücuduma baktım, “amma da garip birşeymişim” diye düşündüm. Sanki bilincim normal realite algımdan dışarıya çıkmış, aletin üzerinde deneyim yaşayan birisine bakıyor gibiydim. (Bilinciniz kayınca, aklı ayrı görebiliyorsunuz.) Koluma bakınca, artık bedenimin sınırlarını tanımlayamadığımı farkettim. (Çünkü sol beyin kapanıp realiteyi herzamanki gibi deşifre edemiyor. Deşifre etme işlemi etkilemediği için realitenin farklı seviyeleri algılanabiliyor.) Nerede başladığımı, nerede bittiğimi anlayamıyordum, çünkü kolumdaki atom ve moleküller, duvarın atom ve molekülleri ile karışmıştı. Tespit edebildiğim tek şey enerjiydi. Kendime soruyordum; Bana neler oluyor? O anda, herzaman vıdı vıdı gevezelik eden sol beynim susmuştu. Sanki birisi uzaktan kumandayı eline alıp “sessiz” düğmesine basmış gibi mutlak bir sessizlik vardı. (Sol beyin deşifre yapamadığı için vıdı vıdı gevezelik durur.) Önce kendimi sessiz bir akıl içinde bulunca şoka uğramıştım, ama birdenbire çevrelendiğim muhteşem enerji ile de mest olmuştum. Artık bedenimin sınırlarını hiç tanımlayamıyordum. Kendimi muazzam ve alabildiğine genişlemiş gibi hissediyordum. ‘Tek’ olanla bütünleşmiştim. O enerji muhteşemdi. Sonra birden sol yarım küre yine devreye girdi ve; ‘Hey, bir problem var, yardım çağırmak lazım’ dedi. ‘Tamam, tamam, problem var’, ama birdenbire yine bilince gittim ve o muhteşem güzellikteki alemdeydim.

(22:18) Düşünün, sizi dış dünyaya bağlayan o geveze sol beyinden tamamen kopsanız nasıl olurdu. İşte sanki uzaydaydım, kendimle, işimle ilgili stres yok olmuştu! Kendimi bedenimde çok daha hafif hissediyordum. Dış dünya ile ilgili bütün o stres kaybolmuştu. Huzur duyuyordum. (Bütün bu stres üzüntü yaratıyor, mutlu olmamızı engelliyor, tabii ki bu beden bilgisayarı, “öz/bilinç” değil)... Bir de düşünün, 37 yıllık bir duygusallık yükü kaybolmuş. Beden bilgisayarı meselesi. Sonra yine sol beynim devreye girdi ve ‘Hey, dikkatli ol, yardım çağır’dedi. ‘Yardım çağırmalıyım, odaklanmalıyım!’. Telefon numarasını bilemiyorum, birden odada kartvizit olduğunu hatırladım, numara onda yazılıydı. Gidip kartvizit kutusunu buldum, en üstteki karda baktım. Aklım kartvizitin nasıl olduğunu biliyordum, ama bunun kendi kardım olup olmadığını anlayamıyordum, çünkü gördüğüm tek şey piksellerdi. Deşifre edemiyordum. (Sol beyin normal olarak algıladıklarımızı bu realiteye deşifre edemiyor, dolayısıyla kadın deşifre işlemi başlamadan önceki seviyeleri, pikselleri görüyor, çünkü bir seviyede herzaman söylediğim gibi realite dijital! Kelimelerin pikselleri, sembollerin, harflerin pikselleriyle karışmış durumda). O anda bir gerçeklik dalgası içine girdim ve kardın o olmadığını algıladım. 45 dakika kadar geçmiş gibiydi, kartların arasında aradığımı bulamıyordum. Sol tarafımdaki kanama artıyordu. Numaraları, telefonu anlayamıyordum, ama yapacağım tek şey de oydu. Telefonu alıp koydum, kartviziti aldım, kardın üzerindeki garip işaretlerle telefonun üzerindeki şekilleri uyuşturmaya çalışıyordum. Sonunda numara oluştu, dinledim, bir meslektaşım açtı. ‘Vuf, vuf, vuf!’ Av köpeği gibi bir ses çıkardım. ‘Ben Jill, yardım edin!’ dedim, ama sesim ‘Vuf, vuşşş’ diye çıkıyordu. Aman Tanrım, sesim köpek gibi çıkıyor, dolayısıyla konuşup konuşamadığımı, dili bilip bilmediğimi bilmiyordum. Çünkü şimdi ben konuştuğum zaman benim ağzım ile izleyicilerin arasında bir titreşim/frekans var. Beyin, duyular aracılığı ile bunu bir ses olarak deşifre ediyor. Sol beyin bunu dile/lisana deşifre ediyor. Kadının sesi köpek sesi gibi geliyor, çünkü kafadaki deşifre etme işlemi gerektiği gibi çalışmıyor. Jill Bolte Taylor - çok şükür - tamamen iyileşmiş. Internet’te adını yazarsanız 20 dakikalık videosunda hikayesini çok da güzel anlatıyor. Deneyimlemiş olduğu, realitenin sanal doğası hakkında çok iyi bilgler veriyor.

(26:23) Beyinin iki yarım küresi uyumlu çalıştığı zaman çok iyi. Psikoaktif ilaçlar aldığımız zaman normalde açık olmayan kanallar açılıyor ve normalde deneyimlemediğimiz realite duygularını deneyimliyoruz. Bu seviyede, komployu çözen anahtar bu. Neil Hague’e sol beyinin girişi boyunca askerler çizmesini söyledim, çünkü şimdi topluma bu yapılıyor. Bizleri sol beyin içerisinde tutmak istiyorlar, çünkü bizi farklı bir farkındalığa taşıyacak olan sağ beyine ulaşmamız hiç işlerine gelmiyor.

(27:08) Biliyorsunuz, bugün burada yaptığımız gibi, verdiğim konferanslara farkındalığı henüz açılmamış kişiler de geliyor, ama aslında hepimiz açılıyoruz, çünkü bu bir işlem süreci ve ben de bunu gözlemlediğim için yaptığım bu işi hala sürdürüyorum. Mesela, sanırım geçen yıldı, Oxford Üniversitesi’nde elit Oxford’lı öğrencilere bir konuşma yaptım, ama bu anlattıklarımı anlayabilmeleri için bebek adımlarından başlamak zorunda kaldım. Çok ciddiyim! Ne anlatmaya çalıştığımı bile anlamakta zorlandılar! Neden? Çünkü elit Oxford öğrencisi olmak için geçtikleri işleme takılmış durumdalardı. Bunun bir sonucu olarak bütün bunlar tabii ki, benliğimizin en geniş, en engin hali ve ‘birlik’le hiç bağdaşmıyor.

(28:14) Peki Oxford’lu elit öğrenciler sonra ne yapıyorlar? Bilim, politika, hukuk, tıp alanlarına dağılıyorlar. Bu nedenle de burnumuz beladan çıkmıyor.

(28:30) Albert Camus’un dediği gibi; “Entellektüel kişi, kendi zihnini gözetleyen/gözlemleyen kişidir.”... Oysa ‘bilinç’lenmiş olan kişi, ‘öz’ü/bilinç’i ile aklını gözlemleyen ve ikisi arasındaki farkı görebilen kişidir!

(28:42) Birçok açıdan global bir toplum hapishanesinde yaşamamızın nedeni sol beyin hapsihanesidir. Bundan kurtulmak özgürlüğe götürür, çünkü ancak o zaman bu dünyada olur, ama bu dünyaya bağımlı olmayız. Bu ‘hal’, şimdiki normdan çok farklıdır, bu nedenle bazı insanlar bunun dışında da varlıklarını sürdürebiliyorlar.

(29:13) Fransız matematikçi ve filozof Rene Decartes, bizi tanımlarken : “Düşünüyorum, o halde varım” demiştir. Bense bunu bir adım daha ileriye alıp, zihnin o seviyesinde şöyle derim: “Muhakeme yapabiliyorum, o halde varım”... Ama hala bunun de ötesinde bir seviye var, buna daha sonra değineceğim.

(29:35) Beden bir bilgisayar olduğuna göre, özellikle de savunmasız olduğu için, ‘bilinç’ten koptuğu zaman kolaylıkla programlanabilir. Dünyadaki insanlar; Bush ve Obama’ların ötesindeki komployu da, sistemin nasıl çalıştığını da, bunun, insan toplumunu istismar etmek için nasıl yapılanmış olduğunu da göremiyor. Bu durumda insanlar, kitleler halinde hipnotize ediliyorlar, beyinleri, sadece programlanan realiteyi okuyabilecek şekilde programlanıyor ve dünyayı sadece belirli bir şekilde algılamaları sağlanıyor.

(30:21) Paul McKenna, Avustralya ve İngiltere’de çok tanınmış biri. TV programlarında, fobisi olan insanlara her ne yapıyorsa, programın sonunda o insanlar fobilerinden ya tamamen, ya da kısmen kurtulmuş oluyorlar. Aslına bakarsanız o, sabit sürücüdeki, “fobi” olarak dışavuran zihin programını siliyor. Artık bu işlerin ne kadar aşırı uçlara ulaşılabildiğini varın siz düşünün.

(30:53) ‘Top Gear’ adlı program İngiltere’de çok popüler. Richard Hammond, Paul McKenna’yı programına konuk ettiği zaman sadece onun arabayla dolaştıracağını sanıyordu. Zihni Paul MacKenna tarafından hipnoz ile kontrol altına alınınca, McKenna ne zaman belirli bir kelime söylese veya parmaklarını şaklatsa, Hammond uyurgezer gibi transa giriyordu. Gayet normal bir şekilde arabanın dışında sohbet ederlerken McKenna onu tetikleyici kelimeyi söylediği anda Hammond “Hmmm” demeye başlıyordu. Ona “Uyandığın zaman araba kullanmayı bilmiyor olacaksın” dendikten sonra adam, arabaya bindiği anda anahtarı nereye sokacağını bile bilemedi, çünkü zihninin deşifre etme sistemi, tam o durumda olacağı şekilde programlanmıştı. Daha sonra birlikte stüdyoya döndükleri zaman Hammond, içine düştüğü durumu pek komik olarak algıladığı için hepsinin geçip gittiğini düşünüyor ve gülüyordu. Oysa kazın ayağı öyle değil, o program hala kafasında...

(32:15) Neyse, bunlar stüdyoda canlı programda sohbet ediyorlar. McKenna aynı şeyi yapınca Hammonda hemen “Hmm” moduna giriyor. Hammond’a oradaki oyuncak arabanın gerçek bir 911 Turbo olduğunu söylüyor. Hammond ona kendi arabasıymış gibi biniyor, bu arada başka biri oyuncak arabayla ona yandan çarpınca Hammond gerçekten kazaya uğramış gibi bir tepki veriyor. İşt emüthiş güç bu, insan beden bilgisayarını aynen böyle programlayabiliyorsunuz, zaten insan ırkına da yıllardan beri bu yapılıyor.

(33:01) Hala uyanmamış olan insanlar hipnotik bir transtalar, bu nedenle de kimse gerçekte olanları bilmiyor. Hammond’a o bindiğinin gerçek arabası olmadığını söyleyin bakalım! Hipnoz konusunu çok araştırdığım için sahne gösterilerinin çoğunu izlemişimdir. Hipnoz yapılan kişiye seyircilerin arasında bir fil olmadığını söyleyin bakalım inanır mı?

(33:23) Voltaire’in dediği gibi; “İnsanlar özgürlüklerini korumadıkça, tiranlardan kurtulamazlar, çünkü tiranlar aktif ve gayretlidirler. Kendilerini çok sayıda Tanrı ve dine adarlar, o arada da uykuda olan insanların ayağına pranga takarlar”.

(33:39) Neticede asıl amaç bizi hipnoz uykusunda tutmak, dolayısıyla ‘insanlar uyanıyor’ deyimi burada çok yerine oturuyor. İşte şimdi bunu yapıyoruz. Transtan uyanıyoruz. Seyircilerin arasında fil olduğunu sanan adam artık uyanıyor ve orada bir fil olmadığını anlıyor. Sadece realiteyi farklı şekilde görüyor.

(34:06) Bütün mesele bizleri hipnotik bir halde tutmak. İşte en büyük hipnozcu bu... TV... İnsanların yüzde 99’ı farkında değil, ama TV müthiş bir hipnozcu. İnsanların zihnine, dünyanın ve realitenin sürekli olarak tekrar edilmesi suretiyle sağlanan ve ‘çok güçlü bir zihin kontrol yöntemi’ ile implant yapıyorlar. Bunu yutarsak, hepimizi aynı algılama normu içersine hapsederler. 7/24 nereye giderseniz gidin, her dakika!... Ben, ben, ben!... Sürekli olarak tekrarlanan aynı şeyler. Mesela bir Cessna uçağını bile uçuramayan 19 korsan, nasılsa birdenbire koskoca yolcu jetlerini uçurmayı başarıveriyor. Öyle ya! “Valla nereden geldiklerini bilmiyorum hayatım, kitaptan falan öğrenmiş olmalılar!”

(34:57) Amerika’ya gelelim; solda demokratları destekleyen haber sunucuları var. Tabii Fox’ta olanlar ise aşırı sağı destekleyen sunucular. Bu sunucular sözde farklı görüşler sunuyorlar, ama sistemi aynı şekilde görüyorlar, sadece açılar azıcık farklı. İşte bu da; sürekli olarak “insan beden bilgisayarı”nın zihnini, dünyada hep taraflar ve farklılıklar olduğununa inandıracak şekilde kontrol altında tutuyor. Algılayamıyoruz, ama aslında insanları bütün açılardan manipüle eden tek bir güç var.

(35:39) Bir de Jon Stewart gibi kişiler var. Onun bazı ‘show’ları gerçekten çok komik. Bir de Bill Maher var. Ben bu kişilere, ‘buhar fısıldayanlar’ diyorum. Politik sistemle dalga geçiyor ve hicvediyorlar, ama sadece belirli bir noktaya kadar. Mesela Maher, birkaç ay önce programında Tony Blair’i konuk etti. Blair orada olmadığı zaman yaptığı gibi ona ciddi sorular yönelteceği yerde, neredeyse sırtını sıvazlayacaktı! Keşke bunu yapmasalar!

(36:11) Bill Maher, 11 Eylül’ün resmi raporunun doğru olmadığını söyleyen herkese fena halde saldırıyor. Dolayısıyla bütün bu farklı şekiller ve medya, farklı görüş veriyormuş gibi görünse bile hep sistemin işlediği inanç sistemi ile aynı olan bilgileri satıyor...

(36:37) ‘Tekrar’ denilen zihin kontrol tekniğinin bir sonucu olarak, birçok insan hiç doğruluğunu sorgulamadan, sorup soruşturmadan hep bunlara inanıyor, çünkü herkesin inandığı bir norm var, o da “gerçek” olarak kabul ediliyor.

(36:58) Ünlü İngiliz yazar Oscar Wilde şöyle demiş: “Birçok kişi başka kişi. Onların fikirleri hep başkalarına ait... Hayatları taklitçilik, hırsları bile alıntı!

(37:08) Eğer sorgulamadan sadece tekrarlarsak böyle olur. Örneğin, öğretmen tekrarlayıcılarımız var, akademik hayatta ve öğretmenlik eğitiminde onlara, çocuklara ne öğretecekleri söylendiyse, sadece onu öğretiyorlar.

(37:23) Doktor tekrarlayıcılarımız var; ilaç firmalarının kontrolündeki tıp fakültelerinde onlara ne deniyorsa onu tekrarlıyorlar. Bilim adamı tekrarlayıcılarımız var; insanlar yüzünden küçücük bir sera gazı denen karbon dioksitin dünyanın iklimini değiştirdiğini tekrarlıyorlar. Tekrar, tekrar, hep tekrar!

(38:00) Gazeteci tekrarlayıcılar ise çok klasik; hep resmi hikayeyi alıp tekrarlıyorlar. Soru sorulmuyor, hep politikacıların söyledikleri tekrarlanıyor.

(38:10 karikatür). Hele şu karikatüre bayılıyorum; “O kadar uzun süredir eğilip kalmış durumdalar ki, ayakta durduklarını sanıyorlar!” Politikacı tekrarlayıcılar!

(38:22) İklim değişikliği konusunda politikacılara soruyorsunuz; “Hiç araştırdınız mı?” diye. Hayır. Ama bilim adamları öyle söylüyorlar ya! Sonra işte kanunları böyle geçiriyoruz. Acaba hiç doğruluğunu kontrol etmeyi düşündünüz mü? Hayır! Hep tekrar, hep tekrar...

(38:38) Sonra bir de “sokaktaki insan” tekrarlayıcılar var. Bu kaynaklardan alıp kendi aralarında tekrarlayanlar var. Birisi çıkıp da o realiteyi kabul etmezse hemen alaya alınır ve farklı olmanın cezasını çeker! Bu durumda az sayıdaki grubun çok sayıdaki grubu idare etmesi de hiç zor birşey değil, çantada keklik!

(39:00) İşte bu yüzden ana akım medyanın dışından konuşanlar kabul görmüyorlar, çünkü onlar realitenin farklı bir olasılığını sunuyorlar. Onlar, tiranların, halkın inanmasını istedikleri ‘tekrarlanan’ realiteye ters düşüyor, genellikle tehlikeli olarak kabul ediliyorlar, çünkü onların realitesi, dayatılan realiteye uymuyor. Özetle, insan beden bilgisayarı sürekli olarak programlanıyor ve hepimiz bizi köle halinde tutan sahte benlik içerisinde uyutuluyoruz.

(39:49) H.M.Tomlinson: “Olanları oldukları gibi değil, kendimiz olarak görüyoruz.” demiş. Çünkü deneyimi, realiteyi kontrolünde tutan “biz” olarak algılıyoruz.

(40:04) İnsan zihni herşeyi ‘ayrı’ymış gibi görüyor. Sürekli olarak ‘zihin’ baskın olunca da, bir ‘ayrım/ayrımcılık toplumu’nda yaşıyoruz. ‘Şimdi’de yaşadığımız takdirde, ‘öz/bilinç’ herşeyi ‘Tek/bütün” olarak görür, çünkü ‘öz/bilinç’ öyledir. ‘Sonsuz Bilinç/Sonsuz Benlik’. Oysa biz kendimizi sadece ‘insan’ olarak düşünüyoruz. Aslımız ne? Aslımız kim? “Öz’üz/bilinç’iz...

(40:38) Realiteyi o iki açıdan algılamak ve hayatı ‘yaşamak’ için kendimizde ve hayat görüşümüzde inanılmaz derecede büyük bir farklılık yaratır. Pekala, biraz daha ilerleyelim. Şimdi neredeyiz? Fiziksel olarak algıladığımız, sadece zihnimizde yer alan sanal bir realite evrenindedeyiz. Titreşimsel ve elektriksel bilgiyi, kafamızda yer alan bu fiziksel realiteye deşifre ediyoruz. Bir seviyede hepsi dijital. Dediğim gibi bunlar beynimizin deşifre ettiği elektrik sinyalleri. Dolayısıyla dünya da orada var oluyor.

(41:20) Şimdi tabii, konunun kavranmasının zorluğu açısından herkese hak veriyorum. Şimdi burada duruyorum, herşey benim dışımda, orada gibi görünüyor, ama bu optik bir illüzyon. Fiziksel dünya koşullarında herşey burada gibi görünüyor, oysa hepsi içimizde. Bu çağlar öncesinden gelen bir yalan, çünkü zaten oralardan geliyor, ama sistem bizim herşeyin dışarıda/orada olduğuna inanmamızı istiyor, orada olduğuna göre de onu orada değiştirmemiz gerekiyor. Oysa ‘orada’ diye birşey yok, herşeyi orada gibi algılayan biziz! Yansıyanı burada değiştirmemiz lazım, yani sembolik olarak sinemada filmi beğenmediyseniz, salonda bağırıp çağırmanın hiçbir anlamı olamaz. Değişmez ki! Filmi değiştirmezseniz sürüp gider.

(42:31) İçeriye gidip, yansıtıcıyı bulmamız, yansıtıcı ne yansıtıyorsa onu değiştirmek gerekir. İçerisi değişmediği sürece dışarısı değişmez, çünkü yansıtılan perdeye vurduğu anda bu holografik realite olur, yani bu sanal fiziksel realite... Ve hepsi biter! Perdeye vurmadan değiştirebilmemiz için, verileri deşifre ettiğimiz, kendi içimizin derinliklerine girmemiz lazım. Filmi ancak oradan değiştirebiliriz. Herşey, arkadaşlarımız, ailemiz, fiziksel olan herşey! Herşey içimizde/zihnimizde ve dijital olarak üretiliyor. Bu sanal bir realite! Birçok yönden bilgisayar sistemlerinde bulunan çok daha sofistike, ‘aç-kapa’, elektrik ikili sistemiyle çalışır.

(43:26) Beyinin diğer yerlerinde daha sofistike olmakla birlikte, tıpkı DNA’daki birbirleriyle bağlantılı olan 0 ve 1’ler gibi, perdeye neyi yansıtacağına ikili sistem karar verir. Aynen DNA’daki gibi.

(43:42) Herşey bilgi, herşey deşifre edilen bilgi! Ve bu inanılmaz derecede dar bir frekans bandından deşifre ediliyor. Dışarıya bakıp, bu enginliği gördüğümüz sanıyoruz. Bir seviyede öyle görünmüyor, ama aslında bu bir frekans menzilidir. İnanılmaz derecede küçüktür. Bilim bile, bu evrende var olduğunu algıladıkları kitle maddenin çeşitli şekillerde/formlarda var olduğunu ve elektromanyetik spektrumun % 0.005’i olduğunu söylüyorlar. Birisi, “İnsanlar tam anlamıyla kör!” demiş ve çok doğru söylemiş, çünkü son derece dar bir frekansta çalışıyoruz.

(44:45) Bu tıpkı 3 boyutlu bir televizyon kanalına benziyor. Bunun ötesinde bununla etkileşim çerisinde olan başka televizyon kanalları da var. Buna birçok açıdan “paranormal aktivite” diyoruz. Bu konuya ikinci bölümde geçeceğiz.

(45:03) Deriz ki; “Görmek inanmaktır.” Ama inanmak da görmektir, çünkü, realiteyi deşifre edişimizi, realiteyi görüş şeklimiz tayin eder. Nöronların devreye girişi v.s. Deneylerde şöyle birşey bulmuşlar; birkaç yıl önce bir film izlemiştim. Esnemeyen bir inanç sisteminiz varsa nöronlar belirli bir ağla bağlantılı olarak devreye girer. Yani herşey, ağın realiteyi süzmesi ile bağlantılıdır. Dolayısıyla beyine, esnemeyen inanç sistemine karşı olan bir bilgi geliyorsa, nöron yollar belirli şekilde devreye girer ve o bilgiyi, inanç sistemini etkileyecek şekilde deşifre ederler. Bu tıpkı bir süzgeçe, sadece realiteyi belirli bir şekilde süzen bir süzgeçe benzer. İnanç sisteminiz değiştirdiğiniz zaman nöron ağı farklı şekilde devreye girer, dolayısıyla inanç sistemlerinin sürdürülebilmeleri realitenin süzülüş şekline bağlıdır.

(46:10) Bu bizim temel realitemiz. Biz enerjiyiz. Ve sadece beyinin deşifre sisteminden geçtikten sonra beyinlerimizde 3 boyutlu fiziksel bedenler olarak belirebiliriz. Orada birçok boyutlara ulaşabiliriz, bunu medyumlar yapabilir, ‘bilinç’ine açılmış kişiler yapabilir veya gidip gelebiliriz. Tabii ki bu bilimle ilgili birşey. Bilim adamları realiteyi kendi inanç sistemlerine göre deşifre ediyorlar. Birşeyin nasıl çalıştığını anlamaya çalışıyorlar, ama inanç sistemleri realiteyi belirli bir şekilde deşifre ediyor, bu nedenle de hiçbir yere varamıyorlar. Bilim adamları sol beyine saplı kalmış oldukları için, realitenin bu ‘üstün’ seviyelerini deşifre edemiyor ve anlayamıyorlar, çünkü beyinleri buna engel oluyor. Hani bazen birisi inanılmaz birşey söyler, siz de “Sen delisin, böyle birşey olamaz!”dersiniz ya. Bilimadamları için de aynı şey söz konusu.

(47:21) İngiltere’de Noel’de hep aynı numara yapılır; sahnede birisi vardır, arkasında da duran/saklanan kişiyi göremez. İzleyiciler; “Arkanda saklanıyor!”diye bağırırlar, adam dönünce, arkasındaki de döner, dolayısıyla onu bir türlü göremez ve oyun öyle sürüp gider.

(47:38) Bilim adamları da öyle yapıyorlar. Birşeylere bakıyor ve onu belirli şekilde deşifre ettikleri için göremiyorlar, çünkü beyinleri o işlemi yapmıyor. Oysa kuantum fizikte önemli adımlar atmış olanlar, hep sağ beyinlerini geliştirmiş olan kişiler...

(48:01) Einstein, “Din olmadan bilim sakattır, bilim olmadan din ise kördür” demiş. Bence, “Öz/Bilinç” bilinci olmayan bilim sakattır. ‘Bilinç’ bilinci olmayan din ise kördür.” Gerçekten, ‘bilinç’ bilinci olan din yok.

(48:18) Holografik Internet. Aslında bu realite bu. Uzun zamandır hep bunu söylüyorum...

(48:29) Bugünkü teknoloji çok daha az sofistike bir yolla bunu yansıtmaya çalışıyor, ama hala bizim deneyimlemekte olduğumuz realiteyi yansıtıyor. Birisine; “Bana Internet’i anlat” derseniz, ekranda “Grafikler ve web sitelerinden, kelime ve renklerden oluşmuştur” der. Evet öyle. Ancak Internet’in o formda/şekilde bulunduğu tek yer ekran. Herşey elektrik devreleri v.s.dir. Televizyon için, bir ekranda hareket eden resimler derler. Evet, öyledir. Televizyonun o formda var olduğu tek yer ekrandır, geriye kalan herşey elektrik devreleri ve frekans alanları v.s.dir.

(49.15) Aynı şey bizim için de söz konusu. Dünyanın var olduğu tek yer ekran. Yıllardır çok sayıda insan, bilim adamı veya her kimse; gözlemlendiği takdirde bu dünyanın sadece bu formda var olabileceği olasılığını öne sürdüyor. Veya şimdiye kadar anlaşılan o ki, bu aynen böyle...

(49:37) Bir DVD koyduğunuz zaman, ekranda DVD’nin tamamı yer almaz. O sırada cihaz tarafından filmin hangi bölümü okunuyorsa ekranda o görünür. Biz de bu dünyanın titreşimsel yapısının hangi kısmı deşifre ediliyorsa aktif olarak, yani aslında hangi kısım ise onu gözlemliyoruz. İlk seviyede deneyimlediğimiz gözlemlenmemiş olan realiteyi görseydiniz, sadece titreşimsel olurdu, ‘katı’ değil.

(50:20) Pekala, ‘Matriks’ dediğimiz şey nedir, ona bakalım. Bu; sanal, ama çok engin, sonsuz, ama katı bir dünya olmayan enerjetik bilginin çeşitli şekillerde okunması oluyor. Diğer yanda beden, herşeyin anahtarı, müthiş bir yaratılış... Billursu bir alıcı verici, çünkü deşifre etme sistemi bu şekilde çalışıyor. Bilgiyi deşifre ediyoruz. Bazı insanlar sorar; “Pekala, kendi gerçeğimizi kendimiz yaratıyoruz, peki nasıl oluyor da şimdi hepimiz aynı tiyatro salonunu görüyoruz?” Çünkü bir yapı var.

(51:07) Ben buna, bu kollektif realiteye kollektif olarak deşifre ettiğimiz titreşimsel formda var olan ‘Kozmik İnternet” diyorum. Mesela İnternet’e Güney Afrika, Sidney, Londra veya Çin’de girebilirsiniz. Hayır, Çin demiyelim, orada İnternet’te güvenlik duvarı var. Dünyanın tamamen farklı yerlerinde olduğunuz halde, İnternet’te hep aynı kollektif realiteyi deneyimliyorsunuz. Farklı veya aynı web sitelerine girebilir, hatta kişisel ilgi alanınızı bulabilirsiniz, ama hepimiz www., yani World Wide Web’de aynı kollektif realiteye ulaşırız.

(51:52) Hepimizin deşifre ettiği kollektif bir realite var, dolayısıyla pencereden dışarıya baktığımız zaman örneğin, hepimiz aynı arabayı görürürüz. O araba hakkında farklı görüşlerimiz olsa da temel realite aynıdır. Hepimiz kristalin/billuruz. Biliyorsunuz, milyarlarca hücremiz var ve her bir hücrenin zarı/membranı, kristalin/billursu maddeden yapılmış. Hepimiz yürüyen, konuşan kristalleriz. Ve nasıl oluyorsa, hücrenin dışındaki kristal zarın kapı ve kanalları var. Bunlar; ikili sistem, elektriksel açık-kapalı durumuna göre açılıyor, bilgisayar sistemine göre çalışıyor.Temel olarak çok ilginç, bu kapı ve kanallar hücreler için iyi olan her neyse ona açılıyor, kötü olana ise kapanıyor.

(52:47) Ve hücreler kendi elektrik şarjlarına göre açılıp kapanıyorlar, ama şimdi bize olduğu gibi, kitlesel elektromanyetik alanlara maruz kaldıkları zaman, bu hücreler de kötü olan her ne ise onu içeri alıp, iyi olanı dışarıda bırakabilirler. Kısaca bizler, deşifre eden kristalleriz. DNA da kristal ve sivri bir yapısı olduğu için bir anten...

(53:20) Bu, İnternet’ten aldığım bir makale; “Dev bir molekül çift sarmallı DNA’nın karakteristik formu, ideal bir elektromanyetik anteni temsil ediyor. Bir yanda uzun, dolayısıyla her bir elektrik pulsu/vuruşunu alabilen bir kılıç gibi. Diğer yanda yukarıdan bakıldığı zaman, halka şeklinde, dolayısıyla çok manyetik bir anten.” Bu durumda bizler alıcı-verici durumundayız.

(53:46) Carlos Castaneda’nın kitaplarının kaynağı olan Şaman Don Juan, herşeyi burada fevkalade özetlemiş: “Hepimiz alıcıyız, ‘farkındalık’ız, cisim veya nesne değiliz, “katı”değiliz. Sınırsısız, ama biz veya mantığımız/zihnimiz bunu unutur. Böylece içinden geldiğimiz kendi bütünlüğümüzü kısır bir döngünün içine hapsederiz.” Dediği gibi hepimiz ‘alıcı-verici’ yiz. Hepsi bundan geliyor. Neyse, bu konuya daha sonra daha fazla değineceğim.

(54:20) Buradaki “manipülasyon”kelimesinin anlamı; beden bilgisayarı ve ‘alıcı-verici’nin, gıda ve içeceklere katılan zehirli karışımlarla dengesizleştirilmesidir. Bu, dinler gibi inanç sistemleri yoluyla, realitenin yanlış temsil edilmesi suretiyle de eğitimle yapılıyor. Hedeflenen bu! Realiteyi olması gerektiği gibi deşifre etme yeteneğimizi hedefliyor, dolayısıyla bizi bu tireşimsel kutu veya yumurta kabuğu içerisinde tutuyorlar. Böylece, hepimizi tamamen şaşkına çeviren, neler olduğunu, kim olduğumuzu ve lanet olası oyunun ne olduğunu anlamadığımız bir dünyada yaşıyoruz. İşte bu holografik internete böyle bağlıyız. Hani şimdi teller var ya, ama onun gibi değil. Bu fiziksel dünyaya deşifre ettiğimiz bu realitenin, kablosuz İnternet’te bir aynası var. Mesela şimdi bu salonda kablosuz internet var, ama göremiyorum, nerede? Ama bu bilgisayarı İnternet’e bağlarsam, ortada hiçbirşey yokken, hiçbirşey görünmezken dünya çapındaki ağa bağlanırız. İşte biz de bunu yapıyoruz.

(55:54) Hiçbirşey olmadığını düşündüğümüz ‘realite’de, aslında titreşimsel bir bilgiyi, yani kablosuz interneti deşifre ediyoruz. Yine ‘Matriks’ filmine dönecek olursak, gayet güzel bir şekilde açıklanıyor: “Matriks her yerde, bütün çevrende, hatta şu anda bu odada. Pencereden baktığınız zaman veya televizyonunuzu açtığınız zaman hissedebiliyorsunuz. İşe veya kiliseye gittiğiniz zaman, vergileriniz öderken hissediyorsunuz. Gerçeği görmemeniz için gözlerinizin önüne bir perde çekilmiş. Peki, hangi gerçek? - Senin bir köle olduğun gerçeği Neo! Herkes gibi sen de bir hapishaneye doğdun, bu hapishanede koklayamıyor, tadamıyorsun. Bu bir zihin hapishanesi.”

(56:43) Bu evrenin fizikalite açısından mevcut olduğu yer, beyinlerimizin deşifre olduğu kablosuz titreşimsel yapıda oluşuyor. Ve öyle bir şekilde deşifre ediyoruz ki, realitenin birçok birçok seviyelerine ulaşıyoruz. Veya manipülasyona karşı kurtuluş anahtarı bu. Onun sadece çok küçük bir parçasına ulaşabiliyoruz. İşte Çin’de de yaptıkları bu. Çin’deki bilgisayar sistemine bu şekilde güvenlik duvarı koyuyorlar, böylece halk, dünyadaki İnternet ağının, sadece yetkililerin izin verdiği kısmına ulaşabiliyor.

(57:14) Bir algılama kutusunun içine hapsolmuş olan bize de birçok açıdan olan bu. Doğal halimize bırakılmış olsak, bizim de bilgi ve anlayışa erişimimizi engelleyen sembolik bir güvenlik duvarı var. ‘Bütün’den yavaş yavaş koparılıyoruz. İnsan zihni, ‘realite’nin yöneticisi olmuş durumda. Baloncuk içerisindeki baloncukların içine hapsedilmişiz ve gerçek potansiyelimizin çok küçücük bir bölümünde çalışıyoruz. Bu olmasaydı, küçük bir grubun, büyük bir grubu kontrolü altında tuttuğu ve milyarlarca insanı köle ettiği bir dünyada yaşıyor olmazdık.

(58:10) Pekala ‘realite’ nedir? Deşifre ettiğimiz frekans menzilleri ve bizim onları deşifre ediş şeklimiz. Kısa bir hikaye ile anlattıklarımı özetlemiş olacağım. Michael Talbot, “Holografik Evren” adlı kitabında deneyimlemiş olduğu bir olayı anlatıyor. Babasının, onun için organize etmiş olduğu doğum günü partisinde bir “sahne hipnozcusu” varmış. İşte bilinen çeşitli hipnoz numaraları yapmış, patates yedirip, elma yediklerini sanmalarını sağlamış v.s.

(58:47) Peki hipnozcular bunu nasıl yaparlar? Kişinin deşifre etme sistemine, verilenin patates değil de elma olduğu bilgisi implant edilir. Elektriksel deşifre sistemi buna manipüle edilmiştir. Şimdi düşünün, günlük hayatta toplumun büyük bir bölümüne bu yapılıyor.

(59:05) Hipnozcu Tom adında birini çağırıyor, onu oturtup birşeyler yapıyor, sonunda ona; “Uyandığın zaman odada bulunan kendi kızını göremeyeceksin” diyor. Önce Tom’un kızını çağırıp babasının önünde durduruyor, böylece oturmakta olan baba kızının bel hizasını görür durumda. Tom’u uyandırdığı zaman, “Kızını odada görüyor musun?” diye soruyor. Tom çevresine bakınıyor ve “Hayır, onu göremiyorum, odada değil” diyor. Kızı da dahil, herkes kıkır kıkır gülüşüyor, Tom onları duymuyor bile. Hipnotist, elini kızın arkasında tutuyor ve Tom’a, “Elimde birşey var, nedir?”diye soruyor. Kızı orada, Tom orada. Elinde tuttuğu bir kol saati. “Saatin üzerinde bir yazı var, onu okuyabilir misin?” diye soruyor. Kızı önünde durduğu halde okuyor. Şimdi bunu insanlara anlattığın zaman, “Mümkün değil, bu imkansız, delilik!” derler. Hayır, hayır. Kızın fiziksel formda var olduğu tek yer, Tom’un zihni, çünkü o şekile deşifre edilmiş. Deşifre etme işlemi yapılmadan önce kızı sadece bir enerji, bir enerji formu, bir bilinç halinde. Tom’un implant edilmiş olan inancı onun deşifre edilmesini etkilediği için, beyin o enerji alanını şifreleyemiyor, dolayısıyla da Tom kızını, bizim fiziksel seviye dediğimiz gözün algılayabildiği seviyeye getirememiş oluyor. Yani kızı hariç, odadaki herşey, onun deşifre edebildiği seviyede bulunuyor, ama Tom’un zihninde, kızı yer almadığı için, onu değil de onun fiziksel bedeninin arkasındaki saati rahatlıkla görebiliyor.

(1:01:06) Zihnin manipüle edildiği seviyeleri gördüğünüz zaman ve bu komplonun gerisindeki kişilerin bunu bildiklerini, anladıklarını düşündüğünüz zaman, bu bilgiyi bilmediğimiz sürece bunun ne kadar kolay yapılabildiğini görebiliyorsunuz. Dünya katı görünüyor, ama olamaz, çünkü dünya da atomlardan oluşmuş, atomlar da katı değil. Kim demişse, “Atom bir Katedral büyüklüğünde olursa, çekirdeği 10 cent/kuruş kadar olur” demiş. Gerisi boşlukmuş. O zaman enerji olup, katı olmayan bir boşluk nasıl katı dünya olabilir? Tabii ki olamaz. Ve kuantum fizikçiler, “Nasıl olur, atomların katılığı yok” derler. Ama bu bir deşifre etme işlemi, hepsi bu. Onların kaçırdıkları da bu. Hepsi kafamızda. Dünya bir hologram, dev bir hologram, evren de öyle. Ve içindeki herşey, fiziksel seviyede bizler de hologramız.

(1:02:27) Hologramları günlük hayatımızda dükkanlarda görüyoruz. Hiç görmemiş olanlar için nasıl yapılıyor, birşey nasıl 3 boyutlu görünüyor, ama değil, anlatalım. Bir lazer ışını alınır, bir kısmı bölünür, fotoğrafı çekilmek istenen cisimden geçer. Yaptığı şey şudur; o cisimin titreşimsel versiyonunu alır. Lazer ışının başka bir kısmı ise doğrudan fotoğrafa gider. Cisimin içinden geçecek olan lazer ışının bu kısmı aynı fotoğrafa geri yöneltilir ve iki lazer ışını birbirine çarpar. Bu da girişim örüntüsü denilen birşey yaratıyor. Bu tıpkı bir su birikintisine iki ayrı taşın atıldığı zaman olanla aynı. Taşların çevresinde oluşan dalgalar birbirlerine çarpınca oluşan dalga formu, belirli bir yere belirli bir hızda düşen iki taşın dalga formu versiyonudur. Yani aynı girişim örüntüsü denilen olay.

(1:03:44) Bu girişim örüntüsünün, holografik fotografik baskısıdır ve ilginçtir, aynı parmak izine benzer. Ama bu fotografik baskıya, bu girişim örüntüsüne lazer tutarsanız, fotoğrafı çekilmiş olan cisimin titreşimsel versiyonu olan bu girişim örüntüsü, birdenbire nasılsa 3 boyutlu bir şekile girer. Son derece de katı görünür, ama içine elinizi sokarsanız içinden geçer, çünkü kesinlikle katı değildir. Bu gördüklerinizin hepsi birer hologram. Bu manzara. Şu çok başarılı değil, ama katıymış hissi veriyor.

(1:04:31) Bunların hepsi hologram. Bunlar da 3 boyutlu hissi veren realite oyunları. Dolayısıyla içinde yaşadığımızı sandığımız 3 boyutlu dünya, sadece katı görünen holografik görüntülerden oluşan bir illüzyondur, çünkü onları bu şekilde deşifre ederiz. Oysa öyle değiller. Dünya titreşimsel ve biz onu gözlemlediğimiz zaman fiziksele deşifre ediyoruz. O sadece illüzyonsu/sanal bir yapı.

(1:05:01) Matriks filminde Neo karakterinin, daha yüksek bir bilinç seviyesine ulaştığı zaman, herşeyin fizikselin ötesinde olduğunu anlaması gibi birşey. İlginçtir; İngiltere’nin en saygın bilim dergilerinden birisi olan “Yeni Bilimci” nin, birkaç ay önce, Ocak ayı sayısının kapak resminde, “Evrenin ucundan yansıtılan bir hologramsınız” yazıyordu.

(1:05:27) Bilim adamlarından bazıları bile, bunu artık farketmeye başladılar, ancak makaleyi okuduğunuz zaman önemli bir noktayı kaçırdıklarını görüyorsunuz. Kesinlikle evrenin ucundan yansıtılmıyor, herşey bizim içimizde cereyan ediyor. İlginçtir, hologramların şaşırtıcı bir özelliği vardır. Bir hologramın her bir parçası, bütün hologramın küçük bir versiyonudur. Dolayısıyla holografik bir fotoğrafı dörde kesip 4 parçanın üzerine lazeri tutarsanız, bir resmin dörde bölünmüş, dörtte biri olan parçalar elde etmezsiniz. Bütün resimden dört tane “aynı resmi” elde edersiniz. Nereye giderseniz gidin, hologramın her bir parçası, bütün resmin küçük versiyonları olur.

(1:06:20) İşte alternatif şifa tekniklerinde bu vardır. Refleksolojistler el ve ayakların parçalarını, bedenin farklı yerlerindeki bağlantılarını bulurlar, hepsi bedenin küçük versiyonudur. Kalp karaciğerle bağlantılıdır. Akupunktur bu nedenle kulağın, bedenin farklı yerlerinde temsil ettiği noktaları bulur, çünkü bedenin her parçası, bütün bedenin küçük versiyonudur. Aynı şekilde evrenin de her bir parçası, karınca olsun, bir insan, bir ağaç, çimen, ya da bir nefes, neticede hepsi benim “süper hologram” dediğim, bütün evrenin küçük bir versiyonudur.

(1:07:20) Birkaç ay önce Amerika’da ‘Holografik Kan’ adlı kitabı yazmış olan Harvey Bigleton ile karşılaştım. Mikroskopta bana parçalanmış kendi kanımı gösterdi. İçinde holografik parçalar vardı! Görebiliyordum.”Oh, şurada bir problemin var.” dedi. 3 boyutlu formlar. Bu; ünlü deyiş “Aşağıdaki yukarıdakinin aynısı” sözünü açıklıyor. Bu nedenle insan enerji alanı, aynen dünyanın enerji alanı gibi aynı prensiple çalışıyor, çünkü hologramın her bir parçası, bütünün parçası! Biz bile bu fiziksel seviyede bile evreniz! Evren de biz! Yarabbim, Ethel Jones ve Charlie körolası Smith’den bu yana ne kadar çok yol katetmişiz!...

(1:08:29) Bu bir mucize! Peki mucize nedir? Bir ateş illüzyonu nasıl olur da fiziksellik illüzyonunu yakar? Yakamaz, ancak biz inanırsak yakar! Ve kendimizi başka bir realite haline sokarsak, yanmadan ateşin üzerinde yürüyebiliriz, çünkü inanç sistemimiz değişmiştir, dolayısıyla da deneyimimiz değişir.

(1:08:57) Yine Matriks filmindeki o ünlü repliğe gelirsek; “Büktüğün kaşık değil, hepsi sadece sensin”. Tabii ki öyle, çünkü kaşığı fizikselliğe sen deşifre ediyorsun, onun bükülüp bükülmeyeceğine sen karar veriyorsun. Ve mesele ‘bilinç’li hale geldiğiniz zaman kuralların ötesine geçme meselesidir. ‘Kural’ dediklerimiz, fizik kuralları veya limitasyon kuralları hep zihinden gelir. Gerçekten ‘öz/bilinç’ haline gelirsen, fizik ve sanal kanunları yenersin/aşarsın. Yine Matriks’ten bir replik: “Bir ajanın beton duvarı yumruğu ile deldiğini gördüm. Adam o bölümünde hepsini temizledi, sürekli olarak havaya vurdu, ama yine de güçleri ve hızları; kurallara ve zihine bağlı dünyaya dayalı. Bunun yüzünden, senin kadar güçlü, senin kadar hızlı olamazlar.

(1:09:50) Peki sembolik olarak sen kimdin? ‘Tek’ olan bilinç. Hepimiz bu’yuz. Yani bilinç... Bunu unutmamız için manipüle edilmiş olduğumuz için, kölelerin olduğu ve sürekli olarak dayatmaların yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Kim olduğumuzu anladığımız anda o günler biter. Zaten artık kim olduğumuzu da hatırlamaya başladık!...


10 yorum:

  1. Çeviri için çok teşekkürler arkadaşım, sağol :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Desteğiniz ve ilginiz için sonsuz teşekkürler. David'in yeni video ve kitap çevirileri çalışmalarımız sürüyor.

      David'in en büyük amacı, Mevlana'nın; "Sen okyanustaki bir damla değil, bir damladaki bütün okyanussun" sözünün özümsenmesidir.

      'Sonsuz Sevgi' lerle

      Sil
    2. Yazılarınızı uzun zamandir okuyorum. Bende Türk insani için ilerde boyle kaynaklari tr'ye cevirmeyi planliyorum.emeginize tesekkurler. Kitabıda okuyacagim. Sevgiyle..

      Sil
  2. Çok teşekkür ederiz . İzlemiştik ve okuduk. Şimdi tekrar izleyince baya özümsemiş olacağız. Çeviri için çok teşekkürler

    YanıtlaSil
  3. Yanıtlar
    1. Teşekkürleriniz müthiş motive edici oluyor. Asıl bizden size çok teşekkürler...

      Sil
  4. Yanıtlar
    1. Videonuzu izledim, siz de harikasınız!!!

      Müthiş bir paylaşım, ne mutlu hepimize...

      "Sonsuz Sevgi" ler...

      Sil
  5. Emeğinize sağlık. Çok çok teşekkürler.

    YanıtlaSil
  6. hepsi harika cok tesekkur ederiz. Kafamiz acildi.

    YanıtlaSil

Paylaşım